YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki |

23/11/2009

Yoksunum

Yoksunum…

 

Sen yoksun…

Edilen bütün yeminlerden, verilen tüm sözlerden vazgeçiren; kırgın bir küçük kız gibi bakan ve masumiyetiyle yakan, yemyeşil bir deniz gibi içime akan, buğulu yeşil üzüm gözlerin de yok…

 

Sen yoksun…

Uçsuz bucaksız kırlarda, dağların doruklarında açan; ılık bahar rüzgârlarıyla yaprak yaprak uçan ve baş döndürücü kokular saçan, savrulan sarı çiçekten saçların da yok…

 

Sen yoksun…

Ne kadar içilse de kandırmayan ama her seferinde bir serap gibi kandıran ve sakin hafta sonu sabahlarını andıran; durgun, dingin bir göl gibi ellerin de yok…

 

Sen yoksun…

Yürümeye yeni başlayan çocuk ayakları ve onun ilk oyuncakları gibi, cıvıl cıvıl parklardaki hiç durmayan salıncakları gibi neşeli; çırpınan kuş gülüşlerin de yok…

 

Sen yoksun…

Kar kaplamış sokaklardan, buz tutmuş saçaklardan sonra gelinen bir evde yanan ocaklardan yayılan ısıyla; bir anda kışı bile ısıtan, sıcacık kıvılcımlı bakışların da yok…

 

Sen yoksun…

Tropikal bahçelerde meyveler ezilir gibi, egzotik ülkelerin baharat pazarları gezilir gibi, Uzak Doğunun tüm gizemleri birden bire sezilir gibi sarhoşluk veren, tütsüden kokun da yok…

 

Sen yoksun…

Güzel bir müzik eşliğinde, açık bir pencereden dışarı bakmak; hafif bir rüzgârla sallanan ağaçtaki mor bir kelebeğin kanadında mavi göklere havalanmak, beyaz bulutlara ve ardından sonsuzluğa ulaşmak gibi duyulan, “Bilmiyorum” diyen huzur dolu sesin de yok…

 

Sen yoksun…

İçimde o kadar çoksun ama sen yoksun…

 

Ben de yokum…  

metah çakko

11.10.2009

15/10/2009

Yasak

YASAK

Ansızın alınmış bir kararla, huzurlu bir suskunluk ve sokulgan bir uykusuzlukla yaptığımız bir gece yolculuğundan sonra hiç tanımadığımız ve tanınmadığımız bir şehrin istasyonuna, sabaha karşı ayak bassak seninle...

 

Bilinmez bir şehrin yeni uyanan sokaklarında dolaşırken elele, üşüsek ürpersek sabahın serinliğinde… Okula giden çocukları ve uykusu gözlerinden akan, işe giden babaları ve onları uğurlayan anaları izlesek sessizce…

 

Uyduruk bir kahvaltı salonunun veya üçüncü sınıf bir çorbacının açılmasını beklesek parktaki bir bankta öylece… Başka zaman olsa asla yemeyeceğimiz, belki de dünyanın en kötü yiyecekleriyle karnımızı doyururken; birbirimizin gözlerinin içindeki sevinci görmekten başka hiçbir şey umurumuzda olmasa…

 

Sonra taşrada ne kadar temiz olabilirse o kadar temiz olan, bizden başka müşterisi olmayan, sahibinin bizi şüpheyle karışık bir memnuniyetle karşıladığı evden bozma bir otele gidip derin ve deliksiz bir uyku çeksek…Ve belki de uzun zamandır ilk defa gerçekten dinlensek…

 

Uyanınca gülümsesek gözlerimizle birbirimize ve çıkıp şehrin tek caddesine insek ikindi üstü… Gezsek zaten az olan bütün vitrinleri, saatler sonra akşam olup hava karardığında yine dönsek otele bırakmak için elimizdekileri… Sen aldıklarını tek tek bana giyip denesen yeniden…Ben seni izlesem harika bir film izliyor gibi…

 

Gece bir yerlere gitsek… Kafamızı dinleyeceğimiz bir yerlere veya kafamızı dağıtacağımız bir yerlere… Güzel bir müzik çalsa, bizi alsa götürse… Her neredeysek bir şeyler anlatsak, birazcık içsek, bir şeylere gülsek, eğlensek…

 

Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde sahile insek ayışığında ara sokaklardan... Çöpleri karıştıran birkaç şarapçıdan ve sokak kedilerinden başka kimsecikler olmasa… Yanında ben varım diye sen hiç korkmasan, iki kolunla ve daha bir sokulsan güvenle koluma…

 

Denize ulaşsak oradan, gece karanlığında yosun ve tuz kokusuna… Otursak kıyıdaki kayalara, hiç konuşmasak… Bulutlar dağılıp Ay doğsa arkasından… Kocaman yuvarlak bir ayna gibi aydınlatsa her yanı…Şaşırsak…

 

Hiçbir şey düşünmeden dalgaların hışırtısını dinlesek… Işığın, Ay ışığının sularla oynaşmasını seyretsek sessizce; kayaların içine giren suların çıkardığı sesleri duysak sadece... Belki uzaktan, çok uzaktan geçen bir geminin hüzünlü yalnızlığındaki sarı ışıklarını görebilsek... Karanlık sularda ağır ağır ilerlerken öylesine belirsizliğe....

 

Sonra her şey dağılsa; yıldızlar dökülse yere, denizler yükselse göğe ve sesler kesilse birdenbire… Yalnız ikimiz kalsak, evren yok olsa… Sarılsak… Ve iyice… Ve sadece… Ve birbirimize…

 

Sonra birbirimizde kaybolsak; kimseler bizi bulamasa…

Sabah olmasa…

Uyanmasak…

 

metah cakko

11/9/2009

AN/LA

AN/LA

Anladım ki geceyle gündüzün, heceyle sözün de bir beraberliği varmış. Biri gözde, diğeri özde duyumsanırmış. Fakat beraberliği olan her şeyin birliğinden söz edilemezmiş. Siyahla beyaz, yazıyla ses; yazı-tura kadar yakınken birbirlerine bir o kadar da ayrıymış.

Anladım ki elinde olmadan da el olabiliyormuş insan, nasıl ki yakını olmadan da yakın olabiliyorsa… Fakat mutluluk aradığını bulmaksa, acaba aramadan bulunanlar nedir o zaman; acı mı? Yoksa mutluluk da aramadan bulmak mıdır yanı başında?

Anladım ki ağlamak ya da gülmek için dışa yansıması değilmiş. Dışın içe zorlaması olabilirmiş ancak. Sevinçten ağlayanlar ve sinirleri bozulunca gülenler de varmış. Fakat ağlamamak için gülmek de ayrı bir korunakmış kimilerine…

Anladım ki geçmişte kalanlarla, geç kalanlar çok da farklı değillermiş. Aralarında unutulması sadece biraz zaman alan amansız bir benzerlik varmış. Fakat bir tek kalanlar anlarmış ancak, aralarındaki o azıcık farkı… Bir de zamana dayananlar…

Anladım ki sevdiğinle istediğin bambaşka şeyler olabiliyormuş. Severek istediğin veya isteyerek sevdiğin aynı olmayabiliyormuş. Sana ikisi de ayna olabiliyormuş diğer insanlar arasında… Fakat bir seçim sırasında küçücük bir ihtiyacın, ikisini de yok sayabiliyormuş.

Anladım ki sessizliğim isteksizlik, sabrım kararsızlık sanılmış. Sensizliğim de arsızlık… Fakat hırsızlık senin olmayanı almaksa, kalbim zaten seninmiş... Sen onu çaldın diye hırsız sayılmazmışsın.

Anladım ki kuşların uçuşunda suç unsuru bulanlar, bu buluşlarının çok uçuk kaçık olduğunu duymazdan gelirlermiş. Umursamazlık batağında at sürmeye çalışarak atağa kalkmaya çalışmalarına da alışılırmış. Fakat ucu açık bir saçmalıkla umutlu çocukların ufuklarını karartmaları dayanılır gibi değilmiş.

Anladım ki yanılmaz olduklarını sananlar ancak ve ancak dayanılmaz ve anılmaz olacaklarmış. Mevsimler ve resimler kalacakmış geride, ötede beride unutulmuş isimler… Fakat filmler gibi değilmiş hayat; bir tanıtımı olmadığı gibi, “SON”dan sonra kayan yazılar da yokmuş.

Anladım ki anlamak da ancak anlatana, anlatıma bağlıymış. Sen çok güzel anlatmışsın ki anlamışım. Fakat ben anlatamamışım.

Anladım ki anlamamışsın!

     25.08.2009
metah çakko

14/6/2009

LM

‘‘...Gerçeklikle her türlü ilişkimizde sürekli olarak yanlışlıklar yaptıktan sonra, yalnızca sevgi konusunda en doğru tutumu bulmak zorunda olduğumuzu sanmak yersiz değil midir? Gerçek bir nesneye düşsel nitelikler yansıtmak çok rastlanan bir olgudur...''

ORTEGA Y.GASSET

 

               LM

 

Sessizce çekiliyorum işte kıyılarından

Ve sensizce çekiliyorum hayatımdan

Güzel zehir: Sen… Güzel mezar: Sin…

Güzel: SenSin… Leyla… Sen… Sin…

Efsunsuz kelime mi var “dil”den çıkan

Cana yakın değilsin; canın kendisisin

Ah çıkma içimden ki canım çıkmasın

 

Ben yoksunum; sen yoksun

Elem gelsin beni bulsun

Solmuş papatyalar ve mor çiçekler

Günah nedir bilmeyen o günahkâr melekler

Hep sabahı bekler ki her şey unutulsun

Mavi ışıklarla yıkanmış bir akşamda

Tacı tahtı alınca ayaklar altına;

Ayağının toprağı, tacıdır bu akılsız başın

Ah çıkma aklımdan ki aklım çıkmasın

 

— Bazen neyimiz olduğunu bilemediklerimiz

Oluverir ya bir anda her şeyimiz

Ama her şeyimiz sandıklarımızın artık

                                                 neyimiz

Olduğunu da bilemeyebiliriz,

Dedi mecnun şair...

 

Güldü lila makyajlı leylak kadın:

— Her şey benim ve her şey bana dair…

Diğerleri kim olursa olsun

Olsa olsa “ve” olur

Veya “sair”...

 

Mecnun sustu,

“Bir bilsen bana ne olduğunu...”

Dedi içinden

Fonda uzak bir şarkı çalıyordu:

“Bir peri masalına aşığım

Canımı yakmasına rağmen...”

 

metah çakko

 

“...yalnızlık; kimilerine göre hasta kişinin kaçışıdır, kimilerine göre de hasta kişilerden kaçıştır.”

“Bilmediğine varmak için bilgisizliğin yolundan geçmeli, sahip olmadığın şeye sahip olmak için sahip olmama yolunu seçmelisin...

Nietzsche

10/5/2009

Belkıs'ın Tahtı


BELKIS’IN TAHTI (Ve Edebiyat Yayınları / Mayıs–2009)

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın

Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın bellisin”

Sezai Karakoç

Kıssadan hisse de çıkar, sanat eseri de…

Sanatçı, hayallerinde yolculuğa başlayınca Yemen’e; Belkıs, kadim zamanlardan çıkar, bir öykü kahramanından öte rol üstlenir zihinlerimizde.

Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” isimli şiirini okuyan herkese, gerçeklikten kaçış için, gerçeği gizlemek için bir görüntüdür Belkıs. Bu suretin ardına gizlenir gizli sevenler, sevmekten ürkenler…

Bazen yaraların sargıları açılamaz. Bazıları yaralarının temizliğini yitirmesinden korkarlar, bazılarını ise yaralarının görülmesi ürkütmek için yeterlidir. İşte bu ürkek zamanlarda imdada koşar Belkıs…

Murat Koçak Süleyman Peygamber’in bilgeliğini anlatmak için tekrar kuruyor Belkıs’ın tahtını. O tahtın etrafındaki mücevherleri kutsal kitapların bilgileriyle işleyip bir roman tadında okuyucu ile buluşturuyor.

Ancak bunu yaparken alışılmış kalıpların dışına çıkarak farklı ve belki de yepyeni bir bakış açısı sunuyor bizlere: “Kuşlar söyledi” deyiminin nereden geldiğine de ışık tutacak olan ve belki de tarihin ilk haber alma örgütünü kuran Süleyman Peygamber’in “kuşlar”dan haber almasını; rüzgâra hükmetmesini; Belkıs’ın “taht”ını göz açıp kapayıncaya kadar getirtmesini ve daha birçok olayı; bize bambaşka bakış açılarından göstererek bir anlamda ayağımızı yere bastırıyor.

Murat Koçak, kıssadan “sanat eseri” çıkarıyor, “hisse”ye ulaşmak ise bizlere düşüyor…

metah çakko

AHMET KOÇAK’IN, GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE MANZUM ÇEVİRİSİYLE LEYLA ve MECNUN… ÇOK YAKINDA…


11/4/2009

Kargasın Tilkinin Övgülerine

kargasın tilkinin övgülerine

 

asla gelme seninle her şeyim tamam

varlığın yokluğumu hiç yüceltmiyor

o kadar açık ki inan anlatamam

senliyken de bu yalnızlığım bitmiyor

               
umutlarını cami önünde bırakırsan

belki kabus olup gelirler uykularına

yatağında buz gibi büzüşürsün

sabaha kadar çırçıplak üşürsün

asla gelme seninle her şeyim tamam

ne yapsam da kar etmez kuşkularına

o kadar açık ki inan anlatamam

                       
korkularımla yalnız kalmaya hazırsan

alışır yalnızlığım da korkularına

ne keder artık, ne kaygı, ne gam

ağladığın ne varsa hepsine gülüşürsün

hüznüne, hüsnüne, bilgilerine, görgülerine

ayıplanan ne varsa zamanla başa gelir

layık görmezsin en zehir sövgülerine

asla gelme seninle her şeyim tamam

içimdeki denizler gizli gizli yükselir

o kadar açık ki inan anlatamam

               
yılların yıkıldıkça gülerek alışırsan

yaşlı kadınların örnek örgülerine

ki onlar acının ilmekleridir solmaz

bildiklerini unutan, bilmediğini de bilir

bilmediğini bilmeyenden bilge olmaz

bir kargasın hep tilkinin övgülerine

dibi delik testiler bir türlü dolmaz

başlanırken en baştan hepsi bitti denilir

       

asla gelme seninle her şeyim tamam

varlığın yokluğumu hiç yüceltmiyor

o kadar açık ki inan anlatamam

sensizken de bu yalnızlığım yetmiyor

 

metah çakko

9/2/2009

Yoldaki Yolcunun Ney Üfleyişi

(Ve Edebiyat Yayınları / Hevâ-Ahmet UYSAL)


Yoldaki Yolcunun Ney Üfleyişi

 

Bir şiir kitabı, dünyevî “Hevâ”larla dolu bireyin insan olma sürecini aşama aşama ancak bu kadar yansıtabilir:

 

Her şey çok güzeldir ilk başlarda… Anamızın dizinin dibinde, babamızın gözünün önünde korunaklı bir hayatı yaşarız gerçekleri bilmeden. Hayatın kendisi başlı başına bir oyun geldiği için bize, var olanlar oyuncakmış gibi gelir küçük beynimizde… O an için doyurucu hoş “Nevâ”larla dolar özümüz ama asla doymaz gözümüz!

 

Sonra büyürüz veya biz öyle zannederiz. Büyümüştür elbette ellerimiz, büyümüştür gözlerimiz. Hep büyük şeyler istemeye başlarız. Büyük istedikçe küçülenin öz yüreğimiz olduğunu düşünemeyiz çok zaman. Allah’tan yana yakıla dilediğimiz sonunda “Revâ”mız olur; Leyla diye sarılırız, acılardan soruluruz.

 

Ve yoruluruz. Dostları anımsarız çoktan unuttuğumuz. Sığınırız eskinin en emin limanlarına, duru sularda salınırız. Ay ışığı dolar yakamoz dolu sulara, yosun kokusu soluruz. Sarıldığımız dalları, güvendiğimiz ve sonra da gücendiğimiz dağları anlatırız gecelerce ve birbirimize. Anılardan acılara “Devâ” olur sohbetimiz.

 

Sonunda duruluruz: Çocukluğumuzda nasıl her şeyi oyun sanıyorsak ve her şeyi oyuncak; yine başa döneriz. Ancak bu sefer tüm oyunlardan usanarak, tüm oyuncakları kırarak, kendimizi yok sayarak “yol”a düşeriz. Yolda iken fark eden o yolcunun “Hevâ” ile üflediği neyin “Hevâ”larıdır bu şiirler…

 

Gittikçe derinleşen bir derya gibi sizi içine alıverecek bu şiirlerin şairi; Türk şiirine yeni -belki de unuttuğumuz- bir “nefes” getirmiştir. Duygusallığın girdabında boğmadan duyguyu, gerçekliğin çölünde tüketmeden gerçeği vererek ve bu iki unsuru birleştirerek adeta insanın akıl ve gönül, ruh ve beden bileşimini şiirinde yansıtmıştır.

 

            “Gerçek” şiir okurunun, bütün bu “fark”ları hemen algılayacağından en ufak bir şüphemiz yoktur.

 

Şimdi susalım: Söz şairin!

                                               metah çakko

19/9/2008

Dokunuş Melekleri


“Meleksel Dokunuşlar/Murat KOÇAK”                         Esra Yayınları

 

DOKUNUŞ MELEKLERİ

Murat kardeşimle tanıştığımda ilk fark ettiğim şey, gözlerinin bu dünyanın ötesine baktığıydı. Bunu, bakışlarındaki derinlikten siz de anlayabilirdiniz eğer görseydiniz onu.

Sakin konuşması, güleç yüzü ve tatlı sohbetiyle hemen kendisine bağlardı sizi de…

“Aykırı Edebiyat” çalışmalarına Konya/Ereğli’de devam ederken ona da bırakmıştım dergiden… Çok ilgilendi ve hemen sahiplendi.

Birkaç sayı geçti. Dergiye yazmasını istediğimde, her İNSANda olması gereken mütevazı bir utangaçlıkla ve kibarca teklifi geri çevirdi. Benim inadım ve onun iyi niyetiyle ilk yazıyı kopardığımda “Tamam” dedim “Oldu bu iş!”

Çünkü biliyordum edebiyata giren ve yazmanın tadını alan bir daha zor vazgeçerdi. Neredeyse her sayı için bir ürün vermeye başladığında bu sefer bir basamak daha ileri giderek “Abi sen neden kitaplaştırmıyorsun ki bunları?” dedim. O dönemlerde benim de ilk kitabım çıkmıştı: “Küskün”… Gülümsedi hafiften… Belki inanmadı önceleri bunun olabileceğine… Kendimi örnek gösterdim: “Ben yapabildiysem herkes yapar” dedim.

Kitap çıkmadan önce yazılarını okumuştum. Kapak olacak fotoğraf çalışmasını görmüştüm. Kitabın basımı için yayınevleriyle irtibatını anlatmıştı bana. Bir anlamda bu “çocuk” büyürken ben de gözlemleme fırsatı bulmuştum. Benim çocuğum “Küskün”le aynı şekilde büyüdüğünü görmüştüm. Fakat aynı okulda okuduklarını, “Meleksel Dokunuşlar”ı inceleyince fark ettim.

Bilenler bilir; edebiyatta “ekol” kavramı bizdeki anlamıyla “okul”dur aslında. Tam tamına “Aykırı Edebiyat” ekolünde bir kitap “Meleksel Dokunuşlar”…Çünkü kelime oyunları, iç uyaklar ve şaşırtmacalarla dolu bu kitap. Çünkü modern, rahatına düşkün, göbekli, duyarsız, haz merkezli sürülere; hepimizde olması gereken gibi insanî bakımdan, duyarlı bir birey gibi toplumsal yönden ve gerçek bir Müslüman gibi İslamî açıdan bir serzenişte bulunuyor Murat KOÇAK…

Ama bunları yaparken işaret parmağını sallaya sallaya gözümüzün içine sokup “Hımm! Sizi siziii!..” demiyor. Giriyor kolumuza dostça; sokaklarda gezdiriyor bizi, kentin en ücra köşelerinde yaşanan trajik hayatlara ortak ediyor, yoksul ve mutsuz ailelerin sessiz evlerine sokup bizi, bir anlamda vicdanımızı harekete geçirmeye çalışarak hayatımızı sorgulamayı sağlıyor bize. Toplumsal çözülmenin ipuçlarını sergiliyor yazılarında ve öykülerinde… “HAYAT”ı anlatıyor.

Aşkı da unutmuyor “hayat”ın içinde doğal olarak var olan “aşk”ı… Ama yine günümüzdeki liberal-kapitalist anlayışın ürünü olan “geçici heves” veya “şirket mantığı” biçimindeki “aşk” sanılan çıkarcılığı kast etmiyor. “Aşk”ın eski ve gerçek kahramanlarını hatırlatarak kendimize gelmemizi sağlıyor bir anlamda… Onun “aşk”ı “O’nun aşkı” oluyor ve bunun için yaşıyor, ölüyor. “AŞK”ı anlatıyor.

“Gerçek aşk” olur da içinde “kesin iman” olmaz mı! Sevgili’yi anlatırken, O’na değinirken tasavvufun kucaklayıcı ve mistik ikliminde dolaştırıp, zulüm coğrafyalarına; Filistin’e, Bosna’ya, Çeçenistan’a çeviriyor bakışlarımızı… İnancı için mücadele eden insanlardan bahsediyor. “Milliyet” kavramını bir Müslüman olarak İslam dairesinde değerlendiriyor. Ama tüm insanlığı da “kardeşlik” dairesinde… “İNANÇ”ı anlatıyor.

Kitap -anladığım kadarıyla yazım tarihleri esas alınarak- “Çöl, Ateş, Yağmur, Balçık” adı altında dört bölümde gruplanmış. Bu adlandırma bence “ÇÖLe düşen ATEŞle toprağın YAĞMUR sonrası BALÇIKa dönüşmesi”ni anlatıyor. Yani; hem “Müslümanlığın tarihsel süreci”ni, hem “insanlığın yaratılış süreci”ni hem de “bir bireyin arayış ve buluş süreci”ni çağrıştırıyor bize… Zaten içerikte tespit ettiğimiz “İNANÇ, HAYAT, AŞK” üçlüsü de İNSAN olma sürecimizin temel taşları değil mi?

Kitap hakkında birinci ve bence en önemli olumsuz eleştiri yazım yanlışları ile ilgili olabilir. Özellikle bağlaç olan ve ayrı yazılması gereken de/da konusunda rahatsız edici yanlışlıklar çok. Yayınevinin bir düzeltmene kitabı elden geçirtmediği çok açık!

İkinci olumsuz eleştiri ise içerik ve üslup olarak kitapla bağdaşmadığını düşündüğüm iki yazı hakkında: Birinci yazı 61. sayfadaki “Mektup”, ikincisi ise 93. sayfadaki “Orman Şehir” adlı yazı… Birincisi fazlaca özel ve öznel bir üslupla yazılmış sıradan bir mektup gibi, ikincisi ise didaktik bir köşe yazısı kıvamında…

Son olarak hem içerik hem üslup olarak kitabım “Küskün”ün ikiz kardeşi olan “Meleksel Dokunuşlar”ı özetleyeceğini düşündüğüm ve en sevdiğim öykü dergimizin bu sayısının kapağı olan öyküdür.


NOT:
Her ne kadar aynı isimde bir kardeşim varsa da yazarımız Murat KOÇAK kardeşimle herhangi bir akrabalığım yok. Daha da yakınız: Gönül bağım var.                                                     

ahmet koçak

11/5/2008

Mahkûm

MAHKÛM

 

                Bir mahkûmun, sosyal içerikli bir işte çalıştırılmak suretiyle cezasını çekmek için okulumuza gönderileceğinin tebligatı bana ulaştığında biraz tedirgin olmuştum. Nihayetinde, çocukları korumaya ve uzak tutmaya çalıştığımız kimi olumsuz işlere bir şekilde bulaşmış bir kişiydi söz konusu olan…

                Öte yandan, o insanın da bir zamanlar az veya çok okula devam etmiş olduğu fikri biraz olsun vicdanımı sızlatmıştı. Çünkü onu da biz öğretmenler yetiştirmiştik. Daha doğrusu yetiştirememiş, kaybetmiştik…

                Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishane kapatır” sözü de aklıma gelince bunun da bir çeşit eğitim olduğunu düşünmeye başladım.

                Güneşli bir günde çıkıp geldiler. Gerekli izlekler tamamlandıktan sonra biraz sohbet ettik. Çok basit bir sebeple ceza aldığını, aslında alkollü olmasa işi bu kadar büyütmeyebileceğini, içkinin kötü bir alışkanlık olduğunu, zaten babasının da içkiden öldüğünü ama artık bıraktığını ve içmeyeceğini, karısına eve dönmesi için söz verdiğini söyledi.

“Evlisin demek…” dedim. “Evet” dedi, “Okula giden bir oğlum var.” dedi. “Okula giden…” ibaresindeki umudu ve çığlığı, sadece kedere gömülmüş ve yorgun gözlerinden değil titreyen sesinden de anlaşılıyordu. “Ama pek çalışmıyor kerata!” diyor ve gözlerini indirip ekliyor ardından: “Kime çektiyse…”

                Demli ve tek şekerli çayını bitirdikten sonra “Hocam” dedi, “Eski sıralara bir çekidüzen verelim.”

Sonra arkadaşları da geldi ona yardım için ama onlar mahkûm değildi. Dostluklarını kötü günlerde de sürdüren samimi insanlar, el ele verip günlerce okulun neredeyse bütün sıralarını zımparalayıp vernikleyerek yeniliyorlardı. Aslında silip temizledikleri belki de unutmak istedikleri geçmişleriydi…

Yine böyle hummalı çalışma günlerinden birinde, her gün belirli saatlerde attığı imzadan sonra, onu okul bahçesinde önlüklü bir çocukla konuşurken gördüm onu. Fakat o beni görmüyordu. Çocuğun üzerindeki önlük bizim okulun önlüğü değildi. Belli ki başka okulda okuyordu… Merak ve tedirginlikle gözlemeye başladım. Saçlarını düzeltiyordu çocuğun, yüzünü okşuyordu. “Oğlum…” diyordu “Oğlum!”… Ve sonra bir ömrün pişman olunmuş özetini bir cümlede söyleyiverdi: “Benim gibi mi olacaksın, okuman lazım!”

Çocuğun gözlerindeki ışıltılı maviliklerde bir hüzün dalgası yaratan bu duyguyu, ben daha önce kendi okulumda okuyan bir başka çocukta yaşamıştım. Hangi dersti, ne zamandı, nereden çıkmıştı şimdi hatırlamıyorum ama izinli veya raporlu bir öğretmenin dersi boş geçmesin diye girdiğim bir sınıfta, okulun –hani bilirsiniz- en yaramaz tanınan öğrencisi bana: “Hocam” demişti “Keşke babam siz olsaydınız…” İşte o an eğitimin sadece teoriyle, lafla değil ancak doğru modellerle başarıya ulaşabileceğine kesinlikle ikna oldum.

Anne ve baba, okul veya toplum olarak bizlerdik aslında onları mahkûm eden: Biz büyükler sorunlarımızı kavga ve tartışmayla çözmeye çalışıp onlara “Sakın kavga etmeyin!” dedik… Karşılarında sigara tüttürüp “Sigara içmek kötüdür.” diyerek alışmamalarını söyledik. Sözümüzü tutmadık ama bize verdikleri sözlerini tutmalarını istedik. Yalan söyleyip dürüst olmalarını öğütledik. Olamadık ama olmalarını bekledik.

Gitme günü geldiğinde “Hocam” dedi “Hakkınızı helal edin.” İçim burkuldu bir anda… “Ne demek, helal olsun… Asıl siz helal edin.” dedim. Bu cümlemin ardındaki toplumsal özeleştiriyi anlamadı belki ama “Estağfurullah, ne hakkı…” diyerek utanmasından içindeki insanın asla yok olmadığını bir kere daha gördüm.

Geldiği günkü gibi güneşli bir günde giderken arkasından baktım. “Keşke” dedim içimden “Okulda veya evde sana ceza vermek yerine, senin de saçlarını düzeltip yüzünü okşasalardı.”

İçeri girdim. Çocuklar teneffüse çıkmış, bu güneşli bahar gününde bahçede koşup oynuyorlardı.

 

Ahmet KOÇAK

5/3/2008

Filistinde Bomba / Soylu Bir Duruş

filistinde bomba

 

kalbim diyorum

kalbim

apansız

çekilmiş bir pim

canlı veya cansız…

 

metah çakko

 


 

SOYLU BİR DURUŞ: Lakota Kabilesi

 

 

 

 

 

  

 

“Bu vahşi hayvanların tamamen imha edilmesi gerekiyor.”

George Washington

 

 “Bir insan takdire layık bir iş yaptığında hepimiz ne kadar harika olduğunu söyleriz. Fakat gecenin ve gündüzün birbiri peşi sıra değişmesini, gökteki güneşi, ayı, yıldızları, yeryüzündeki mevsimleri, her mevsim olgunlaşan meyveleri gördüğümüz zaman bütün bunların insandan çok daha kuvvetli bir varlığın işleri olduğunu fark etmiyor muyuz ?”
Çılgın At

 

“Biz zengin olmak istemiyoruz, barış ve huzur istiyoruz.”

(1875'te Karadağlar için önerilen 6 milyon dolardan sonra)
Oturan Boğa

 

'Neden bize, bizi soymaktan ve elimizdekileri almaktan başka bir şey yapmayan hükümet temsilcileri gönderiyorsunuz?”
Kızıl Bulut

 

“Ben rüzgârın hür estiği, gün ışığının önünü kesen hiçbir engelin var olmadığı bozkırda doğdum. Ben herkesin, her şeyin özgür nefes alıp verdiği; duvarla, çitle, telle çevrilmemiş bozkırda doğdum. Orada ölmek istiyorum. Duvarların arasında değil! “
On Ayı

 

Lakota Kabilesi: “Biz artık ABD vatandaşı değiliz.”