YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki |

23/11/2009

Boşluk

boşluk

 

gözlerimden öpme anne

dudaklarında bir deniz yeşerecek sonra

yorgun filikalarına

bu şehirde liman arayan

yağmur (kanatlı) çocuklar

ağlamaya susayacaklar

sen susunca

 

saçlarımı okşama anne

avuçlarının tuzlu yarasına

ürkek bir martı (kanadı) konar

uçurtması bulutlara takılmış

yavru kırlangıçlar

(kanatlarına) rüzgar bekler

sen okşayınca

 

göbeğime dokunma anne

avazımca ağlamıştım

bu (kanayan) ayrılığa

bir üveyiğin ilk aşkı kadar

çukur kalmıştı yokluğun

neyi bassam boşluğuna boş

 

dokunma anne

bütün kadınları yok sayacağım yoksa

 

ahmet uysal

14/6/2009

Vefa


çizim: bahar yalçın

VEFA

 

Bir akşamüstü Çeşme’de yemek sonrası sekiz on kişi oturmuş, denizin ve tuzun hırpaladığı bedenlerimizi hasır kanepelerde dinlendiriyorduk. Hava karardıkça deniz biraz daha hırçınlaşıyor, dalgaların kayalara çarpan sesleri dayanılmaz iyot kokusuyla birlikte oturduğumuz yazlığın önüne kadar geliyordu. Yemekte biz iki gençten başka birkaç tane de yeni emekli olmuş doktor vardı. Zaten yemek de onlardan birisinin emekliliğini kutlamak içindi. Uzunca bir süre futbol konuştuktan sonra biz erkekler kahvelerimizi içmek üzere sandalyelerimizi alarak dışarıdaki buram buram nem ve tazelik kokan çimlerin üstüne çıktık. Yalnız kalan her erkek topluluğu gibi bizim de futbol sonrası sohbet konumuz dönüp dolaşıp kadınlara geldi. Biz gençler daha çok ihtiyarların nostaljik mazilerini merak ediyor, onların aşka dair sözlerini duymak istiyorduk. Arkadaşım Fatih ihtiyarların dili çözülür belki diye atıldı.

—Vallahi şimdiki kızlar çok hercai, sadakat ve vefa kavramlarını hiç duymamışlar gibi

Ben ortam ısınsın diye ekledim

—Sadece kızlar mı? Erkekler nasıl ya, onlar da bu saydıklarından var mı sanıyorsun? En güzel sandığın birliktelik birkaç ay sonra hiçbir şey yaşanmamış gibi saygısızca bitiyor.

İhtiyarlar bizim bu serzenişlerimize bıyık altından gülerek ‘sizin yaşadıklarınıza aşk denmez, olsa olsa güz sonunda görülen pastırma yazı denir’ dediler.

 

Uzun süren esprili kahkahalı muhabbetten sonra gecenin gittikçe artan koyuluğu gibi konunun demi de yoğunlaşmıştı. Bizim seslerimize ve gülüşmelerimize içerideki kadınlar dayanamamış onlar da sözün şehvetine kaptırmışlardı kendilerini. Ortadaki tartışma konusu bir iddia haline gelmişti. Erkekler mi yoksa kadınlar mı daha vefalı idi. Kadınlar ısrarla kadınların, erkeklerse erkeklerin vefalı olduğunu ısrarlı tezlerle ortaya koymaya çalışıyordu.

Yanındaki genç bayanın ellerini sıkı sıkıya tutup yanağına bir öpücük konduran top sakalı beyazlamış adam söze girdi.

—Vallahi azizim, hayat kısa hiçbir şeyi bekletmeye değmez. Mutlulukla vefa birbirlerine zıt kavramlardır.

Bu üniversiteden Profesör Turgay beydi. Altı ay önce bir trafik kazasında kaybetmişti karısını, kırk günde tüketmişti acı tatlı ne varsa anısını. Adamın bu rahat oturuşunu ve tarzını gören yan yazlıktan mühendis Süheyla Hanım kinayeli bir şekilde karşılık verdi.

—Öyle demeyin Turgay Bey, mutluluğunuz bizi kıskandırıyor. Kim bilir bu ana dek ne kadar sabrettiniz?

Ortamın gerilen havasını birazcık olsun gevşetmek için, ortama en uzak duran ve sessizce kenarda sürekli nargilesini fokurdatan eski sağlık müdürü Süleyman beye seslendim. Süleyman Bey içimizdeki en yaşlı kişiydi. Yaklaşık yetmişlerinde olan adam bu ana kadar hiç evlenmemişti. Anlatılanlara göre gençliğinde bir hayli çapkın birisiydi. Ama nedense şahitlik eden kimse de yoktu. Onunla ilgili cümleler ‘ben görmedim ama rivayet edilir ki…’ şeklinde olmuştur hep. Biraz da karizmatik görünümü buna bile bağlanabilir aslında..

—Süleyman amca siz vefa konusunda ne diyeceksiniz. Sizce kadınlar mı yoksa erkekler mi daha vefalı?

İhtiyar adam ondan hiç beklenmeyecek bir şekilde derin bir iç çekip başını denizden tarafa çevirerek konuşmaya başladı.

—Ben size vefanın ve sabrın nasıl bir şey olduğunu anlatayım. Yaklaşık üç yıl kadar önceydi. Malum yaşlanıyoruz, ölüm her an kapımızı çalabilir. Hem baba yadigârı toprakları son bir kez göreyim, hem de kendime annemin yanı başında bir mezar yeri bakayım istemiştim. Bunun için yıllardır gitmediğim köyüme gitmiştim. İşlerimi tamamlayıp tam köyden ayrılacakken benim doktor olduğumu bilen köyün orta yaşlı erkeklerinden biri yanıma ‘Doktor bey; ölmek üzere olan bir hastamız var bir bakar mısınız?’ diye koşarak geldi. Yolda öğrendiğim kadarıyla altmışlı yaşlardaki kimi kimsesi olmayan bu kadının güldüğünü hiç kimse görmemiş ve son iki aydır da yatalak vaziyette kimseyle konuşmaz bir haldeymiş. Evine yaklaştıkça hatırladım. Bu ev bizim sürülerin çobanlığını yapan Mahmut efendinin ailesiyle birlikte kaldığı tek göz evdi. İçeri girdiğimde ruhunu teslim etmek üzere olan bir kadını etrafında insanları son görevlerini yapıp helalliklerini almak için bekler bir halde gördüm. Gözleri kapalı acılı bir yüz ifadesiyle sadece nefes alıp veren hastaya yaklaşıp yavaşça ‘nasılsınız?’ diye seslenip arabadan getirdiğim ağrı kesiciyi yaptım. O nekahet halindeki kadın son bir can havliyle atılıp yüzünde ışıklar saçan bir gülümsemeyle ‘şimdi daha iyiyim’ diyerek son nefesini verdi. Orada bulunan herkes büyük bir heyecanla çığlıklar atarak sevindiler.

—Doktor bey Allah sizden razı olsun nasıl bir ilaç yaptınız bilmiyoruz ama kadıncağızı ilk defa gülümserken gördük. Sağlığında hiç gün yüzü görmeyen zavallı en azından öbür tarafa gülerek gitti. Hem de ne gülümseme bir ömür boyunca bu anı unutmayız. Dediler.

 

Sonra bütün ahali toplanıp kadıncağızın cenaze namazını kılıp köy mezarlığına götürdük. Kadıncağızın bu durumunu görüp herhalde bana daha ölüm yok diyerek annemin yanında kendim için ayırdığım mezara mevtayı defnettik.

 

Hikâyeyi can kulağıyla dinleyen Turgay beyin yanındaki genç hanımefendi heyecanla atıldı.

—Nasıl büyük bir vefa örneği Süleyman Bey, kim kendisi için ayırdığı bir mezar yerini bir çobanın kimsesiz kızına verir? Beni vefa örneğiniz çok duygulandırdı doğrusu.

Sonra ellerini sıkı sıkıya tutan Turgay beye dönerek

—Aşkım sen olsan bana mezar yerini verir miydin?

Turgay bey soruya cevap vermeden geçiştirdi.

—Azizim şu kadına son nefesinde gülmesini sağlayacak hangi iğneyi yaptınız söyler misiniz? Biz de bilelim de hastalarımız ölürken en azından gülerek gitsinler öbür tarafa.

Herkes bu söz üzerine sessizliklerini bozup karanlığı yaran kahkahalar attılar. Sonra Süheyla Hanım büyük bir merakla sordu.

—Benim anlamadığım hadi kadın çirkindir alan olmaz, bekâr kalır peki neden ömrünce hiç gülmemiş? Kesin bir aşk hikâyesi vardır geride.

Süleyman Bey yüzündeki ağır ifade hiç bozulmadan gülüşmelerin sonunda yutkunarak devam etti.

—Kadıncağız daha çocuk yaşta iken köyün delikanlılarından birine gönlünü kaptırmış. Hem delikanlı kızın hem de kız delikanlının ilk aşklarıymış. Birbirlerine bir başkasıyla evlenmemek üzere söz vermişler. Üstelik kadın gençliğinde köyün en güzel kızı olmasına rağmen kendisine yapılan bütün evlilik tekliflerini reddedip büyük bir yalnızlığa gömülmüş. Fukara bir şekilde tek göz odasında kendisine söz verdiği genci ilk günkü aşk ve heyecanıyla beklemiş. ‘O’nun yüzünü görmeden hiç kimse beni güldüremez’ demiş. Kadıncağızın ruhunu teslim etmesinden sonra bütün bu olayları oradaki insanlar anlattı bana. Alın işte size vefa örneği.

Şüpheci arkadaşım Fatih bir dedektif edasıyla sordu,

 

—Peki, kadını bunca süredir bekletenin kim olduğunu söylediler mi size?

—Hayır söylemediler. Zaten O da kimseyle paylaşmamış bu sırrını ve kendisiyle birlikte götürmüş öbür tarafa

O kahkahalarla başlayan geceye büyük bir sükût çökmüş, sadece denizin kayaları döven dalgaları duyuluyordu. Herkes yerinden yavaşça ‘helal olsun kadına nasıl bir sabır ve vefa örneği’ diye söylenerek doğruldu. Ben ise hala hikâyenin burada bitmediğini düşünüyordum. Usulca Süleyman amcanın yanına sokuldum. Bulutlanan gözlerine bakarak fısıldadım.

—O sizdiniz değil mi?

İhtiyar adam gözlerinden dökülen yaşları gizlemeye çalışarak mırıldandı.

—İnşallah beni affeder…                        

ahmet uysal

9/2/2009

Ay Çiçeği

ay çiçeği

 

dudaklarımda bir tutam acı

eskimiş bir çocuk yüzüdür

ağladığım

 

bilirim

ne zaman sararsa yüzüm

ay tutar beni

 

karanfiller bulut kokar

duvarlar sarmaşık

 

ellerimi al

ıslağı değilim bu suların

gün öptüğünden mi

toprak okşadığından mı

açar tomurcuk

yok mudur yoksa

cemrenin bu masalda hükmü hiç

 

gömün ellerimi

bu yalnızlık

benim toprağım olmalı

bilmediğim kuşlar

dallarına yuva yapsın

belki

gizil dualar eden

tedirgin bir kadının

gözleri yıkar gövdemi

belki

taze yetmeler

kalp kazırlar çiğerime

 

ay düştü yine yüzüme

dudaklarımda bir tutam şiir

ürküyorum kuş kanadından

uçmaları ayrılık kokan

bir yoksul teni çarpar düşlerime

ay göle düşer

göl güle

susar avuçlarımda bir çöl

kaybolur kelimelerim

 

bilirim

ne zaman bir elif

damlasa lâma

susar

sarhoş olur

bütün ay çiçeklerim

 

ahmet uysal

4/1/2009

Öğretmen Hanım

Öğretmen Hanım

 

     Halsiz bir köy evi, iki göz oda, bir sofa,  dört duvar kerpiç, sırtı kireç omuzları kamış. Evin küçük odasında ‘konuşması’ gibi yürümeyi de henüz sökememiş,  sürünmekten dizleri yara, kollarının yeni salya sümük,  saçlarını aralayabilene aşkolsun, domates yanaklı bir kız çocuğu bacağının birinden belli ki yanlış yerlere gitmesin diye bağlanmış... Kapalı kapının alt köşesindeki  (önceden baktığı için kapatılmaya çalışılmış,  fakat çocuk parmaklarıyla azıcık olsun aralamış) yarı sökük siyah lastiğin sızdırdığı ışık aralığından, tek gözüyle sofadaki kimsesiz dünyaya bakıyor.

      Babası yeni ölmüş evin üstündeki hazin hüzün bulutları henüz dağılmış. Anne kırık, artık sahipsiz ve gerdiğinde altındakileri üşütebilecek kanatlarını toparlayabildiği kadarıyla toplamış dışarıda çift çubuk,  hayvan ne varsa bakmaya gitmiştir. Mevsim hangi mevsimdir belli bile değildir, annenin hiç umurunda da değildir. Acı yeterince yüreğini ve ayaklarını yakıyordur zaten. Sadece yerde yeni erimiş kar havanın tekrar soğumasıyla don halindedir. Kerpiç damın kamışlı saçaklarından buz sarkıtları eğri büğrü yere bakmakta,  sürüler halinde aç sığırcık sürüleri taze hayvan gübresine konmaktadır.

      Başı üşümesin diye iki kez sarı eşarpla sarılmış, sırtında hakiliği defalarca kirlenip yıkanmaktan sararmış gocuğuyla, yüzü gözü düşkün bir kadın; elinde içi yeni doğmuş buzağılardan arta kalan ağız süt ile yarı beline kadar dolu bir bakır bakraç vardır. Soğuktan insanın eline yapışan kapının küflü kiltesini aralayarak, yarı loş yerde kıl çul serili sofaya arkası yırtık lastik ayakkabılarını çıkararak dermansızca girer. Sofanın sonundaki öne çıkıntılı kerpiçten örülmüş,  yüzü gözü is ve yanıktan kapkara olmuş şömine bozmasında, harmandan arta kalan ekin sapıyla ateş tutuşturup alüminyum tavada ağız sütü, geride kalan dört öksüz yavrucağı düşünerek, bir dizi bükülmüş önde bir gözü küçük odanın kapısının köşesindeki delikte ağır ağır pişirmektedir. Pişen koyu, kirli sarı hafif yeşilimsi,  yoğunluğundan kesilmiş süt üzerine yavan tadı azalsın diye şeker ekilerek, tek gözü sürekli kapının lastiği sökük aralığından bakmaktan yorgun kızcağızın en son ne yediği belli olmayan midesini ısıtacaktır.

                      .................................

 

   Öğretmen hanım, kendisi var olan fakat sıcaklığından artık eser kalmamış batmakta olan güneş altında yürüdü. Evlerinin yarısı boşaltılmış, boşaltılmayanların da dökülmüş sıvalarından kerpiç yüzleri sırıtan hayalet sokakta köpek ulumaları eşliğinde okulun bahçesine doğru ilerledi.

  Öğretmensizlikten kapıları köy çocuklarınca tarumar edilmiş, bahçesindeki (çocukken kendi arkadaşlarıyla ‘köşe kapmaca’ oynadığı, erkeklerinse top oynarken kale olarak kullandığı) nazlı kavakların kesilmiş olduğunu şaşı gözleriyle süzerek okula girdi. Masalar ve sıralar bakımsızlıktan üst üste yığılmış,  sandalyelerin kimisinin bacağı kırık,  kimisinin muşamba yüzleri yırtılmış öylece duruyordu. Hıçkırıp yutkunmak istemediği, hıçkırsa sanki bütün kişiliğini yitireceği acı bir düğüm göğüs kafesinin midesine bakan çatalına bağdaş kurdu. Yepyeni bir öğretmen değilmiş de, çok yorgun bir acılar atlasıymış gibi, yapayalnız yalpalayan yalnızlığını yüzü sökük tozlu bir sandalyenin üzerine bırakıverdi.

   Ne kadar süre geçti tam belli değil ama güneşin henüz kendini yitirmiş kızıllığı hala ufukta mevcuttur. Birden kapının kapandığı halde yamukluğundan bıraktığı aralıktan kendisine bakmakta olan bir çocuğun zeytin karası gözlerini gördü. İrkildi. Yerinden kalktı. Tam kapıya doğru yönelecekti ki kapı aralandı. Başı soğuktan üşütmesin diye birkaç kat eşarpla sarılı, altında kalın pazen basmadan yapılmış şalvarıyla bir kadın, şalvarının kenarında asılan tek gözü kısık utangaç kız çocuğuna 'dur yavrum' diyerek elinde üzerinde dumanlar tüten melamin tabakla içeri daldı.

       ---Öğretmen kızım hoş geldin, sen Rukiye’nin kızıymışsın,  ağız sütü eskiden çok severdin; hemencecik şurada ye de bizim eve gidelim müsaitsen diye geldim.

         Öğretmen hanım ne kadar ne düşündü belli değil yanaklarına şaşı gözlerinden süzülen yaşlarla hafifçe gülümsedi, kız çocuğunun başına ellerini titreyerek götürdü  'tamam teyze ' dedi.


ahmet uysal

30/11/2008

Ayva Tüy Devşirirken (Denizi Bulmak II)

ayva tüy devşirirken (denizi bulmak II)

 

  galiba,

galiba öyleydi

yarasında karın

her damla pınar açtı gözlerinde

düşer yollara oğul

bir tohum kabuğunu yırtar bahara

ayva tüy devşirir

sarı bir sonbahara

düş yorgunu bir gülüş

iğde kokar

çağırır tuzlu bir derviş

gözlerimde söz

yüreğimde köz

buzu güneş çağırır

tuzu derya

yol bulur yetimliğim

yollarda parya

ben sarı değilim ama

tüylerim ayva tüyü

üfle anne, üfle geçsin bu büyü

gamzemde gül değil

mavi taşlar

çukurunda kuşlara

kursak olur yaşlar.

bir elimde ihtiyarın ağaran kaşları

bir elimde yenidoğanın

ayva sarı saçları

sev beni anne,

okşa göbeğimi

ilk günkü kadar acıyorum

yemiş kuşlarının dideleri batıyor gölgeme

anne ne olur bana öl deme

aklına her düştüğümde

kuşları sula

güvercinlere ver arpa yemi

kürt komşuları da öp anne emi

mavi bir yalnızlık çağırır beni

anne

tutabilir misin

kızılcık kırmızı sesini

solu beni anne

bak her sabah kapıdaki iğdede açacağım

yâr demiştim

önce yarmış

nisanda mevsim bazen kar

bazen baharmış

kırlangıçların kafesi yok anne

saban toprağı süleyman'ın nefesiyle sürer

ve  tohum toprağa

belkıs'ın gözleriyle girer

kamış neyzenin elinde zülfikârdır

ne gördün oğul deme

mevsim artık sonbahardır

sabâ bir gaz lambasıyla ışıt taşımı

nihavent kuşlar yesin

kimyon aşımı

kokla anne

ne var ne yok cümle kardaşımı

uyandır beni anne uyandır

yastığım yatağım ter

bu uykusuz rüyalar artık yeter

sütten yeni kesilmiş

kuzular gibi melemeliyim

çok acıyacaksın bilirim annem

senden evvel ölmemeliyim

babam çağırıyor anne

yokluğumu öyle bil

sil anne, gözlerinden yağmurları sil

say ki yorgundum

uykusuz geceden kaldım

say ki, su döktün suya uyanmadım

bazen bir papatya

bazen bir ökse otu

toprağıma söğüt gibi eğil

sen ıslanma ben ıslarım

beslendiğim gövdemi

kaç şimşek ışıtır

kaç şafak yıkar bu şehri

annem

oğulcuğun yüreğindedir

yüreğini okşa emi...

 

ahmet uysal

21/10/2008

Süleyman'ın Nefesi

süleyman'ın nefesi

 

kum değil

kil hiç değil

tuz eşiyorum

çekilmiş tırnaklarımla

söküyorum iyotları

tek tek.

kozada tırtıl

sofrada zeytin

midyede incidir

seni beklemek.

titrediğinden değil

okşadığından hiç değil

eyvahlarımdandır

ellerim aşağı.

yağmur ne ki

toprak kim ki

serin seherle olgunlaşır

buğdayların başağı.

sazlıkta olta aradığımı sanma

balıklar yalın/ayak

sularla dizlerimi okşayarak

kamışlarla inleyerek

rüzgarı avlıyorum

eğildiğinden

rüzgarda bu kadar kamış

kum ne ki

su kim ki

balıklar bile ney sesiyle

yıkanmış

sus....

süleyman'ın sesidir bu

dinle bak..

ruhları cem ediyor üslûbu

ansızın kopan

kuşluğun

kuş boşluğunda

çığlığın çığ sesidir

ve çiçeğin

tomurcuğunda

süleyman'ın

çiğ nefesidir

ne güzel ummandır o

koklar insanı.

yalnızsan

efkarlıysan

varsa üstelik

güz görmemiş yaran

sen çekilirsin,

o çeker

akar devranın kanı.

 

dinle..

kuşlar bilir bu lisanı

çünkü;

kuş dili

anka külü

şam bülbülü

belkıs'ın sultanlığına inat

ve dahi cümle rüzgarlı kanat

süleyman'ındır

doru atlar yelesiyle

yalın kılıçlar sesiyle

kirmanındır.

bırak..

zümrüt de

yakut da

karun'un olsun

rüzgarlar

nasılsa

süleyman'ındır... 

 

               ahmet uysal

 

another brick in the wall – II

 

okullara ihtiyacımız yok

düşünce denetimine ihtiyacımız yok

sınıflarda aşağılanmaya da

öğretmenler,

rahat bırakın çocukları

Hey öğretmen,

rahat bırak biz çocukları

Hepsi hepsi,

yalnızca duvardaki bir başka tuğla

Hepsi hepsi,

yalnızca

duvardaki bir başka tuğlasın sen

 

pink floyd

 

 

 BİR REKLAM:

 

     CAFCAF   

    bağımsız

 mizah dergisi

 

19/9/2008

Acıya Acı Sürmek

acıya acı sürmek

 

adı “ırak” olunca,

gözden de gönülden de

duyarlılıktan da ırak oluyormuş.

acının adaleti çölün uykuya çağırdığı halka

nasıl da düşüverdi.

ırak, yüreğimize en uzak organımız kadar ırak

acı kanatıp tırnakladıkça mezopotamya’nın rahmini

doğurttukları çocukta elbette acı kusacaktır şatt’ül arap’a

çölün madeni sıvılarını deşerek

buharlaştırdıkları yuvalarına;

bir o kadar kan,

bir o kadar gözyaşı,

bir o kadar ağıt gömüyorlar.

musul’dan basra’ya savaş tanrıları çığlıklar atıyor

kutsal ahitler tamamlanıyor.

yeni dünya

yoksul, badem gözlü,

aykırı düşlü

acı gülüşlü çocukların oyuncaklarından çalıp dünyayı

yuvarlaklaştıkça yuvarlaklaşıyor,

kendilerine yeni uydular kuruyor.

büyük demir paletleriyle geçmişi de, geleceği de parçalıyor.

yok yok

acı çok,

neden yok,

kan, kan, yanıyor her yan,

kırlangıçlar çığlık çığlık;

niçin konmaz yere,

ölüler aç,

kaç insanoğlu kaç.

sızlar sultan hamid’in tabutu,

sızlar genç osman’ın yari,

sızlar kerkük türkülerinin diyarı.

kerbela bu kadar acıtmamıştı ali’yi,

güllerin pembesini hiç bu kadar kızartmamıştı kan,

hiç bu kadar orta yerinden kırılmamıştı mizan,

ey dünyanın acılar doğuran küskün rahmi,

ey ali’den haince dökülen kan,

ey genç osman’ın bağdat’ta düştüğü yan,

şarkın sevgili sultanı selahaddin han!..

acıya acı sürme artık!..

kalk artık düştüğün yerden doğrul ve kalk.

 

ahmet uysal

10/6/2008

Nilüferler

 

 

NİLÜFERLER

 

  Ödünçtür yaşamak

  Pınarlardan nilüferlere,

  Ama o sonbahar

  Müsaade etmez kimselere

  Ve

  Borçlu solmak kalır nilüferlere

 

ahmet uysal

5/3/2008

Suf'i

suf''i

 

aşk kuru bir sazlıktır

rüzgârda

köz öze

düşmeye görsün

ay sözü

sürer bulutlara

yağmur alevlere

yüzün sürsün

damlalar maverayı siste

kerem kerim''i

berceste görsün..

ne ateş

ne ıslık

neyzen hay''ı

ney hu''yu

yağmur yangını

dilbeste görsün..

 

ahmet uysal

 

 

www.aykiriedebiyat.blogcu.com

 

Sayfalar Dolunca Çıkar,Kafa Konforunu bozar

 

FATİH- Ağaç, Sıla, İnkılâp, Vefa Kitabevleri, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yay.

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar Kitabevleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı, Kocav Kitabevi

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.)

BEYOĞLU-Yeşilçam Cafe (Emek Pasajı), Simurg K.evi

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi, Sancıoğlu Kırtasiye

DENİZLİ-EğitimBir-Sen, NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi (Kitapçılar Çarşısı)

SİVAS erguvan sahaf

SAKARYA-İksir Kitabevi, Radyo Hilâl, Tozlu Sanat Evi

SAMSUN- NT Mağazası (Kale Mah.)

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe: Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK: Akademi Kitap Kırtasiye

18/1/2008

Dost

velhasıl,
işte böyle üstadım,
bulut yakıp
yağmur ağlatıyoruz
ıslanıyor toprak
her yer hamur

 

keşke,
olsa öyle
tarlada başak,
başakta urgan,
urganda adam
adamda yürektir
doğuramadığım

 

velhasıl
is gider
toprak kurur
ıslanır adamlığım
kenarları ellerin kokan
ve senden kalan
buğulu sabah simididir
ortası dost yüzü bekleyen
susamlı yalnızlığım

 

ibibikleri bilirsin
kumrular kadar
dosttur söze
ve
aklım ne zaman düşse
o dumanlı yüze,
kristof kolomb kadar
şaşkın bakarım
her ize
ilk defa benim bulduğum
kıymetinden çok geç,
haberdar olduğum
yeni bir dünyaydı
sende kalan
çocukluğum





 

dur hele dur
böl şu simidi
erzincan tulumu değil ama
bir rize çayı
içimizde gülebilsin
ve
diyelim ki eylüle
dost nisandır,
baharı bekler dağların beyaz soluğu,
bir kardelen bunları
ne bilsin
cemreler oynar ezberinden
öz yeter ki kabuğunu kırsın
zemheri belki yengeç olur yeniden
 

 

böl dostum
şu ortası gözlerimin
zalım karasını
böl dostum
bir çelik çomakta bıraktığım
ellerimin yarasını
böl dostum
şu kaç mevsimdir ermeyen
gönül meyvasını
böl ki
susamları kuşlara verelim
böl ki
yalnızlığı ipe serelim
böl ki
yakalım bulutları
böl ki
ısınsın
ardında unuttuğun
çocuk ellerin
belki bir gazoz içeriz sonra
işte bak;
cebimdedir halâ
çamurlu misketlerin
..


ahmet uysal