« Önceki | Sonraki »

10/6/2008

Aykırı-47 (Haziran-2008)

 

10/6/2008

Hakikat Meselesi

10/6/2008

Nilüferler

 

 

NİLÜFERLER

 

  Ödünçtür yaşamak

  Pınarlardan nilüferlere,

  Ama o sonbahar

  Müsaade etmez kimselere

  Ve

  Borçlu solmak kalır nilüferlere

 

ahmet uysal

10/6/2008

Padişahım Çok Yaşa

 

PADİŞAHIM ÇOK YAŞA

                Son gelişmeler gösterdi ki bizim hayranlığımız başkasına benzemez. Ya da konuya değişik açıdan bakacak olursak; bizim dışımızda gelişen her türlü olay – hele de Avrupa malıysa- hayranlığımız, çılgınlığımız hiçbir sınır tanımaz hale geliyor.

                İngiltere kraliçesi ülkemizi ziyaret edecek dendiği günden beri medyadan tutun da siyasi platforma kadar dört bir yanda bir telaştır aldı başını gitti. Cumhurbaşkanına, başbakana ya da kraliçenin önünden geçecek dükkân sahiplerine kadar herkese nezaket dersleri verenler televizyonların başköşesinde ahkâm kesit, durdu. Kraliçe gitti, şimdi yine bize yakışan tavırlar devam ediyor. Bursa’da kraliçenin oturduğu koltuk korumaya alındı, müzeye kaldırılmak istendi, günü geldiğinde de açık arttırmayla satılacakmış.

                Demokrasiden, rejimden yana tavır takınanlar demokrasi yerine kraliyetle yönetilen bir ülkeyi sorgulamayı bırakın seksenini aşmış kraliçenin yediğinden içtiğine, taktığından giydiğine kadar her türlü teferruatı bilmeyi marifet sayıyorlar.

                Şöyle bir düşündüm de; bizde de İngiltere’ye benzer bir durum devam etseydi ve padişahımız sarayında yaşasaydı, divanı toplayıp görüşmeler yapsaydı, başbakanı sarayında haftada bir kabul etseydi, televizyonda halkına hitap etseydi, aynı durum ortaya çıkar mıydı; cevabı net bir şekilde vereceğimi sanmıyorum. Padişahımız İngiltere’ye bir ziyaret yapacak olsaydı acaba İngiltere aynı telaşa kapılır mıydı yoksa geçmişin hıncını almak için protokol kurullarını harfiyen uygulatıp padişah hazretlerine soğuk terler döktürür müydü, doğrusu düşünmek gerek.

                Geçmişi unutup, hoşgörüyle sevgiyle yaklaşalım herkese gibi beylik laflar söylerler herhalde bizim medyatik yorumcularımız. Hoşgörü güzeldir, adı anıldığında bile insana bir hoşnutluk verecek kadar yumuşak bir duruştur ama kime göre hoşgörü? Bu mekanizmayı kafamıza göre işletirsek bunun adı hoşgörü olmaz, tek yönlülük olur, zihin bulanıklığı olur.

                Voleybolcu bir bayanın – hem de çok başarılı olmuş bir bayanın- sporu bırakıp örtüneceğini söylemesini diline dolayan bir takım medyadan nasıl bir açık düşünce beklenebilir ki? Sporunu yaparken her şey normal fakat iş kapanacağını söylemeye gelince bir anda değişiyor her şey. Aynı durumu, söz konusu medya, Hakan Şükür’ün milli takıma, Türk futboluna yıllardır verdiği emeği göz ardı ederek Kutlu Doğum için söylediği sözler neticesinde de linç girişiminde bulunmuştu, bunu da unutmamak gerek.

                Hoşgörüsüzlüğün yanında görmemezlikten gelme de bir takım medyanın başvurduğu yöntemlerden biri. Bir partinin genel başkan yardımcısının hacca gitmek isteyen ve kendisinden yardım isteyen bir vatandaşa karşı kullandığı; “Araplara para kaptırma boşuna. Oraya gidince Muhammed seni bırakmaz…” gibi incitici sözler söylediği haberleri bazı haber bültenlerinde ya da gazetelerde görmek nedense mümkün olmadı. Kim bilir belki de kendi düşüncelerini dile getiren o şahsı haber yapıp da kendilerini daha fazla ele vermek istememişlerdir ama artık aklıselim olan herkes biliyor ki bunların dinle imanla işi olmaz.

                Ülkede her şeyin birbirine girdiği, kurulu bir saat gibi suni gündemlerin ardı ardına geldiği bu günlerde artık bekler olduk acaba hangi gereksiz kişiler konuşacak da piyasalar alt üst olacak, ortam gerilecek diye. Dini değerleri fütursuzca eleştirenler, ülke istikrarına bir tek taş koymamış olanlar neyin peşindeler anlamak mümkün değil. Seçimde kazanmış olmak her şey demek değildir diyerek ortamı gerenler acaba iktidarı değişik yolardan mı elde etmeyi düşünüyorlar, bekleyip görmek lazım.

                Bir padişahımız olsaydı bu gidişata ne derdi acaba? “Rahmetli dedem Yavuz Sultan Selim olaydı, kuşanırdı kılıcını haddinizi bildürürdü sizün.” derdi herhalde ve ertesi gün gazete manteşleri savaşı başlardı. “İstemezük” diyenler hemen teşkilatlanıp Taksim’de ve ülkenin dört bir yanında “İstemezük” mitinglerine başlarlardı. Bir diğer medya ise “Padişahım çok yaşa!” deyip şöyle gösterişli bir çiçek ve envai çeşit tatlılarla padişah hazretlerinin sarayına ziyarete giderlerdi. Akşam haberlerinde baro başkanlarından tutun da çeşitli meslek kuruluşlarının il başkanlarına kadar birçok zevat televizyon karşında padişahın ihtiyarladığından başlayıp onu devirme planlarıyla işlerine en çok yarayacak oğlunu başa geçirme senaryoları sürer giderdi.

                İleriye dair umut edecek bir ışık görmek zor. Pamuk ipliğine bağlı piyasalarla, aklının üstü örtülmüş medyatik kuklalarla günü birlik yaşıyoruz ve kazasız atlattığımız gün bulabilirsek şükrediyoruz. Sait Faik Son Kuşlar hikâyesinde gelecek günleri işaret ederek diyor ya; “ Bizim için değil ama çocuklar sizin için kötü olacak.” Işık görünmüyor, her yer zifiri karanlık. Gelecek günlerin kötü olmaması tek dileğimiz. Allah şükrümüzü arttırsın.                

mustafa uçurum

10/6/2008

Şairimsi Kızıl At

 

ŞAİRİMSİ KIZIL AT

 

İÇİNDEKİ ANLAMLARA KELİME BULMAKTA ZORLANIR

KİMİ ZAMAN ŞAİR…

 

MAVİLİĞİNE…BEYAZ KATAR…KİMİ ZAMAN ŞAİR..

GERÇEĞİN MAVİLİĞİNDE BİR MARTI BEYAZIDIR ARTIK ŞAİR

BELKİDE, MAVİ BİR GERÇEKTİR ŞAİRİN GERÇEĞİ

ALIKONULMAZ, KOYUNDA SAKLANMAZ BİR MAVİYE

DÜŞMÜŞTÜR ŞAİRİN ŞİİRİ..

ISLAK VE NEMLİ DUDAKTAN HA ŞİMDİ DÖKÜLECEK

KADAR BEYAZ

VE IRAĞA YATMIŞ GÖZLERİNÜZERİNDEN

DÖRT NALA ..BİR KIZIL AT…

YELESİ RÜZGÂRA…

KAMÇILARI AYDINLIĞA..

YARALARI..YARALARIMIZA..

 

EN AZ BİR TOZU DUMAN DAKİKASINDADIR ŞAİRİN TÜRKÜSÜ..

ELE AVUCA SIĞMAZ..BİR KÖY ÇOCUĞUDUR..

MISRALARINDAN SAZIN TELİNE,

SEVMELERİNİ, UTANGAÇ KIRMIZI YANAKLARDA KOYUP..

YİNE DÖRTNALA SÜRMÜŞTÜR ŞAİR KIZIL ATINI

SEVERKEN UTANIR ŞAİR…

KIZIL ATLARA BİNER…

SAVURUR PELERİNİNİ MISRA MISRA

 

DUMAN GRİLİĞİNDE BİR MISRA BIRAKIR..İZİ SÜRÜLMEZ

ÇILDIRTAN OVALARADA… NAL SESLERİ İNLER

BULUT BULUT DÖKÜLÜR..BEYAZA ŞAİR..

ELİ BÖĞRÜNDE İNLEYENLER BİLE UMURUNDA DEĞİLDİR

ŞAİRİN….

LEZZETİNDEYKEN KANA KANA..KANAMANIN…

PERVASIZ BİR ÖZGÜRLÜK KONAR PELERİNİNE…

BİR PELERİN MAHREMİYET SALAR SEVDASINA…

DÖRTNALA KOŞTUKÇA YORULUR ŞAİR…

 

SONRA… BİR YAŞANMIŞLIK ORMANININ MOLA YERİNDE…

SEVDASINDA DİNLENİR..

UZAK UFUKLARA YERLEŞEN BİR YANSIMADIR ARTIK ŞAİR…

ZAMANININ KALMADIĞINI BİLDİĞİ YERDEDİR…

IRAMAYA AÇ..KANADIKÇA KIZILLAŞAN…

İÇİ İLE DIŞI İÇİÇEDİR…

IRADIKÇA..İÇİ DIŞA SAVRULUR…

ELLERİNDE YARALI ATINDAN KALAN İZLER

SAÇLARINDA KIZIL SENELER

GÖZLERİNDE BUZULLARDAN ARTA KALAN MAVİLER

 

BİLİR ŞAİRLER…

YARALI ATLARIN KAFASINA BİR KURŞUN SIKILDIĞINI

 

NE YAPMALI ŞAİR

BU YARALANMIŞLIĞIN KIYISINDA….?

 

ŞAİR YARASINA DOKUNUR..ELİ YARAYA BATAR..

YARA… ELİNE…

AT YARALIDIR KIZILLIĞINDA… ŞAİRİ GÖZLER…

ÖLÜMÜN AZ SONRA GELMELERİ SICAK AKAR ATIN ALNINDAN

MURADINI ALMAMIŞLIĞI BUĞU OLUR…ÖLÜMÜN SOLUĞUNDA..

ŞAİR… PELERİNİNİ SOYUNUR… KAÇAK BİR ÖMRÜN KOYNUNDA

 

AT..ÖLECEK ..BİLİR ŞAİR

ŞAİR ..ÖLECEK BİLİR..AT

ÖLÜMÜN VE ÖLMENİN KÖLESİDİR..ARTIK BU İKİ TUTSAK

KENARINDAN GÖZYAŞI SIZAN ISLAK BAKIŞINA.. ATIN

BİR KURŞUN

ELLERİNDEN SENELER SIZAN KIZIL KELEPÇELERİNE ŞAİRİN

BİR KURŞUN…

 

YAŞAMIN KUYTULUKLARINDA..HİÇ OLMADIĞI KADAR

MAVİ UYURLAR…..

ÖLÜMÜN KOYNUNDA

banu güven

 

  aykIRI EDEBIYAT    haziran’2008 SAYI:47

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

bülent gariboğlu, murat koçak,

banu güven, hikmet kızıl, mustafa uçurum,

ahmet uysal, ali ıravul, orhan erbeyi

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com    metahcakko@hotmail.com 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR

10/6/2008

Şairin İntiharına Günce

 

ŞAİRİN İNTİHARINA GÜNCE

 

1.gün:

Bugün karanlığın kollarında kanadı kırık bir Yusufçuk kadar yalnızım.Adanmış yüreğim var,izbe odalardan yarınlara çağlayan, küf kokulu mahzenleri umutla yıkayan,ak pak eden bir yürekle yalnızım..

 

2.gün:

Beklemekteyim, ağıtlar raks ediyor odamda, söylenecek sözüm var lakin suskulardayım. Sözüm bir sevda için, bir de aşka dair… Şiirlere dökülüyor duygularım. Sevgi kadar yakınındayken şiirin, ayrılık kadar uzağındayım.

 

3.gün:

Ağlıyorum. Kedersiz bir gün düşlüyorum, hüznümü duvarlara dokuyorum. Ne hain gece soruyor halimi ne de pusatsız bir ölüm… İçimdeki sızıların ritmi artıyor. Biliyorum bir yalnızlığa mahkûmum bir de aşka…

 

4.gün:

İçim lalezar. Bir ömre bedel sevdalar var içimde, mısralara umutlarımı yüklüyorum, suskumu hıçkırıklara gömüyorum, çayıma şeker yerine susku atıyorum…

 

5.gün:

Şehir uykunun koynuna gömülürken ben tutkuyu eritiyorum yüreğimde. Beyhude değil sabahı bekleyişim. Mühürlenmiş umut kapısıdır yüreğim ama yine de bir korku var üzerimde bir şairin intiharından korkuyorum.

 

6.gün:

Anlamını çözemediğim bir çelişki var. Bir şairin cinneti karasızlıktır belki… Tenha sözler sarf edip boşlukta sallanan şairin mısraları öksüz mü kalır?

 

7.gün:

Unutulmuş sevgilerin kelimeleri dolaşıyor parmak uçlarımda. Zamanın ağırlığı damarlarımda gezinirken tetiğe dokunuyor parmağı şairin ve baktığı her yerde izlerine rastlıyor aradığı yolcunun…

 

8.gün:

Hesaba çekiyorum mısralardaki karmaşıklığı, gözyaşlarıyla ıslatıyorum, sırılsıklam kalıyor mısralar…   

 

hikmet kızıl

 

www.aykiriedebiyat.blogcu.com

 

Sayfalar Dolunca Çıkar,Kafa Konforunu bozar

 

FATİH- Ağaç, Sıla, İnkılâp, Vefa Kitabevleri, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yay.

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar Kitabevleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı, Kocav Kitabevi

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

BEYOĞLU-Yeşilçam Cafe (Emek Pasajı), Simurg K.evi

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

DENİZLİ-EğitimBir-Sen, NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi (Kitapçılar Çarşısı)

SİVAS- erguvan sahaf

SAKARYA-İksir Kitabevi, Radyo Hilâl, Tozlu Sanat Evi

SAMSUN- NT Mağazası (Kale Mah.)

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

DÜZCE- Zirve Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiy

10/6/2008

Yazmaktan Vazgeçen Adamın Öyküsü

 

 çizik: bülent gariboğlu

 

Yazmaktan Vazgeçen Adamın Öyküsü

 

Gece tozlarının içinde kırılmış, kaybetmiş ve yenik, uzandım yatağa. Yazı masamın savruk özensizliğini görüyorum gözlerimi kapatır kapatmaz.

Beni her şeyi boş verip yatağa getiren başarısızlığım. Orada, boş ekranın baş ağrıtan aydınlığı; tek satır yazamıyorum, yazmaktan vazgeçiyorum artık; yaşamaktan vazgeçememenin acısını böyle dindirmeye çabalıyorum; yaşamaktan çıbanlanan yaralarımı böyle sağaltmayı denedim. Olmuyor...

Yazamamak da değil aksayan nokta; o da değil aslında, bir tür çaresizlik, sonunda boşa çıkacak şeylerin öngörüsü; yorgunluğu...

İnanmaya, herhangi bir şeye inanmaya karşı imansızlığım, gün ortasındaki beyhudelik saplantım, her şeyi hiçe indirgeyen yaşantılarımızın birden çıplaklığını dökmesi orta yere...

Ömrümü çürüten hiçlik duygum beni bir masanın başında kelimelerle, cümlelerle savaşırken görmek istemiyor anlaşılan.

Yazdıklarımı okuyorum ve düpedüz sayfalar dolusu hezeyan; bir bulantı hissi bırakıyor geride. Bir kayboluş duygusu. Hayır. Olmuyor ve bu ovadan da çadırlarımı toplayıp başka ülkelere göç ediyorum. Ben bu yaşıma kadar beni köprülerden geçirecek eylemlerin peşinde at koşturdum. Ve beni o eylemelere bazı duru sözler itip durdu çoğu zaman. Yakama yapışan o muhteşem hiçlik belasıyla üstelik...

Bir kelime kullandım az önce; ‘başarısızlık.’

Ne boş söz…

Oysa tek bir gün bile bir şeyi başarmak için yaşamadım ben.

Yaşamak da yazmak da böyle süslü ifadelerle geçiştirilmeyecek kadar ciddi bir konuydu.

Hiçbir yaşam biçimi bunlara sığmayacak denli de karmaşık, her bir konum ilk günkü kadar da çözümsüz.

Peygamber değilsen niçin konuşuyorsun, dese sana biri, ne cevabın var…

‘Yazmasam delirecektim’, gibi sözlere de inanmadım ben çünkü zaten bir masaya yazmak için oturduğumda çoktan delirmiştim...

Vazgeçiyorum.

Kabul edin ki vazgeçiyorum demekte bir serinlik üflenir yüzünüze. Bir özgürlük, iplerden kurtulma aydınlığı, yeniden başlama durgunluğu, kendini bir orman sabahının tanrısal dokunulmazlığında bulabilirsiniz bir an için ve bu mükemmel bir duygudur...

Yine de bütün bunlara rağmen vazgeçmekte korkakça bir boyun eğiş miskin, hırpani bir tevekkül de yok değil. Ama benim durumum böyle bir yargıyı da hak etmiyor. Yazarak kitleleri dalgalandıran biri değilim.

Yazdıklarımı her sabah bir ilacı alır gibi bünyesine katan birileri de yok nasılsa ve zaten bunu asla da istemezdim herhalde. Hem niçin yazıyordum ben, sahi, niçin yazıyordum. Gerçekten verilecek bir tek cevabım var: yazmak mutluluk duygusu veriyordu bana; rahatlama ve arınma hissi. Bunun dışında ne yazar olmak, ne ün, ne de başka bir dert...

Oldum olası saklanmayı varoluşunun temel direklerinden biri haline getirmiş sıradan bir adamım ben…

İnsanlardan kaçtım hep. Hatta çoğu zaman bir yarasa gibi yaşadım hayatımı. Tantanayı, kalabalıkları sevmem. Yine de zehirlenecek kadar kaldım diyebilirim insanların içinde ve fazlasıyla da iç içe oldum niceleriyle. Yalnızlığı sevdim ben. İnsanların arasında olduğum anlarda bile evde dönüş saatimi bekleyen bir yalnızlığımın olduğunu düşünmek gizli bir mutluluk nedeniydi aslında benim için. Şimdi şu çöl sıcaklarında imkanım olsa serin bir yaylada alırdım soluğu. Yanıma ne telefon, ne bilgisayar, ne tv; bu çöplerle gitmezdim dağdaki evime. Bol kağıt alırdım ve kurşun kalemler; Raymond Chandler kitapları; Divan-ı kebir, Fütuhat, Kierkegaard, Heidegger; Poe’nun öyküleri, şiirleri, Rilke, Trakl, Yunus Emre falan ve birkaç iyi yazılmış kitap daha ve sonra gerisi baş ağrısıdır. Mutluluğum çok basit şeylerle ilgili olduğu fikrine, bu saf ve çocuksu kılıklı fikre daha bir yakınım artık. Kendisine değil ama idesine yakın. Trajedim de bu oldu benim.

İstediklerimin somut varlıklarına değil imgesine sahip olmak. Belki de böylesi iyidir benim içim, ne de olsa tanrıya güvendim hep, elimden gelen bir halt olmadığı içindir bu da kim bilir..

Şimdi de otuz derecede bir çatı katında oturmuş yazmaya çalışıyorum ve bu da komik bir durumda bırakıyor beni sonuçta. Vazgeçiş manifestosunu vazgeçtiği aletle yapmanın gülünç hali...

Sıcağı kesinlikle sevmiyorum ve gerçekten buz gibi bir günde, hatta bir tipide dünyaya gelmiş olmaklığımı da manidar buluyorum. Basit dediğim mutluluk düşüne bile ne denli uzağım oysa. Belki de işte o basit diye nitelendirdiğim küçük isteklerim gerçekleşmediği içindir ki yazarak mutlu olmaya çalıştım. Evet belki bu işi yaparken, yani yazarken bir mutluluk hissiye doluyordur yazar tayfası ama hayatlarına baktığımızda çoğunun ömrünün çöplük gibi kokuşmasını açıklayamıyorum. Ters bir şeyler var yazarlıkta, bu bir gerçek, adamı bozan şeyler, ciltlerce yazıyorsun ve sonuç sıfır, hasta bir ruhla hasta bir bedenle kalıyorsun bir odada, genellemiyorum tabi, bir eli yağda bir eli balda olanlar da vardır şüphesiz evet ama sıradan da olsa şu sözü de etmeliyim ki; her şey yalnızca bir bakış açısı sorunudur, bence de, öyle bir yaşam değil beklediğim, hiç olmadı da.

Yazar değilim ben ama yine de bir şeyler yazan biriyim ve işte vazgeçiyorum bundan.

Tanıdığım birçok insan ömürleri boyunca tek satır yazmadan göçüp gitti, ben altmış cilt yazdıktan sonra karşılarına geçip baktığımda daha mı aydınlanmış olacaktım onlardan. Yazarak bir yaprağın bile kaderini değiştiremiyorsan niye bu zahmete girmeli. Bir an gelir ki söylemekle söylememek eşit olur ve yazmak için de niye aynı şey geçerli olmasın.

Pratik bir fayda arıyorum, mesele bu. Yazarak mutlu olunuyorsa bu yeterli yazma sebebidir kişi için, evet, ama ben artık bu işten keyif almıyorum ve vazgeçiyorum yazmaktan. Bu saatten sonra insanların arasına da katılacak gücü bulamıyorum kendimde. Lise de bir felsefe öğretmenimiz vardı şimdi onu hatırladım. Bana yılsonu karne veriyor, bir not yazmış, bir cümle: insanların arasına karışmadan mutluluğu bulamazsın. Bu da işgüzarlık işte. Ne malum hanımefendi on yedi yaşındaki bir çocuğun mutluluğu aradığı. O yaşlarda bu sözler umurunda bile değildir adamın. Yalnızca yaşarsın. Sonra zaten fena halde insanların içindeydim. Sıkıcı ve sıradan bir hikaye. Herkesinki kadar nakışsız bir yaşam işte. Ağzına kadar insanla tıka basa dolu hikayelerim var ve asla hatırlamak bile istemiyorum. Dönmek istediğim hiçbir çağım da yok üstelik. Otuzlarımdan sonra neredeyse her anımı bir şekilde tenhalaştırmaya çabalayan biri oldum ben. İnsanlardan hoşlanmıyorum; bu normal bir durum olmayabilir ama düşman da değilim onlara. Hatta gündelik yaşamımda içinde belki sevgiye yakın bir içtenlikle bile davrandığım söylenebilir.

Mizah duygusu fazlasıyla sivrilmiş bir adam olarak da beni çok yakından tanımayan biri neredeyse insan sevgisiyle dolu olduğumu bile düşünebilir. Neyse. Belki bunlar da saçmalıktır. Yarın farklı düşünebilirim. Şimdi gecenin çarpıttığı bir gerçeklik duygusuyla yazıyorum bu son cümlelerimi. Çünkü kaybetmiş, vazgeçmiş ve yenik uzandığım yatağımda bu kez kolayca dalamadım uykulara. Ki bazen uyumak en iyi çözümdür.

Ama dönüp durdum ve niçin yazmaktan vazgeçtiğimi beni okumak için zamanını harcayan siz sevgili birkaç okuyucumla paylaşmak istedim.

‘Bu nasıl bir hikaye şimdi?’ diyen varsa ‘bayım ben zaten yazar değilim ki, hiç olmadım da...’ derim rahat ve küstahça.

Başaramamış, yazma uğraşını kaybetmiş birinin aldırışsız sükûnetiyle yaparım hem de.

Yaz geliyor ve ben kaçacak yer arıyorum. Edebiyatın, felsefenin çıkmaz sokaklarından bana ne. Hem zaten her zaman iyi yazan birileri çıkar nasıl olsa. Ben de onları okurum, olur biter.

Şu yazı geçireceğim dağ köyü hayalimi gerçekleştirebilirsem orada, serin gecelerde, böcekleri ve kurtları dinlerken otuz küsur yıllık göçebe hayatımı, hatalarımı, yeniden gözden geçireceğim.

İnsanları yeniden sevmeye başlamak için neler yapabileceğimi düşünmem gerekecek.

Bunu başarıp başarmamanın yazmayı becermekten çok daha önemli olduğu inancıyla yapmaya çalışacağım bunu...

Siz nerelerde kavruluyor olacaksınız bilmem. Ben akşam alacasında evime yakındaki kaynaktan su taşıyor olacağım. Küçük radyoma yeni piller takarken az sonra da gaz lambasının camını parlatacağım...

Dışarıda rüzgar olacak ve ben göçerlerin aşağı düzlükteki seslerini duyacağım. Kuzu sesleri, köpek havlamaları. Hem belki ertesi gün yanlarına gidip taze peynir, yumurta falan alırım. Balları da varsa değmeyin keyfime. Canım bütünüyle bir münzevi olacak da değilim.

Ara sıra ovadaki kasabaya iner küçük evim için gereken erzakı alırım elbette.

Ben şimdiden gaz lambasının hülyalı ışığında sabahlara dek Mesnevi okurken görüyorum kendimi. Siz kuru başınızı düşünün efendim.

Belki şunca yıl tozlu kaldırımlarda, insanların sözlerinde bulamadığım hakikati bu dağ başında bulurum, ne malum.

Belki insanları sevmek böyle uzaktan uzağa daha kolaydır... Beden varlığımızla oraya gidemesek de içimizde bir dağ başı vardır belki.

Oradan aşağılara baktığımızda yanlış halimizi daha iyi görür, hataları düzeltmek için kendimizde daha anlamlı bir çaba keşfederiz. Neyin yaşanmaya daha değer olduğu ve neyin yorgunluğa değmeyeceğini anlarız... 

Hatta tanrısal hakikatle ve sevgiyle dolu bir yaşam üslubunun ipuçları çıkar karşımıza, niçin olmasın... Belki yazmanın ne anlama geldiğini de böylelikle keşfetmiş oluruz...

Çatı katında sizlere bunları yazarken ve yazma uğraşından vazgeçmişken ben şimdi gerçekten o sevgili dağ evimdeyimdir. Yazmak belki de budur işte. Bir an için çam ağaçlarıyla örtülü o evi görmek, bu sıkıntı ve acı dolu dünyamızda bir anlık bir huzuru yakalama çabasıdır.

Bilmiyorum...

Siz karar verin...

Ben ocakta pişen kahvemi yudumlamaya başladım bile... 

Kucağımda Edgar Alan Poe’ nin öyküleri...

Ve içimde birden müthiş bir yazma tutkusu...

 bülent gariboğlu

10/6/2008

Sessiz Ölüm

 

 

SESSİZ ÖLÜM