« Önceki | Sonraki »

14/6/2009

Hadi Kendini Sanata Ada



Hadi Kendini Sanata Ada


Sanat sanat içindir, diyerek çıktın sen yola. Bu görüş, “halk içindir” alternatifine göre daha asil gelmişti sana. Şimdi kendini adamalısın sanata. Evrensel olmalısın olabildiğince. Bolca okumalı, gezmeli, dinlemelisin senin gibi düşünenleri, şişirmelisin aklını.


Sanat için yaşamalısın, büyük insan olabilmek için. Sanat için soyunmalı, giyinmeli, ağlamalı, sevmeli ve ölmelisin. Hadi şimdi yaz, çiz, boya, yont. Elin değsin tabiata, gözün ve kulakların. Taklit et tabiatı; ama çaktırma. Yeniden yarat her şeyi; sonra da karşısına geç ürettiğinin ve tanrılığını ilan etmeye hazırlan. Önce sen inanmalısın çünkü buna. Ürettiklerine bakan herkes seni ve sanatı yüceltmeli. Ne kadar müthiş bir yaratıcı demeli senin için. Mutlak sanatçıyı da onun sanatını da unutmalı herkes, oyunun kuralı bu.


Hadi aynanın karşısına geç. Jest çalış, mimik geliştir. Uzat bacağını, kolunu bük. Tapınmamak gibi bir alternatifin yok bu hayatta. Uygar sanatçı ol, modern ve evrensel; yani sanata kul ol. Hayatının merkezine sanatı koy. Her adımını sanata göre at, her kararını sanata uygun ver. Bak kendini ne kadar iyi hissedeceksin. Hem kahraman; hem ulaşılmaz, en büyük...                                                                                                                             

 

Kurslar aç; sanat merkezleri; söyleşi, konser ve tiyatro salonları… Yayınevleri kur, modern kütüphaneler… Sanatın bir insanın modernleşmesi için ne kadar önemli olduğunu anlat.   Sanata tapınacak insanlar seni bekliyor; boşluktalar, sana ihtiyaçları var. Farklı ol her zaman, tersine çevir doğal olan ne varsa. Doğaya bakan, onu sıradan bulsun senin yarattığının yanında, sonunda doğayı unutsun. Filmler çevir, kahramanlar yarat,  yaşanamayan hayatlar kurgula. Hayatına bakan küçük görsün yaşadıklarını, senin yaşattıkların yanında. İnsanlar kendini bayağı bulsun senin yanında. Süsle, boya, ışıldat görünenleri. Sonunda sanat rehberi olsun insanların, mürşidi ve tanrısı sonunda.                                                                                                                


Senin sayende olacak tüm bunlar.Hadi kendini sanata ada.                                                         

                                                        emrah ayhan

14/6/2009

Sır

       Sır

 

Sana bir sır vereyim

Sadece düşüncede kalmalı intihar

Aztekli rahipler kadar dingin değilim

Cesaret kınında altın kaplı bir nesne sadece…

 

Gayrı usandım

Yaşamak teyemmüm tadındaysa

Destinde ab kirleniyorsa

Gayrı gitmek elzem..

 

Gitmek.. fakat nereye?

Siyah gözlüklü kadın,

Pelerini kirli adam,

Sokak sesli dilenci,

Fahişe yüzlü şehir…

 

Gitmek fakat;

Beş parasız.

kemikleri sayılan hayatın,

Orta yerine kusarken

Şafak ayinlerinde müntehir telaşlar..

 

Susku…!

payıma düşmesinden korktuğum…

 

Hayır, telaş istemiyorum!

Dingin ve kararlı Aztekli rahipler

Biraz yanılsama,

Biraz sanrı,

Son bir sigara ve kül…

 

Sana bir sır vereyim

Tanrı benden yana…

Nietsche bilmiyor bunu

Camus intiharı eşik kıldı

İntihar gedikli bir uğrak sayıyor ruhumuzu

Ya da dur durak bilmez tonla zırvalık..

 

Sana bir sır vereyim

Şarjı bitiyor yaşamak dediğin her neyse.

Ötenazi hakkını kullan

Meşru olsun, olmasın,

Aklın karnında yaşama…!

 

Ölene dek özleyecek ölüm bizi

İyisi mi közlenmiş bileklerimizden

Islah olmak fütursuzca…

 

Tanrı seni biliyor.

Kimse kendini bize adamayacak

İyisi mi her yıldız için bir gök bulmak…

 

                                hikmet kızıl

14/6/2009

Ölüyorum! Hayatından Daha Coşkulu

Ölüyorum! Hayatından Daha Coşkulu…

 

         Avucuma biriktirdiğim küçük çakıl taşlarını, dalgaları ile suyunu ayakuçlarıma kadar getiren denize atıyordum. Deniz büyük bir iştahla ve birkaç saniye aralıklarla aynı işleme devam ediyordu. Dalgalar geri çekilirken kumun üzerinde beyaz köpüklerini bırakıyorlardı. Köpükler kumların üzerinde kısa bir süre duruyor, yeni bir dalga gelmeden önce, hissettirmeden gözden kayboluyorlardı. Kimi zaman rüzgârın etkisiyle hırçın ve kararlı; kimi zaman sakin ve devinim halinde ama dünya yaratıldığından beri devam eden bir hareketlilik.

         Denize attığım çakıl taşı “lup” diye ses çıkarttı ve birkaç damla sıçratarak dibe yollandı. “Niye denize taş atıyorsun?” diyen bir ses yankılandı içimde. Açıkçası bu konuda bir fikrim yoktu. Atıyordum işte… İnsanoğlu su topluluğu görüvermesin hemen ilk ulaştığı taşı o su ile buluşturmak ister. Nedir bizi bu hareketi yapmaya iten güdü? O an deniz ile toprak, gözüme iki düşman topluluk olarak göründüler. Deniz, toprağı fethetmek için bütün gücüyle saldırıyor, başarılı olamayarak geri dönüyordu. Fakat başarısızlık denizi pes ettirmiyor bıkkınlık göstermeden ve gücünü toplayarak yeniden saldırıyordu. Belki de her saldırı sonucu bir miktar toprak parçasını koparıp aldığı için iştahı kesilmiyordu. Toprak acımasız düşmanına karşı savunmada kalıyor, rakibinin binlerce yıllık saldırısı karşılığı, kendisinden aldığı küçücük parçayı umursamıyordu.

         “İşte bu!” dedim çıkmazdan kurtulmuş edasıyla. Taşı atmamın sebebi bu… Ben saldırgana karşı, kendisini savunanın yanındaydım. Denizin gözüne taşı vuruyordum ki daha fazla toprak parçası çalmasın. Ben yaşamak için toprağa muhtacım. İnsanlar medeniyetlerini kara parçasının üzerinde inşa etmişlerdir. Ayaklarımı üzerinde sağlam hissettiğim kadim dost çekiliverirse tepetaklak olmaz mıydım? Bu düşüncelerin eşliğin elimdeki taşı daha hızlı ve kararlı şekilde denize fırlattım. Yine “lup” sesi ve saniyelik sıçrayan damlalar…

         Yanılıyor olamaz mıydım peki? Belki denizle toprak birbirlerini çılgınca seven iki âşıktı. Deniz, sevgilisinin göğüslerine başını yaslamak için uzanıyordu. Dalgalarıyla toprağın saçlarını okşuyordu. Geri çekilirden kumların üzerinde bıraktığı beyaz köpük deniz papatyalarıydı. Papatyaları özenle sevgilisinin kulağına takıyor, geriye dönüp tekrar tazelerini topluyordu. Toprağın papatyaları kurur kurumaz, dalgalar yenisini getirip yerine bırakıyorlardı.   

         Bu kez içimde kıskançlık fırtınaları kopuverdi. Nasıl olabilirdi bu!.. Deniz benim sevdiğime nasıl, hangi hakla göz koyabilirdi? Toprak alnıma, mürekkebi çıkmayan, solmayan bir kalemle yazılmış yazıydı. Onun sevgisini hiç kimselerle paylaşamayacak kadar cimriydim. Her gün ona dokunmasam, sevgisini hissetmesem, varlığını duyumsamasam benim için hayat bitmiş demekti. Yaratılışımda bile toprağın özü yok muydu? Ben onunla hemhal olmuşum, bir bütün oluşturmuşum. Bu kez dişlerimi öfkeyle sıktım, avucumdaki taşı daha güçlü kavradım ve “lup”… Biraz sonra bir “lup” daha…

         Bir el usulca sağ omzumu kavradı. Başımı çevirdim ve göz göze geldik. Donuk bakışlarla buz gibi seslendi.

    “Öleceksin!”

    “Anlamadım…”

    “Sen öleceksin, deniz ve toprak kalacaklar.”

    “Ne fark eder?” dedim, “Ölünceye kadar seveceğim.”

    “Hıh! Bu bayat sözlerle nereye kadar?”

    “Ölünceye kadar!..”

murat koçak

14/6/2009

V-eR mE-k / Ne Demekse

V-eR mE-k

 

Salonun en beğendiği yerine koyduğu, çok sevdiği mor sümbüllerini; bir akşamüstü ziyaretine gelen, onları çok beğendiğini söyleyen komşusuna vermişti kadın... En sevgi dolu bakışını ise ölüm döşeğindeki babasına… Zar zor biriktirdiği bütün parasını bir paltoya vermişti, paltonun uzun eteklerini de yele..

 

Bir banka oturup uzun uzun baktı denize kadın bütün bunları düşünürken. Dalgaları, vapurları, martıları sevdi bakışlarıyla… Düşündü sonra, yıllarını da vermemiş miydi hep bir aceleye… Yine de gülümsedi, yaşadığı tüm acılara inat, tatlı tatlı tebessümler belirdi yüzünde…

 

Acı ve tatlıyı bir arada görmüştü kadın, sevmişti çünkü... Hem de çok sevmişti; çıkarsız, beklentisiz… Sevgisini, kıymet bilen bilmeyen herkese vermişti… Buydu zaten tüm kavgalarının sebebi, kocasının tek şikâyetiydi bu: Ona özel bir şey verememişti kadın… -Aslında vermişti vermesine de, yetmemişti verdikleri…-

 

“Daha…” diyordu adam, “…başka şeyler olmalı, başkalarına verdiklerini bana vermen anlamsız… Sadece bana olmalı her şey ve hep…”  Hala sıradandı kadın kocası için. Eşi olarak, hayatının merkezinde olmayan bir kenar süsüydü sadece…

 

         Ne yaptı ne ettiyse mutlu edememiş, mutlu olamamıştı kadın. Yaşadığı tüm anıları sele verdi yine… Gözyaşları onu ele verdi… Artık inansın istiyordu sevgisine, sorgusuz sualsiz sevilsin istiyordu. O, akıttı içini denize; deniz davet etti onu kendine… Sonra soyundu tüm düşünceleri, attı kendini denize…

 

Şimdi emindi, inanacaktı adam onun sevgisine… Çünkü bir tek canı kalmıştı vermediği kimseye...

 

polat can


(NE DEMEKSE)


BERABER BAŞLAMŞTIK SÖZE; SENDEN COK KONUŞMUŞTUM. SEN DE BENDEN AZ/EN SON BEŞBİNELLİYEDİNCİ DÜŞÜMDE YİNE TERK ETMİŞTİN BENİ. ŞU UFAK KIZIM BEN, HATIRLASANA, YOKSA HİÇ ELLERİMİ TUTMADIN MI? SAĞ ELİM Mİ KORKTU? BUTUN DULARIMDA AÇIYORUM ELLERİMİ TANRIYA ''KORKMA!''. BUNUN İÇİN BÜTÜN DUALARIM DOKUZ PARMAK...

YASTIĞIMI AĞZIMA ALDIM ÖLESİYE ISIRDIM / KANAYINCAYA KADAR. BİR KOKU VAR ETRAFTA. NE BU ALLAHIM? KİMSESİZLİK Mİ? OYSA NE GÜZEL HAVA... SAÇLARININ KOKUSU/ ...VAR BİLİYORUM. YOK MUYDU YOKSA!

AYAK TABANIM KAŞINIYOR, ÖLÜYOR MUYUM NE?

          VEDA MI?

             VE-ELVEDA '

                      ELİMDE OLMADAN`,

  SENİN ELİNDE OLAN...

elif can

 

 

14/6/2009

İdamını Bekleyen Kuşlar

 

    İdamını Bekleyen Kuşlar

 

    Apansızın gelen ölümdür hayat

    Ölümü hissettiğin kadar

                                      hayattasındır

    Bir soluklanma anı kadar uzun

    Güneşin batışı kadar kısadır

    Kuş uçmaz sılaya uçunca

                                      ebabil hayalin

    Arkadaşı olursun maviye özleminin…

 

    Saçlarını ay ışığıyla ören mahkûmun

    Gurbetinde pıhtılaştığı rüyada

                                             ararsın kendini

    Nedendir hep

    Mühletsiz mahzenlerin intizar geceleri

    Hayatı saklar ya hep hayattan

    Sürgününde içine çekersin ya yağmuru

    Sırılsıklam toprak olursun sonra

    Dağlardan topladığın

                             ömürsüz karlar eriyerek

    Gözyaşlarının serzenişine katılır

    Mültecisi olursun gözlerinin…

 

    Var git mezarını açmaya artık

    Hayatı bırak hayattan

    Güller,

         koklaşmayalı ağlayacaksa da arkandan

    Kuşlara selam ver

                                 son defa

    Tüm müştekîlerden kaçarak

    Teslimiyet limanına

                             demir at ruhundan…

 

    Hayret!

    Ne çok ölümü unutan var

    Gassallar nerede heyhat!

 

                              yunus emre tozal

 

 

"...masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar. İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Tutunacak bir dalımız kalmıyor… Tutunamıyoruz…" 

Tutunamayanlar - oğuz atay

 

Bir Dost:   www.tenkafesi.com

14/6/2009

Vefa


çizim: bahar yalçın

VEFA

 

Bir akşamüstü Çeşme’de yemek sonrası sekiz on kişi oturmuş, denizin ve tuzun hırpaladığı bedenlerimizi hasır kanepelerde dinlendiriyorduk. Hava karardıkça deniz biraz daha hırçınlaşıyor, dalgaların kayalara çarpan sesleri dayanılmaz iyot kokusuyla birlikte oturduğumuz yazlığın önüne kadar geliyordu. Yemekte biz iki gençten başka birkaç tane de yeni emekli olmuş doktor vardı. Zaten yemek de onlardan birisinin emekliliğini kutlamak içindi. Uzunca bir süre futbol konuştuktan sonra biz erkekler kahvelerimizi içmek üzere sandalyelerimizi alarak dışarıdaki buram buram nem ve tazelik kokan çimlerin üstüne çıktık. Yalnız kalan her erkek topluluğu gibi bizim de futbol sonrası sohbet konumuz dönüp dolaşıp kadınlara geldi. Biz gençler daha çok ihtiyarların nostaljik mazilerini merak ediyor, onların aşka dair sözlerini duymak istiyorduk. Arkadaşım Fatih ihtiyarların dili çözülür belki diye atıldı.

—Vallahi şimdiki kızlar çok hercai, sadakat ve vefa kavramlarını hiç duymamışlar gibi

Ben ortam ısınsın diye ekledim

—Sadece kızlar mı? Erkekler nasıl ya, onlar da bu saydıklarından var mı sanıyorsun? En güzel sandığın birliktelik birkaç ay sonra hiçbir şey yaşanmamış gibi saygısızca bitiyor.

İhtiyarlar bizim bu serzenişlerimize bıyık altından gülerek ‘sizin yaşadıklarınıza aşk denmez, olsa olsa güz sonunda görülen pastırma yazı denir’ dediler.

 

Uzun süren esprili kahkahalı muhabbetten sonra gecenin gittikçe artan koyuluğu gibi konunun demi de yoğunlaşmıştı. Bizim seslerimize ve gülüşmelerimize içerideki kadınlar dayanamamış onlar da sözün şehvetine kaptırmışlardı kendilerini. Ortadaki tartışma konusu bir iddia haline gelmişti. Erkekler mi yoksa kadınlar mı daha vefalı idi. Kadınlar ısrarla kadınların, erkeklerse erkeklerin vefalı olduğunu ısrarlı tezlerle ortaya koymaya çalışıyordu.

Yanındaki genç bayanın ellerini sıkı sıkıya tutup yanağına bir öpücük konduran top sakalı beyazlamış adam söze girdi.

—Vallahi azizim, hayat kısa hiçbir şeyi bekletmeye değmez. Mutlulukla vefa birbirlerine zıt kavramlardır.

Bu üniversiteden Profesör Turgay beydi. Altı ay önce bir trafik kazasında kaybetmişti karısını, kırk günde tüketmişti acı tatlı ne varsa anısını. Adamın bu rahat oturuşunu ve tarzını gören yan yazlıktan mühendis Süheyla Hanım kinayeli bir şekilde karşılık verdi.

—Öyle demeyin Turgay Bey, mutluluğunuz bizi kıskandırıyor. Kim bilir bu ana dek ne kadar sabrettiniz?

Ortamın gerilen havasını birazcık olsun gevşetmek için, ortama en uzak duran ve sessizce kenarda sürekli nargilesini fokurdatan eski sağlık müdürü Süleyman beye seslendim. Süleyman Bey içimizdeki en yaşlı kişiydi. Yaklaşık yetmişlerinde olan adam bu ana kadar hiç evlenmemişti. Anlatılanlara göre gençliğinde bir hayli çapkın birisiydi. Ama nedense şahitlik eden kimse de yoktu. Onunla ilgili cümleler ‘ben görmedim ama rivayet edilir ki…’ şeklinde olmuştur hep. Biraz da karizmatik görünümü buna bile bağlanabilir aslında..

—Süleyman amca siz vefa konusunda ne diyeceksiniz. Sizce kadınlar mı yoksa erkekler mi daha vefalı?

İhtiyar adam ondan hiç beklenmeyecek bir şekilde derin bir iç çekip başını denizden tarafa çevirerek konuşmaya başladı.

—Ben size vefanın ve sabrın nasıl bir şey olduğunu anlatayım. Yaklaşık üç yıl kadar önceydi. Malum yaşlanıyoruz, ölüm her an kapımızı çalabilir. Hem baba yadigârı toprakları son bir kez göreyim, hem de kendime annemin yanı başında bir mezar yeri bakayım istemiştim. Bunun için yıllardır gitmediğim köyüme gitmiştim. İşlerimi tamamlayıp tam köyden ayrılacakken benim doktor olduğumu bilen köyün orta yaşlı erkeklerinden biri yanıma ‘Doktor bey; ölmek üzere olan bir hastamız var bir bakar mısınız?’ diye koşarak geldi. Yolda öğrendiğim kadarıyla altmışlı yaşlardaki kimi kimsesi olmayan bu kadının güldüğünü hiç kimse görmemiş ve son iki aydır da yatalak vaziyette kimseyle konuşmaz bir haldeymiş. Evine yaklaştıkça hatırladım. Bu ev bizim sürülerin çobanlığını yapan Mahmut efendinin ailesiyle birlikte kaldığı tek göz evdi. İçeri girdiğimde ruhunu teslim etmek üzere olan bir kadını etrafında insanları son görevlerini yapıp helalliklerini almak için bekler bir halde gördüm. Gözleri kapalı acılı bir yüz ifadesiyle sadece nefes alıp veren hastaya yaklaşıp yavaşça ‘nasılsınız?’ diye seslenip arabadan getirdiğim ağrı kesiciyi yaptım. O nekahet halindeki kadın son bir can havliyle atılıp yüzünde ışıklar saçan bir gülümsemeyle ‘şimdi daha iyiyim’ diyerek son nefesini verdi. Orada bulunan herkes büyük bir heyecanla çığlıklar atarak sevindiler.

—Doktor bey Allah sizden razı olsun nasıl bir ilaç yaptınız bilmiyoruz ama kadıncağızı ilk defa gülümserken gördük. Sağlığında hiç gün yüzü görmeyen zavallı en azından öbür tarafa gülerek gitti. Hem de ne gülümseme bir ömür boyunca bu anı unutmayız. Dediler.

 

Sonra bütün ahali toplanıp kadıncağızın cenaze namazını kılıp köy mezarlığına götürdük. Kadıncağızın bu durumunu görüp herhalde bana daha ölüm yok diyerek annemin yanında kendim için ayırdığım mezara mevtayı defnettik.

 

Hikâyeyi can kulağıyla dinleyen Turgay beyin yanındaki genç hanımefendi heyecanla atıldı.

—Nasıl büyük bir vefa örneği Süleyman Bey, kim kendisi için ayırdığı bir mezar yerini bir çobanın kimsesiz kızına verir? Beni vefa örneğiniz çok duygulandırdı doğrusu.

Sonra ellerini sıkı sıkıya tutan Turgay beye dönerek

—Aşkım sen olsan bana mezar yerini verir miydin?

Turgay bey soruya cevap vermeden geçiştirdi.

—Azizim şu kadına son nefesinde gülmesini sağlayacak hangi iğneyi yaptınız söyler misiniz? Biz de bilelim de hastalarımız ölürken en azından gülerek gitsinler öbür tarafa.

Herkes bu söz üzerine sessizliklerini bozup karanlığı yaran kahkahalar attılar. Sonra Süheyla Hanım büyük bir merakla sordu.

—Benim anlamadığım hadi kadın çirkindir alan olmaz, bekâr kalır peki neden ömrünce hiç gülmemiş? Kesin bir aşk hikâyesi vardır geride.

Süleyman Bey yüzündeki ağır ifade hiç bozulmadan gülüşmelerin sonunda yutkunarak devam etti.

—Kadıncağız daha çocuk yaşta iken köyün delikanlılarından birine gönlünü kaptırmış. Hem delikanlı kızın hem de kız delikanlının ilk aşklarıymış. Birbirlerine bir başkasıyla evlenmemek üzere söz vermişler. Üstelik kadın gençliğinde köyün en güzel kızı olmasına rağmen kendisine yapılan bütün evlilik tekliflerini reddedip büyük bir yalnızlığa gömülmüş. Fukara bir şekilde tek göz odasında kendisine söz verdiği genci ilk günkü aşk ve heyecanıyla beklemiş. ‘O’nun yüzünü görmeden hiç kimse beni güldüremez’ demiş. Kadıncağızın ruhunu teslim etmesinden sonra bütün bu olayları oradaki insanlar anlattı bana. Alın işte size vefa örneği.

Şüpheci arkadaşım Fatih bir dedektif edasıyla sordu,

 

—Peki, kadını bunca süredir bekletenin kim olduğunu söylediler mi size?

—Hayır söylemediler. Zaten O da kimseyle paylaşmamış bu sırrını ve kendisiyle birlikte götürmüş öbür tarafa

O kahkahalarla başlayan geceye büyük bir sükût çökmüş, sadece denizin kayaları döven dalgaları duyuluyordu. Herkes yerinden yavaşça ‘helal olsun kadına nasıl bir sabır ve vefa örneği’ diye söylenerek doğruldu. Ben ise hala hikâyenin burada bitmediğini düşünüyordum. Usulca Süleyman amcanın yanına sokuldum. Bulutlanan gözlerine bakarak fısıldadım.

—O sizdiniz değil mi?

İhtiyar adam gözlerinden dökülen yaşları gizlemeye çalışarak mırıldandı.

—İnşallah beni affeder…                        

ahmet uysal

14/6/2009

LM

‘‘...Gerçeklikle her türlü ilişkimizde sürekli olarak yanlışlıklar yaptıktan sonra, yalnızca sevgi konusunda en doğru tutumu bulmak zorunda olduğumuzu sanmak yersiz değil midir? Gerçek bir nesneye düşsel nitelikler yansıtmak çok rastlanan bir olgudur...''

ORTEGA Y.GASSET

 

               LM

 

Sessizce çekiliyorum işte kıyılarından

Ve sensizce çekiliyorum hayatımdan

Güzel zehir: Sen… Güzel mezar: Sin…

Güzel: SenSin… Leyla… Sen… Sin…

Efsunsuz kelime mi var “dil”den çıkan

Cana yakın değilsin; canın kendisisin

Ah çıkma içimden ki canım çıkmasın

 

Ben yoksunum; sen yoksun

Elem gelsin beni bulsun

Solmuş papatyalar ve mor çiçekler

Günah nedir bilmeyen o günahkâr melekler

Hep sabahı bekler ki her şey unutulsun

Mavi ışıklarla yıkanmış bir akşamda

Tacı tahtı alınca ayaklar altına;

Ayağının toprağı, tacıdır bu akılsız başın

Ah çıkma aklımdan ki aklım çıkmasın

 

— Bazen neyimiz olduğunu bilemediklerimiz

Oluverir ya bir anda her şeyimiz

Ama her şeyimiz sandıklarımızın artık

                                                 neyimiz

Olduğunu da bilemeyebiliriz,

Dedi mecnun şair...

 

Güldü lila makyajlı leylak kadın:

— Her şey benim ve her şey bana dair…

Diğerleri kim olursa olsun

Olsa olsa “ve” olur

Veya “sair”...

 

Mecnun sustu,

“Bir bilsen bana ne olduğunu...”

Dedi içinden

Fonda uzak bir şarkı çalıyordu:

“Bir peri masalına aşığım

Canımı yakmasına rağmen...”

 

metah çakko

 

“...yalnızlık; kimilerine göre hasta kişinin kaçışıdır, kimilerine göre de hasta kişilerden kaçıştır.”

“Bilmediğine varmak için bilgisizliğin yolundan geçmeli, sahip olmadığın şeye sahip olmak için sahip olmama yolunu seçmelisin...

Nietzsche

14/6/2009

Beş Kala

beş kala...

 

sana beş kala uyandım rüyamdan.

bi’ kaç dakikanın sözü mü olurdu… oldu işte.

beş kala tükendi sözlerim.

 

gözlerimi açtığımda çalmamıştı daha saatim.

henüz olması gerektiği yerde değildi yelkovan

geç kalmıştı, yetişememişti…

 

olsun…

 

beş kala ovaladım gözlerimi…

beş vardı, boşluğa düşmeden önce…

tutundum… hala beş var…

ama ben uyumuyorum artık…

zamanında uyanacak olsam da belki,

uyumuyorum..

 

göz kapaklarım ağırlaşıyor her adımda

kanlanmış bakışlarım bulanıyor loş ışıkta..

sokak lambasının altında bi’ kedi

belki de benim gibi..

 

ve uzaklaşırken yanımdan

yitiriyorum zaman kavramımı.

akıyor boşlukta her beden,akıyor bakışlar, tebessümler..

benim hala umudum var..

belki son beş dakika,belki son şansım..

ve kapatıyorum gözlerimi

kurulu saatim biraz sonrasına..

ve biraz sonra uyandığımda,

buluşacak akreple yelkovan..

ilk şansımı kaçırmıştım,

bari diğerini yakalıyım

kapa hadi gözlerini..

esra cankurt

 

aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:

FATİH- İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar K.evleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak., Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi

SİVAS- erguvan sahaf

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

14/6/2009

Felaket Cümleleri / aykırı HABERLER

FELAKET CÜMLELERİ

 

Hayat denen şu keşmekeşte bütün köprüler tek tek üstümüzden geçti. Ve biz nehir olmakla övünüyorduk. Irz namus tarumar oldu. Bulandık çalkalandık. Aktık geçtik. Bu da bizim marifetimizdi. Görmezden gelmek değil. Her şeye rağmen akmaktı. Aktık geçtik.

 

Yüzlerce paraşütlü atladı üstümüze. Biz şehir olmakla övünüyorduk.  Nasıl hüzün dolu süzülüyorlardı üstümüze. Kayaların en tepesindeydik. Surlarımız kaviydi. Suyumuz ve erzakımız vardı ama zaman o zaman değildi. Kaçırdığımız bir bin yıl kadar bizi mahzun eyledi. Üstümüze atladılar ve nazlı nazlı sırayla bindiler üstümüze. Ateş etmedik bile. Surun içinde olan bizden sayılırdı. Serde şairlik vardı ve bu kadar bir fethi sadece sigara içerek karşıladık. Keyifli ama acı.

 

İçimizde anahtar çevirdiler. İşkence değildi. Dişler tutuyordu. Her sevgiliye böyle açıldık. İçimizin çentiklerine saygı duyduk. Kilit olmanın kaderi buydu. Doğru anahtara açılmak. Masaya dökülen çayı silmek gibi doğaldı. Pis olmak istemiyordu. Sır dolu olmak kirletiyordu bizi. Sildik geçtik. Sırı bildik geçtik.

 

Çaktılar bize. Çivi gibi giren de çakılan da bizdik. Beraber duvarları yendik. Hep aynı yerde kalmanın acısıyla … duvara sert resimlere merhametliydik. Uluorta duruyorduk . resimler astılar bize . en güzel günlerden kalma resimler. Ama asılanlar gibi bir yerden sonra onları soluksuz bıraktık. Hala gülümsüyorlardı. Ama gümüşten bir ölüm çoktan sırıtıyordu resimlerde. Öldük geçtik

 

Sapladılar…  iğneleri şifa saydık. Aşı gibiydi. Her aşk daha bir aşka hazırlıyordu bizi. Ama hiçbirine ölmedik. Altı üstü aşıydı. Asıl hastalık hangisiydi. Hiç yaşamadık hiç bilmedik.

 

Soktular… gecenin en güzel rüyasından uyandık… ama uyandığımızda ortada yoktular. En sivrisinden ve sinsisinden sinekler. “ kan emici prensesler  “ kaşıdık yara ettik. Ve duvarın en olmadık yerinde yakaladığımızda onları bir şamarla boyadık duvarı kanımıza. Olanca genetiğimiz duvarda. Sinek de olsa ölümü bizi rahatlattı. İntikam alınmıştı. İntikam çünkü es geçilmeyecek kadar güzeldi.

 

Köküne sığdırdılar. Toprağa can atıyorduk yaşamak için. Ekildik miydi dikildik miydi… yoksa…  bir hırs yayıldık daha derine. Su arıyorduk.  Yoktu. Kendimize ağladık. Bununla beslendik bir ömür. Ve yaşamak için triçkadan acılar uydurduk kendimizce nitekim yalnızdık.

 

Fena kaynadılar çok fena. Yaralar ve acılar içindeydik. Yaşamak inada binmişti. Bize yaşamak bildirilmişti. Kabukları kaldırınca kızıldık. Sıcak ve taze. Dörtnala kanıyorduk ve kan gibi akıp gitmeyi yaşamak sanıyorduk. Değilmiş. Tek seçim..

 

Kaşınıyorduk. Hiçbir gövde yetmiyordu bize. Brezilya dizleri gibi biri diğerini yaşamayı emrediyordu. Bir ömür sürdü. Hiçbirinde bitmedik. Ama hiçbirine yetmedik de. Hep bir sonrasına taştık. Haftalarca aylarca sürdük. Bir ömür sürdük. Ama biz en ömürsüzdük. Diğer bir dizide unutulduk. Öylesine bir anı kaldık geride. Anıydık . anıldı mıydık?.  Kulaklarımız hep intiharla çınladı. Ama edemedik. Yaşamakla emredildik en başta hayatla resmedildik. Kımıldayamadık. Kaldık.

 

tarkan başer

aykırı HABERLER

 

7 Aralık Üniversitesi'nde Şair Tarkan Başer'le Söyleşi

 

 

“Kilis 7 Aralık Üniversitesi Birinci Bahar Şenlikleri kapsamında yazar Tarkan Başer ile söyleşi düzenlendi.

Fen Edebiyat Fakültesi konferans salonunda yazar Tarkan Başer'in duygu yüklü söyleşide ağlamaklı gözlerle okuduğu eski ve yeni şiirleri, söyleşiye katılan öğrencileri ve genç katılımcıları aşk konusundaki düşüncelerin defalarca irdelenmesine, zihinlerde gelgitlerin yaşanmasına neden oldu.

Söyleşi sırasında özel yaşamını da okuyucularıyla açıkça paylaşan Tarkan Başer şiirlerindeki samimiyet kadar güncel yaşamdaki açık yürekliliği ile de tam puan aldı.”

alıntı: http://www.tarihsuuru.com/sdrd/haberdetay.asp?ID=135

Söyleşinin tamamını yukarıdaki bağ adresindeki videodan izleyebilirsiniz.

ayrıca bu ay içerisinde:

 

* “aykırı edebiyat”ın bütün yazar ve şairleri için aynı üniversitede yine bir söyleşi düzenlenecektir.

* Konya-Ereğli Gazeteciler Cemiyeti de “aykırı edebiyat”ı geniş katılımlı bir söyleşiye davet etmiştir.

* Her iki söyleşinin de tarihi kesinleşmemiş olduğundan ayrıntıları sitemizden takip edebilirsiniz. Ayrıca iki ay süre ile dergimiz çıkmayacaktır.

 

“aykırı edebiyat” yazar ve şairlerinin

“VE EDEBİYAT YAYINLARI”ndan çıkan kitapları:

 

* Tarkan BAŞER- Bir Melek Neresinden Öpülür? (Şiir)

* Ahmet KOÇAK-

Küskün (Anlatı), Leyla ve Mecnun (Şiirsel Çeviri)

* Emrah AYHAN-     Körebe (Şiir)

* Ahmet UYSAL-      Hevâ (Şiir)

* Murat KOÇAK-     Belkıs’ın Tahtı (Roman)

* Kolektif-     Aykırı Edebiyat 1-28 (Belgesel)

Yayın Yönetmeni: M. Ahmet ÖZYAPICI

 

Kitapları www.kitapyurdu.com, www.idefix.com, www.kitapadresi.com da bulabilirsiniz.

14/6/2009

Leyla ve Mecnun


Leyla ve Mecnun (Ve Edebiyat Yayınları, Haziran–2009)

 

AHMET KOÇAK’IN GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE MANZUM ÇEVİRİSİYLE LEYLA ve MECNUN ÇIKTI!


“Önsöz”den: Fuzûlî’nin “Leylâ ve Mecnûn” adlı eseri, farklı isimler tarafından nesir biçiminde birçok kere günümüze kazandırılmışsa da şiirsel olma özelliği bakımından elinizdeki kitap diğerlerinden farklı sayılabilir.


Bu kitapta şiirsel çeviri yapılırken sözcük anlamları göz ardı edilmemiş, başka bir deyişle uyak için anlamdan vazgeçilmemiştir. Ayrıca, eserdeki kelime oyunlarına ve sanatlı sözlere bağlı kalınmaya çalışılmıştır. Bütün bunlar yapılırken beyitlerin ölçülü olması da sağlanmış, böylece şiirin anlamının korunmasında gösterilen özen, söyleyiş güzelliğinin yansıtılmasında da gözetilmiştir.


Bu çabalara bir de günümüz Türkçesine ait sözcüklerin seçilme gayreti eklenince, 3098 beyitlik (6196 dizelik) eser bir anlamda yeniden yazılmış bile sayılabilir.


İçerikte geçen kimi konular ve kişilerle ilgili geniş açıklamaların bulunduğu 245 maddelik dipnotuyla da bu kitap, şimdiye kadar bu eser hakkında yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biridir denebilir.

                                                   

                                                                         m.ahmet


aykIRI EDEBIYAT   13 haziran’2009 SAYI:56

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

metah çakko, emrah ayhan, m.ahmet,

tarkan başer, murat koçak, ahmet uysal,

hikmet kızıl, yunus emre tozal,

polat can, elif can, esra cankurt

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com   metahcakko@hotmail.com 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.