Yoksunum
Yoksunum…
Sen yoksun…
Edilen bütün yeminlerden, verilen tüm sözlerden vazgeçiren; kırgın bir küçük kız gibi bakan ve masumiyetiyle yakan, yemyeşil bir deniz gibi içime akan, buğulu yeşil üzüm gözlerin de yok…
Sen yoksun…
Uçsuz bucaksız kırlarda, dağların doruklarında açan; ılık bahar rüzgârlarıyla yaprak yaprak uçan ve baş döndürücü kokular saçan, savrulan sarı çiçekten saçların da yok…
Sen yoksun…
Ne kadar içilse de kandırmayan ama her seferinde bir serap gibi kandıran ve sakin hafta sonu sabahlarını andıran; durgun, dingin bir göl gibi ellerin de yok…
Sen yoksun…
Yürümeye yeni başlayan çocuk ayakları ve onun ilk oyuncakları gibi, cıvıl cıvıl parklardaki hiç durmayan salıncakları gibi neşeli; çırpınan kuş gülüşlerin de yok…
Sen yoksun…
Kar kaplamış sokaklardan, buz tutmuş saçaklardan sonra gelinen bir evde yanan ocaklardan yayılan ısıyla; bir anda kışı bile ısıtan, sıcacık kıvılcımlı bakışların da yok…
Sen yoksun…
Tropikal bahçelerde meyveler ezilir gibi, egzotik ülkelerin baharat pazarları gezilir gibi, Uzak Doğunun tüm gizemleri birden bire sezilir gibi sarhoşluk veren, tütsüden kokun da yok…
Sen yoksun…
Güzel bir müzik eşliğinde, açık bir pencereden dışarı bakmak; hafif bir rüzgârla sallanan ağaçtaki mor bir kelebeğin kanadında mavi göklere havalanmak, beyaz bulutlara ve ardından sonsuzluğa ulaşmak gibi duyulan, “Bilmiyorum” diyen huzur dolu sesin de yok…
Sen yoksun…
İçimde o kadar çoksun ama sen yoksun…
Ben de yokum…
metah çakko
11.10.2009