YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

15/10/2009

Yıkık


fotoğraf: ufuk akçay

Hani bir bahar günüydü. Kayıtlıdır bir yerlerde. Kimsesizdim. Kapına durmuştum. Yıldızlar vardı hani. Peş peşe kaymayan yıldızlar. Köşesiz yıldızlar.

Hani hüzünlüydüm. Terkedilmiştim. Sensizdim. Dağlara bakıp ağlıyordum. Küfrünü kusuyordu taşlar.

Hani bir yıkımdan geriye kalmıştım. Ölmüştü tüm sevdiklerim. Hayallerim vurulmuştu sonra. Soyum kırılmıştı. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Özüm kaybolmuştu. Ayaklarım tutmuyordu.

Hatırlıyorsundur.

İşte kavlime sadakatle… Rikkat ve hasretle…

Şimdi kapındayım.

Ölmek üzere… Boğulmak üzere… Kaybolmak üzere kapındayım.

Bahar geçti biliyorum. Yıllar geçti.

Gittim geldiğim yerlerden. Sustum konuştuğum şeylerden. Susadım içtiğim sulardan.

Haşrolamak üzere tekrar… ölmek üzere ölümden önce… doğmak üzere doğumdan önce…

Kimsesiz… yalnız…biraz şerkeş… biraz utangaç kapındayım.

İsmin kaşımda duruyor. Silüeti sırtımdan yansımış. Varlığın buram buram zihnimde.

Ne olur sana açtığım ellerimi geriye çevirme!

mustafa kemal sağlam

15/10/2009

Çorapları Kokan Adamın Yalnızlığı

ÇORAPLARI KOKAN ADAMIN YALNIZLIĞI

 

Kim bilir kaç gündür

Çıkarmıyor adamın biri çoraplarını

Çünkü eskitmek istiyor sevdiği bir şeyi ait olduğu yerde

Suya sabuna dokumaz oluyor temizlik

Çorapları çıkarmıyor adam

Çorapların tadını çıkarıyor

 

Öyle çok pahalı  değil ayağındaki çoraplar

İstese on çift daha alabilir aynısından

Ama ayağa alışmış çorabın tadını

Ne verir bir insana

Hem sıcak tutar çorabın kirlisi işini bilir

Çorap dediğin yıkarken değil

Giyerken eskitilmelidir

 

Varsın koksun

Kokan çorap kötü dost gibidir

Temiz olduğundan değil

Sıcağına alışıldığı için  giyilir

 

Çorap da insana benzer önce bastığın yerler  delinir

İnsan çoraba benzer

Üşüdükçe giyilir üşüdükçe giyilir

 

Yalnızlık kokan ayak gibidir

Sana hoş gelir kokusu

Başkasını iğrendirir.

 

Hem kokunun kötüsü olmaz

Kötünün kokusu olur

Bin öğün gül yesen ne fayda

Sıçacağın bok kokusudur.

 

Çorabın temizi stres yapar adamda

Biraz yürüsen ter basar aman ha kirlenir

Kirlisi sıcak demir gibidir

Yürüdükçe şekillenir.

 

Bir adam kendine yaşıyordu kendince

Belki yalnızdı ayakları  koktuğu için

Dostları olmuyordu

Olsun zaten yalnızlık çorap kokuyordu

 

                                                        tarkan başer

 

aykIRI EDEBiYAT   15 ekim’2009 SAYI:58

h-aykIRabilenlere…

 

SAHİBİ: OKUYUCULARI

 

emrah ayhan, tarkan başer,

bülent gariboğlu, hikmet kızıl,

metah çakko, polat can,

mustafa kemal sağlam, uğraş başsüllü, elif can, özgür dikmen, özgür göreçki

 

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

 

emrahayhann@hotmail.com  metahcakko@hotmail.com

 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

 

15/10/2009

Benim Biricik Oğlum

Benİm Bİrİcİk Oğlum

 

Müthiş bir insan olacak benim oğlum. Dünyanın bütün bilgilerini öğrenecek, tüm testleri çabucak çözebilecek. Zaten iki yaşından beri bilgisayarla iç içe. Üç yaşındayken bilgisayarı açıp kapatabiliyor; hatta tek başına bilgisayara cd yerleştirip çizgi film seyredebiliyordu. Annesi bile yapamaz, onun daha bu yaşta yapabildiklerini.

 

İşletmeci olacak benim oğlum. O henüz küçük bir bebekken, her sabah evden çıkmadan önce, annesine sıkı sıkı tembih ederdim, oğluma yemeğini yedirirken televizyonda reklamları seyrettir, diye. Bir süre sonra reklam seyretmeden yemek yemez olmuştu da, tam istediğim gibi, doğuştan ticarete meraklı olduğunu işte o zaman anlamış ve gurur duymuştum oğlumla.

 

Bu sabah ne kadar da heyecanlıydı, okula girerken. Bizden ayrılırken gözleri doldu; ama yakında alışır okuluna. Ne de olsa ilkokul, lise, üniversite derken on altı sene devam edecek eğitimi. Yüksek lisans ve doktorayı saymazsak tabi. Zamanla okulun dikenli tellerle korunaklı yüksek duvarları arasında kendisini emniyette hissetmesini öğrenecek.

 

Öğretmeni disiplinli birine benziyordu. İnsan hayatı boyunca özellikle ilkokul öğretmenini unutamıyor. Mesela benim, zihnimin bir köşesinde bir taht vardır da  öğretmenim devamlı orada oturur sanki. Her adımımda, her kararımda onun sesini duyarım  adeta. Vicdanımın sesidir öğretmenimin sesi. Hata yapmaktan hep korkarım bu yüzden, hata yaparım da öğretmenim düşük not verir diye korkarım. 

 

Her şeyi bilmesini istiyorum oğlumun. Dünyanın bütün bilgilerini. Tüm testleri çözebilmesini, bütün sınavlardan yüksek puanlar almasını. Odasının duvarlarını belgeler, diplomalar ve sertifikalarla doldurmasını. Bu çağda ancak bu şekilde adam olunur bence. Böylece insan, başı dimdik, gururla yürüyebilir başka insanların arasında. Kendisi gibi yüksek düzeyde arkadaşları olur, diplomaları olursa.

 

Küçüklüğünden beri kötü alışkanlıklar öğrenir diye arkadaş edinmesini engelledik oğlumun. Bundan sonra da gözümüzün önünde olması daha iyi. Bu yüzden çok yakın olmasına rağmen okula servisle gidip gelmesi en doğrusu. Hem canı sıkıldı mı odasında televizyon var, bilgisayar var. Biz modern insanlarız, çağın gereklerine uygun olan her türlü imkanı sağladık oğluma. İnsanın en güzel arkadaşı bilgidir zaten. Aklına takılan her türlü bilgiye ulaşabilmesi için bilgisayarına internette bağlı.  Hele bir üniversiteyi bitirsin, o zaman kendi seviyesine uygun arkadaşlar edinir.

 

Öğretmenleriyle sık sık görüşmeliyim oğlumun. Hediyeler götürmeliyim, onunla daha iyi ilgilensinler diye. Oğlumla ilgilensinler, onu sınavlara iyi hazırlasınlar, başka bir şey istemem.

 

Dayısı bir enstrüman çalmasını öğrensin, bir sanatla içli dışlı olsun, diyor. Delirdim mi ben? Bu zamanda bu tip şeylerle vakit kaybedilir mi hiç? Sonra derslerden düşük not alsın, iyi bir liseye giremesin, nasıl bakarım insanların yüzüne ben?  En iyisi daha bu seneden onu iyi bir dershaneye yazdırmak. Evet evet, bunun faydası olur da zararı olmaz.  İlerde gerekirse özel dersler de aldırırım ben oğluma. Hep evde oturması onun kişiliğini olumsuz yönde etkilermiş de falan filan. Ukala herif. Sanki benden daha iyi düşünecek benim oğlumu. Bu yaşta çocuğun çiçekleri, kuşları, böcekleri incelemesi gerekirmiş. Zaten televizyonda, internette akşama kadar inceliyor, kuşların, çiçeklerin her çeşidini. Deli derler adama, karıncalarla, çekirgelerle oynarsa.

 

Benim biricik oğlum, her şey senin için. Unutma, emin ellerdesin.  

      

emrah ayhan

15/10/2009

Fair Up!

FAİR UP!

Kim neye benzer bilinmez, kim neye öykünür

Kim neyin telaşında,bir şair neden küfreder mesela?

Ve sabah namazına neden geç kalır

En sufi telaşlar arasında…

Şimdi bize bir kelime gerekli

Kerim olan rabbimiz,

İşitip itaat edenleriz.

Kelime gerekli bize

Wertherin acısı için

Aragon için ve diğerleri için…

Korku biçilen kaftan şuara için

Duygular yıprak, hüzün eylül tadında,

En katran kelimeleri zerk eylemek üzre

Bir müntehir büyütüp durdum,

Yaşım ölümle daim kardeşken,

Şah damarıma sürdüm ol mahir kelimeleri…

Ölmeyip durdum işte bu acıydı…

Süreğen tüm fiiller adına

Mişli geçmişler adına

Ve -ecekler -acaklar için

Ölmeyip durdum oysa;

Kurgum bu değildi tahkiye anakronik…

“Evlerinin içi gurur döşeli “

Diye başladı şair, kelimeler kelimeler…

Karabasanlarla akraba kelimeler.

Oylumlanıp durur bir yere mıhlanmak diler

İlle uğultu, ille yalın ve kesif bir acı…

Yalan bir masal adına

Yalan şairler adına

Kelimelerin namusunu kirleten ey şarlatanlar!

Size sesleniyorum evet size,

Sen kartvizitinde şair yazan!

Ve sen ak kağıtları kirleten şaki!

Arzuyu tanrı edinen ötekinin evladı !

Zaman duracak ve duracak döngü,

Hesaplar adına lanet sana ve

Kelimeler adına defol buradan..

Kelimeler, inançsız bir adamın imanıdır

Koruyan ve kollayan bir silüetin remzi,

Ruhumu sarhoş eden her şey ,

Kör ateş, kadın aşkı, şehvet, tüm hesaplar!

Sokak sesli arzuların firarıdır.

Kelimeler evvelin ve ahirin…

Kelimeler intikamın küçük elleri

Yakanızda o kelimeler yakınınızda

Gelecek evet ,gelecek olan,

Çaresizlik eğrisi, gururlu mısralar…

Poetik bir sancı kör karanlık,

Hayat bağışlayan bir mısra,

Bulacak elbet sizi…

Kaptanı nuh olan elbet korkmaz denizden,

Bir firavunun imanı Kızıldeniz kadar umman,

Tuna kadar kederli, önyargı kadar çaresiz…

Evet bir çare !

şahdamarı kopmuş şiir, biçare

Telifi ödenmemiş hüzünler adına…

Nabzımı terletiyor işte şiir dediğim,

Şeyh galip şimdi galip…

Şiir inleyen nedim adına

Ey şuara, ey bez-mi şuara!

İmdi Allah aşkına FAİR UP!

hikmet kızıl

15/10/2009

Bir Sarhoşluk Gecesi


BİR SARHOŞLUK GECESİ

Herkes içmekle meşgul, bazıları da ölmekle, mesela sinekler o mor ışıklı kafesin içinde 'cozzz!' diye yanıp cehennemi boyluyor, kadehimi sineklere ve karşımdakilere kaldırıyorum, gülüyorlar bana, iyi, mutlu etmeyi severim insanları, onları hiç sevememiş olsam da... 'Şef''e özel talimat veriyor Serkan, buranın gediklisi, mühendis olur kendileri; diğeri kasabanın önemli bir avukatı, ‘usta’, diyorlar, ortayı donatıver, misafirimiz var.

‘Bir senedir buraya dadandık,’ diyor Hasan, kafaları burada çekiyoruz!’

Serkan, ‘anlat!’ diyor, ‘nasıl gidiyor, neler yapıyorsun?’

‘Hiç!’, diyorum, ‘hemen hemen hiç!’

Tabakların biri geliyor biri gidiyor. Konuşuyorum. Çarpılmış ağzımla, beyhude gülümseyişimle. Sarhoş oluyorum yavaştan.

Sadece sarhoş olduğunda tatlılaşan adamlardanım ben de. Akşam ve yemekler güzel. Terasta esinti var, bunaltıcı sıcağı duymuyoruz. Tepeye astıkları mor ışıklı alet sivrisineklerin defterini dürüyor. ‘Yaşamak artık çok kolay!’ diyorum, buzlu rakımla alete işaret ederek; ‘babalarımız ne talihsizlermiş!’

 ‘Sen sarhoş oldun!’ diyor Serkan. Gülümsüyorum. Hep gülümsüyorum. Konuşuyorlar ve dinliyorum onları. Dostlarım hüzün veriyor bana. Hala kadınları konuşuyoruz, şu yaşa geldik aynı şeyler, kasabayı ve işlerimizi konuşuyoruz, bir de Serkan’ın bir türlü evlenecek kızı bulamamasını. Dostlarım hüzün veriyor bana, bu kasaba, elektrikle yanan sinekler, bol yıldızlı bu ağustos göğü, rakı ve sigara ve çaldıkları şarkılar, bir baltaya sap olamamış insanlara özgü o tuhaf bakışlarıyla garsonlar...

‘Biri var aslında’, diyor Serkan; Hasan;‘hep biri vardır senin ama bir türlü o biri karın olmayı başaramaz.’

‘Evlenme, diye ekliyor Hasan, bence evlenme!

‘Nedense’ diye cevap veriyor Serkan, ‘hep evlenenler evlenme’, diyor.

‘Hasan’a katılıyorum’, diyorum.

‘Tolstoy, evlenmek bir erkeğin ruhen ölümüdür, demiş...’

Sonra yanımıza biri oturuyor. Tanıştırılıyoruz. Adını hemen unutuyorum. Yine içkiler geliyor ve ben artık içmemem gerektiğini biliyorum. Hasta bir adamım çünkü, sarhoşluk sabahlarım doğduğuma pişman eder beni. Onların ne içkisi bitiyor ne sözleri. Şöyle hep domuz gibi sağlam bir adam olmayı istedim, ömrünce bir kere bile nezle olmayan adamlardan hani. Annem hep, ‘tozun toprağın içinde tek başına büyüdün sen, ondan böyle hastasın’, der durur.

Üzülür benim için. Sizin için üzülen biri derttir size ve o da hüzün verir adama. ‘Önemli değil anne!’ derim, ‘boş oturmadın ya, çalışıyordun.’

 Şimdi beni bekliyor. Uyukluyordur koltukta, televizyon açık kalmıştır. Uyanıp saate bakıyordur iki de bir. Bekleme beni, dedim oysa. Annem dahil hiç kimsenin beni bekliyor olması hoşuma gitmez, tozun toprağın içinde böyle ince duygulara karşı bağışıklık kazanmışım demek ki...

Dönen dünyanın altında hesapları ödeyip çıktık. Sinekler ışığa koşup kavrulmaya devam ediyor. Çoktan gece yarısı olmuş, caddeler boş, ay batıp gitmiş. Hasan’ın arabaya atıyoruz kendimizi. Başım şimdiden kazan gibi ve midem çalkalanıyor. Hala nasıl konuşuyorlar anlamıyorum. Yol üstünde bir işkembecide duruyoruz. Hayatımda ilk defa içiyorum işkembe çorbasını. İşe yaramıyor. Hasan, Serkan alışmış mideleriyle taş gibi duruyor bana gülüyorlar. Serkan;’ Eee bu durumlarda ne diyor Tolstoy efendi.

Kafayı vurup yatmamı söylüyor, dedim. Gülüyorlar yine. Çarpık bakışlarımla ben de gülüyorum ve bir şarkıya başlıyorum. Yesari Asım Arsoy’un hüseyni şarkısı: 

‘Fâriğ olmam meşreb-i rindâneden/ Yüz çevirmem nâfile peymâneden/ Bezmedikçe hâlet-i mestâneden/ Çıkmam Allah etmesin meyhaneden.’ 

‘Ne antika adamsın oğlum!’diyor, Serkan. Hasan, radyosunu açıyor arabanın. Cırlak sesli bir kadın boğuyor şarkımı, ben de yumuyorum gözlerimi. Görünmez kadehimi babamın hayaline kaldırıyorum, şarkı kalbimde çalmaya devam ediyor; Çıkmam Allah etmesin...’

‘İyi halt ediyorsun!’ diyor babam. Eve geliyoruz. İniyorum. El sallıyorum çocuklara.

‘Sağolun!’ diyorum, sağolun! Farların ışığında kalkan toza bakıp, ‘sağolun dostlar!’

Gittiler. Hoş geldin! Kendime hoş geldim. Dünya ne fena dönüyormuş meğer, ‘insan nasıl bulsun tanrıyı yahu?’ diyorum evin önündeki erik ağacına, ‘daha ayakta duramıyoruz birader!’
Yapraklarını hışırdatıyor erik. İçeriden ışık gelmiyor. Yukarıda ay yok, yıldızlar sessiz, karanlıkta dikilen bir adam, yarı gecede kendi evinin önünde sarhoş, kederli bir sahne bu ve bu sahneden uzaklaşmak isteyip bir adım atıyorum, atmamla yere yuvarlanmam bir oluyor. Aşk olsun dünya! Dünyanın suçu ne, diyor babam, kendi elinle yapıyorsun bunları. Sen diyorum babama, yaşarken böyle vaazlar vermezdin, neler oluyor o tarafta? Sonra toz kokusu! Yerde uzanmış tozu kokluyor ve kalbimin atışlarını duyuyorum. Ağustos böcekleri doldurmuş geceyi. Yanıma bir köpek geliyor, elimi kaldırıyorum, kaçıp gidiyor. Yerde sırt üstü dönüyor, yıldızlara bakıyorum. Işıltılı kubbenin içinde her şey dönüyor. Ne, diyorum, ne bunun anlamı! Kalkıyorum. Eriğin dibine yığılıyorum. Zehirlenmiş bir köpek gibi öğürüyorum ağacın dibine. Ben burada bir zamanlar sarışın bir çocuk olarak oyun oynardım, neler oldu da böyle sarhoş, mutsuz, yalnız bir adam haline geldim? Ve burada güneş olurdu, asmanın altında annemi beklerdim bazı günler, babam elinde fileyle çarşıdan gelirdi, sonra Zehra vardı, onunla ekşi üzümler koparırdık asmadan, Zehra’nın karım olmasını isterdim hep, Zehra’ya ne oldu, üzümlere ve güneşe, babama, o sarışın çocuğa... 

Terli alnıma yapraklar çarpıyor. Böceklerin müziği bütün geceyi ele geçirmiş. Anahtar yok üzerimde. Kalkıp kapıyı vuruyorum. Kim o diyor uykulu sesi annemin. Bir yabancı diyorum. Açılıyor kapı. Yaşmağını arasından bembeyaz saçları görünüyor.

‘ Anne çok kötüyüm!’

‘İçtin mi sen?’ diyor. Merdivenleri çıkıp yatağa atıyorum kendimi. Böcekler kafamın içinde çınlıyor. Oda dönüyor. Annem bir fincan kahveyle yanıma geliyor.

'Sakın ışığı açma!' diyorum.

'Çok mu içtin?' diyor.
'Çok kötüyüm anne!', diyorum.
'Kahveyi iç, miden yatışır!' Yok, diyorum yok. Mavi bir leğen getiriyor. Leğene boşaltıyorum ne içtiysem. Sen git, diyorum anneme. Git uyu! Ne vardı oğlum bu kadar içecek.
Bütün ev o hastalıklı anason kokusuyla doluyor. Annem pencereyi açıyor, sonra odadan çıkıp gidiyor. Bir saat boyunca acıyla kıvranarak iki büklüm içimi dışarı kusuyorum. Başım çatlarcasına ağrıyor. Serin bir rüzgâr giriyor içeri. Sonra da annem.

Loş ışıkta yorgun bir hayal. Anne, diyorum, babam ne yapıyor. Gülümsüyor zorla. Uyuyor, diyor, çok yorgun. Elinde bir bardak, uzatıyor. Nane, limon kaynattım, iç şunu. Alıp yudumluyorum. Leğeni alıp gidiyor.  

Ezan başlıyor az sonra. Horozlar ötüyor. Sonra siliniyor her şey. Babam radyoyu açıyor. Bir Cuma sabahı olsa gerek. Bizim eller çalıyor radyoda. 'Halk Hikayeleri' başlayacak birazdan. Demli çay kokusu eve dağılmış . Abim iniyor aşağı, sonra Selma. Daha incecik dal gibi bir genç kız, sofrayı kuruyor. Annem elinde demlikle görünüyor. Bu bir rüya biliyorum, yine de mutluyum. Yer sofrasına çöküyoruz. Ne anason kokusu var orada ne mavi leğen.
Annemin ışıltılı, kahverengi saçları yaşmağından fırlamış, yıllar hiç geçmemiş gibi.

Babam biraz daha açıyor radyonun sesini.

Bir udi yavaştan giriyor şarkıya: 'Fariğ olmam meşrebi rindaneden...’

öykü ve illüstrasyon: bülent gariboğlu

15/10/2009

Güne Bakamayan Günebakanların Öyküsü

Güne Bakamayan Günebakanların Öyküsü

 

Günebakanı bilirsiniz, diğer adıyla ayçiçeği… Bu çiçek Ay'a mı yoksa güne mi hayran? Adı günebakan… Ama ben hiç güne bakan bir günebakan görmedim, siz gördünüz mü? Benim gördüklerim hep değerli bir varlığını yitirmişçesine yere bakar ya da köklerine... O zaman ona neden yerebakan veya kökebakan denmemiş ki? Belki de “Yere bakan, yürek yakan” deyimi onla ilgilidir, ne dersiniz?

 

Bazı yerlerde günâşık da denir ona, güne mi âşıkmış acaba? Acaba kıyamaz mıymış güne bakmaya âşık olduğundan, yoksa doyamayacağından mı korkarmış ona bir defa baksa? Belki baksa dayanamazdı, yanardı... Belki de Gün ona âşıktır kim bilir? Güne bakamayan günebakanların öyküsü bu:

 

Bir zamanlar küçük bir papatya varmış. Diğer çiçekler gibi baharla birlikte açarmış. Kelebeklerle, arılarla söyleşir; herkesle iyi geçinir, mutlu mesut yaşarmış. Çiçeğinin ortası sapsarı, yaprakları bembeyazmış. Çiçeğinin ortasındaki sarı kendisine benzediği için midir nedir, Gün ona âşıkmış. Herkesin dilinde bu sevgi varmış ama papatya söylenenleri hiç umursamamış: “Bütün çiçeklere hayat veren Gün beni mi sevecek!” demiş, inanmamış.

 

Koskocaman Gün’ün sıcacık sevgisi, küçük papatyayı kısa sürede öyle büyütmüş öyle büyütmüş ki; papatyanın boyu uzamış, çiçeği büyümüş ve çiçeğinin beyaz yaprakları da güneşin rengine bürünüp sapsarı olmuş. Artık ona Günâşık diyorlarmış. Çünkü Gün’ün ona âşık olduğunu artık kendisi de biliyormuş.

 

Eskiden çoğu çiçekten kısa ve zayıf olan papatya, artık küçük çalılardan, fidanlardan bile daha uzunmuş. Bu yeni hali onu önceki alçakgönüllülüğünden uzaklaştırmış. Günâşık, gururlanıp durmuş, kimseleri beğenmez olmuş. Günâşık’ın bu halini Gün duymuş, çok üzülmüş. Oysa onun o alçakgönüllü haline âşık olmuş zamanında.

 

Bir gün yakın dostu Ay’dan bir konuda yardım istemiş Gün: “Ben sana gece ışık vereyim” demiş. “Sen de Günâşık’a görün ki benim yokluğumu hissedip gece karanlıkta korkmasın.”

 

Anlaştıkları gibi Gün, Ay’a ışık vermiş gece için… Dolunay karanlık gökte yükselince tüm çiçekler uykularından uyanıp hayretler içerisinde izlemişler onu… Çünkü ilk defa Gün dışında bir şeyin böylesine aydınlık olduğunu görmüşler, hem de geceleyin… Tüm çiçekler onu hayranlıkla izlerken Günâşık da birdenbire Dolunay’ı görüp âşık oluvermiş. Her gece onun yolunu gözler olmuş. Kendisine Gün’ü hatırlatanlara kızıyor; “Ama o da gece yok ki…” diyerek kendince haklı olduğunu kanıtlamaya çalışıyormuş. Oysa nereden bilecekmiş ki Ay’ın ışığı bile Gün’den emanet… Onu etkilemek için neler neler yapmış ama Dolunay dönüp bir kez bile bakmamış Günâşık’a… Günâşık’ın bu umutsuz halini görenler ona “Ayçiçeği” demeye başlamışlar.

 

Bunu duyan Gün yine çok üzülmüş ve Ay’a teşekkür ederek ışığını kesmiş. Böylece Ay görünmez olmuş. Bir gece, iki gece, üçe gece derken dayanamayan Günâşık, Gün’e sormuş Ay’ı… Gün açıklamış her şeyi: Ay’ın arkadaşı olduğunu, ona ışığını kendisinin verdiğini söylemiş. “Sen…” demiş “…gecelerde benden bir yansıma bul da yalnız kalma diye böyle bir şey yaptım” diye de eklemiş.

 

Bunu duyan Günâşık, bu büyük aşk karşısında kendi yaptıklarından o kadar utanmış ki başını öne eğmiş ve bir daha da hiç kaldırmamış. O gün bugündür de Gün’e sonsuz sadakatini belirtmek için yönünü hep Gün’den yana çevirirmiş ama asla onun yüzüne bakamazmış. Ve artık adı da Günebakan olmuş.

 

polat can

15/10/2009

Yasak

YASAK

Ansızın alınmış bir kararla, huzurlu bir suskunluk ve sokulgan bir uykusuzlukla yaptığımız bir gece yolculuğundan sonra hiç tanımadığımız ve tanınmadığımız bir şehrin istasyonuna, sabaha karşı ayak bassak seninle...

 

Bilinmez bir şehrin yeni uyanan sokaklarında dolaşırken elele, üşüsek ürpersek sabahın serinliğinde… Okula giden çocukları ve uykusu gözlerinden akan, işe giden babaları ve onları uğurlayan anaları izlesek sessizce…

 

Uyduruk bir kahvaltı salonunun veya üçüncü sınıf bir çorbacının açılmasını beklesek parktaki bir bankta öylece… Başka zaman olsa asla yemeyeceğimiz, belki de dünyanın en kötü yiyecekleriyle karnımızı doyururken; birbirimizin gözlerinin içindeki sevinci görmekten başka hiçbir şey umurumuzda olmasa…

 

Sonra taşrada ne kadar temiz olabilirse o kadar temiz olan, bizden başka müşterisi olmayan, sahibinin bizi şüpheyle karışık bir memnuniyetle karşıladığı evden bozma bir otele gidip derin ve deliksiz bir uyku çeksek…Ve belki de uzun zamandır ilk defa gerçekten dinlensek…

 

Uyanınca gülümsesek gözlerimizle birbirimize ve çıkıp şehrin tek caddesine insek ikindi üstü… Gezsek zaten az olan bütün vitrinleri, saatler sonra akşam olup hava karardığında yine dönsek otele bırakmak için elimizdekileri… Sen aldıklarını tek tek bana giyip denesen yeniden…Ben seni izlesem harika bir film izliyor gibi…

 

Gece bir yerlere gitsek… Kafamızı dinleyeceğimiz bir yerlere veya kafamızı dağıtacağımız bir yerlere… Güzel bir müzik çalsa, bizi alsa götürse… Her neredeysek bir şeyler anlatsak, birazcık içsek, bir şeylere gülsek, eğlensek…

 

Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde sahile insek ayışığında ara sokaklardan... Çöpleri karıştıran birkaç şarapçıdan ve sokak kedilerinden başka kimsecikler olmasa… Yanında ben varım diye sen hiç korkmasan, iki kolunla ve daha bir sokulsan güvenle koluma…

 

Denize ulaşsak oradan, gece karanlığında yosun ve tuz kokusuna… Otursak kıyıdaki kayalara, hiç konuşmasak… Bulutlar dağılıp Ay doğsa arkasından… Kocaman yuvarlak bir ayna gibi aydınlatsa her yanı…Şaşırsak…

 

Hiçbir şey düşünmeden dalgaların hışırtısını dinlesek… Işığın, Ay ışığının sularla oynaşmasını seyretsek sessizce; kayaların içine giren suların çıkardığı sesleri duysak sadece... Belki uzaktan, çok uzaktan geçen bir geminin hüzünlü yalnızlığındaki sarı ışıklarını görebilsek... Karanlık sularda ağır ağır ilerlerken öylesine belirsizliğe....

 

Sonra her şey dağılsa; yıldızlar dökülse yere, denizler yükselse göğe ve sesler kesilse birdenbire… Yalnız ikimiz kalsak, evren yok olsa… Sarılsak… Ve iyice… Ve sadece… Ve birbirimize…

 

Sonra birbirimizde kaybolsak; kimseler bizi bulamasa…

Sabah olmasa…

Uyanmasak…

 

metah cakko

15/10/2009

Suya Yazı Yazan Adam

suya yazı yazan adam..

olan oldu
dünde kaldı,
ölen öldü
tabutta kaldı,
giden gitti
gittiğiyle kaldı,
dolan doldu
aktığıyla kaldı,
yunus yürüdü
yürüdüğüyle yollarda kaldı,
bir de sen kaldın
dün doğmuşluğun
yarın ölecek oluşun
ve bugünün tebessümüyle
bir sen kaldın
mavi sisli kapının ardında..
 
böyle dedi suya yazı yazan adam.. beyaz sakallarından içtiği su akıyordu.. sakallarından akan
su güneşte parlıyordu.. yanında duran çocuğa baktı.. sana söylüyorum dedi..

çocuk bir ara
konuşacak oldu fakat sustu.. sonra "ama" dedi ya sen ya ben ya biz.. hepsi yalan dedi suya yazı yazan adam..
çocuk ama yaşamak, yaşarken yaşamak, ölmeden yaşamak dedi.. beyaz sakallı adam şöyle dedi..
 
karanlıkta anladım siyahın rengini,
kara kışta duydum soğugun sesini,
açlıkta tattım doygunluğun hissini,
ateşte yanıp gördüm sıcağın rengini,
gün ışırken göründü gökyüzü,
güneş ısıttı içimi onu alan gece soğuttu yüreğimi,
heyhat insanlar ya onlarda gördüm,
bir çift görmeyen gözü,
bir çift duymayan kulağı,
en mühimi de;
yalan söyleyen dili..
 
çocuk anlamadım dedi.. suya yazı yazan adam güldü eliyle suya bir şeyler yazdı.. sonra çocuğun gözlerine gözlerini dikerek tebessümle asıl yaşamak ölümden sonra.. çok sonra dedi.. çocuk, ölüler yaşar mı? dedi..

beyaz sakallı suya yazı yazan adam ölüler ölmez ölmeyen herşey de yaşar dedi..

uğraş başsüllü

15/10/2009

00.00 / İyi ki Yokum

00:00

 

önce patlama

sonra çığlıklar

sonra sükun

bu topraklarda

gözyaşıyla kurulur düzen

umutlar karanlıkta yeşerir

ve kanla bozulur oyun

özgür dikmen

 



ÇİZGİ: NACİ EL-ALİ


Mescid-i Aksa’nın İsrailliler tarafından yıkılacağı bilgisini alan ve 3 Ekim, Cumartesi gününden itibaren nöbete duran Kudüslü gençlere

Selam OLSUN!



 

 


iyi ki yokum !

on sekiz / ekim

doğduğum gün bu gün!

vücudumdaki kanı yıkadıkları ilk gün

(bir de ölünce yıkayacaklar )

                                 hatırlayanlar/hatırlamasa da olurlardandı /(niye böyle konuştum şimdi)

                                 . . . nice yıllara mı?

                             hangi yılın nicesinden söz ediyorlar.!

                               . . .   iyi ki var mıyım ?

                                kaç kişi böyle düşünür ki benim için  !

                                                                                    

iyi değilim  ' ! 

                     yine de en son diyen ben olayım,

                                                                                                  iyi ki doğmuşum elifcan. . .

 

                          kendime bir de hediyem var;

yolunmuş saçlar. .!

 

elif can

  

 

aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:

 

FATİH- İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar K.evleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak., Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi

SİVAS- erguvan sahaf

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

KİLİS- Simurg Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

15/10/2009

Ah Mary Mah Very