Vefa
çizim: bahar yalçın
VEFA
Bir akşamüstü Çeşme’de yemek sonrası sekiz on kişi oturmuş, denizin ve tuzun hırpaladığı bedenlerimizi hasır kanepelerde dinlendiriyorduk. Hava karardıkça deniz biraz daha hırçınlaşıyor, dalgaların kayalara çarpan sesleri dayanılmaz iyot kokusuyla birlikte oturduğumuz yazlığın önüne kadar geliyordu. Yemekte biz iki gençten başka birkaç tane de yeni emekli olmuş doktor vardı. Zaten yemek de onlardan birisinin emekliliğini kutlamak içindi. Uzunca bir süre futbol konuştuktan sonra biz erkekler kahvelerimizi içmek üzere sandalyelerimizi alarak dışarıdaki buram buram nem ve tazelik kokan çimlerin üstüne çıktık. Yalnız kalan her erkek topluluğu gibi bizim de futbol sonrası sohbet konumuz dönüp dolaşıp kadınlara geldi. Biz gençler daha çok ihtiyarların nostaljik mazilerini merak ediyor, onların aşka dair sözlerini duymak istiyorduk. Arkadaşım Fatih ihtiyarların dili çözülür belki diye atıldı.
—Vallahi şimdiki kızlar çok hercai, sadakat ve vefa kavramlarını hiç duymamışlar gibi
Ben ortam ısınsın diye ekledim
—Sadece kızlar mı? Erkekler nasıl ya, onlar da bu saydıklarından var mı sanıyorsun? En güzel sandığın birliktelik birkaç ay sonra hiçbir şey yaşanmamış gibi saygısızca bitiyor.
İhtiyarlar bizim bu serzenişlerimize bıyık altından gülerek ‘sizin yaşadıklarınıza aşk denmez, olsa olsa güz sonunda görülen pastırma yazı denir’ dediler.
Uzun süren esprili kahkahalı muhabbetten sonra gecenin gittikçe artan koyuluğu gibi konunun demi de yoğunlaşmıştı. Bizim seslerimize ve gülüşmelerimize içerideki kadınlar dayanamamış onlar da sözün şehvetine kaptırmışlardı kendilerini. Ortadaki tartışma konusu bir iddia haline gelmişti. Erkekler mi yoksa kadınlar mı daha vefalı idi. Kadınlar ısrarla kadınların, erkeklerse erkeklerin vefalı olduğunu ısrarlı tezlerle ortaya koymaya çalışıyordu.
Yanındaki genç bayanın ellerini sıkı sıkıya tutup yanağına bir öpücük konduran top sakalı beyazlamış adam söze girdi.
—Vallahi azizim, hayat kısa hiçbir şeyi bekletmeye değmez. Mutlulukla vefa birbirlerine zıt kavramlardır.
Bu üniversiteden Profesör Turgay beydi. Altı ay önce bir trafik kazasında kaybetmişti karısını, kırk günde tüketmişti acı tatlı ne varsa anısını. Adamın bu rahat oturuşunu ve tarzını gören yan yazlıktan mühendis Süheyla Hanım kinayeli bir şekilde karşılık verdi.
—Öyle demeyin Turgay Bey, mutluluğunuz bizi kıskandırıyor. Kim bilir bu ana dek ne kadar sabrettiniz?
Ortamın gerilen havasını birazcık olsun gevşetmek için, ortama en uzak duran ve sessizce kenarda sürekli nargilesini fokurdatan eski sağlık müdürü Süleyman beye seslendim. Süleyman Bey içimizdeki en yaşlı kişiydi. Yaklaşık yetmişlerinde olan adam bu ana kadar hiç evlenmemişti. Anlatılanlara göre gençliğinde bir hayli çapkın birisiydi. Ama nedense şahitlik eden kimse de yoktu. Onunla ilgili cümleler ‘ben görmedim ama rivayet edilir ki…’ şeklinde olmuştur hep. Biraz da karizmatik görünümü buna bile bağlanabilir aslında..
—Süleyman amca siz vefa konusunda ne diyeceksiniz. Sizce kadınlar mı yoksa erkekler mi daha vefalı?
İhtiyar adam ondan hiç beklenmeyecek bir şekilde derin bir iç çekip başını denizden tarafa çevirerek konuşmaya başladı.
—Ben size vefanın ve sabrın nasıl bir şey olduğunu anlatayım. Yaklaşık üç yıl kadar önceydi. Malum yaşlanıyoruz, ölüm her an kapımızı çalabilir. Hem baba yadigârı toprakları son bir kez göreyim, hem de kendime annemin yanı başında bir mezar yeri bakayım istemiştim. Bunun için yıllardır gitmediğim köyüme gitmiştim. İşlerimi tamamlayıp tam köyden ayrılacakken benim doktor olduğumu bilen köyün orta yaşlı erkeklerinden biri yanıma ‘Doktor bey; ölmek üzere olan bir hastamız var bir bakar mısınız?’ diye koşarak geldi. Yolda öğrendiğim kadarıyla altmışlı yaşlardaki kimi kimsesi olmayan bu kadının güldüğünü hiç kimse görmemiş ve son iki aydır da yatalak vaziyette kimseyle konuşmaz bir haldeymiş. Evine yaklaştıkça hatırladım. Bu ev bizim sürülerin çobanlığını yapan Mahmut efendinin ailesiyle birlikte kaldığı tek göz evdi. İçeri girdiğimde ruhunu teslim etmek üzere olan bir kadını etrafında insanları son görevlerini yapıp helalliklerini almak için bekler bir halde gördüm. Gözleri kapalı acılı bir yüz ifadesiyle sadece nefes alıp veren hastaya yaklaşıp yavaşça ‘nasılsınız?’ diye seslenip arabadan getirdiğim ağrı kesiciyi yaptım. O nekahet halindeki kadın son bir can havliyle atılıp yüzünde ışıklar saçan bir gülümsemeyle ‘şimdi daha iyiyim’ diyerek son nefesini verdi. Orada bulunan herkes büyük bir heyecanla çığlıklar atarak sevindiler.
—Doktor bey Allah sizden razı olsun nasıl bir ilaç yaptınız bilmiyoruz ama kadıncağızı ilk defa gülümserken gördük. Sağlığında hiç gün yüzü görmeyen zavallı en azından öbür tarafa gülerek gitti. Hem de ne gülümseme bir ömür boyunca bu anı unutmayız. Dediler.
Sonra bütün ahali toplanıp kadıncağızın cenaze namazını kılıp köy mezarlığına götürdük. Kadıncağızın bu durumunu görüp herhalde bana daha ölüm yok diyerek annemin yanında kendim için ayırdığım mezara mevtayı defnettik.
Hikâyeyi can kulağıyla dinleyen Turgay beyin yanındaki genç hanımefendi heyecanla atıldı.
—Nasıl büyük bir vefa örneği Süleyman Bey, kim kendisi için ayırdığı bir mezar yerini bir çobanın kimsesiz kızına verir? Beni vefa örneğiniz çok duygulandırdı doğrusu.
Sonra ellerini sıkı sıkıya tutan Turgay beye dönerek
—Aşkım sen olsan bana mezar yerini verir miydin?
Turgay bey soruya cevap vermeden geçiştirdi.
—Azizim şu kadına son nefesinde gülmesini sağlayacak hangi iğneyi yaptınız söyler misiniz? Biz de bilelim de hastalarımız ölürken en azından gülerek gitsinler öbür tarafa.
Herkes bu söz üzerine sessizliklerini bozup karanlığı yaran kahkahalar attılar. Sonra Süheyla Hanım büyük bir merakla sordu.
—Benim anlamadığım hadi kadın çirkindir alan olmaz, bekâr kalır peki neden ömrünce hiç gülmemiş? Kesin bir aşk hikâyesi vardır geride.
Süleyman Bey yüzündeki ağır ifade hiç bozulmadan gülüşmelerin sonunda yutkunarak devam etti.
—Kadıncağız daha çocuk yaşta iken köyün delikanlılarından birine gönlünü kaptırmış. Hem delikanlı kızın hem de kız delikanlının ilk aşklarıymış. Birbirlerine bir başkasıyla evlenmemek üzere söz vermişler. Üstelik kadın gençliğinde köyün en güzel kızı olmasına rağmen kendisine yapılan bütün evlilik tekliflerini reddedip büyük bir yalnızlığa gömülmüş. Fukara bir şekilde tek göz odasında kendisine söz verdiği genci ilk günkü aşk ve heyecanıyla beklemiş. ‘O’nun yüzünü görmeden hiç kimse beni güldüremez’ demiş. Kadıncağızın ruhunu teslim etmesinden sonra bütün bu olayları oradaki insanlar anlattı bana. Alın işte size vefa örneği.
Şüpheci arkadaşım Fatih bir dedektif edasıyla sordu,
—Peki, kadını bunca süredir bekletenin kim olduğunu söylediler mi size?
—Hayır söylemediler. Zaten O da kimseyle paylaşmamış bu sırrını ve kendisiyle birlikte götürmüş öbür tarafa
O kahkahalarla başlayan geceye büyük bir sükût çökmüş, sadece denizin kayaları döven dalgaları duyuluyordu. Herkes yerinden yavaşça ‘helal olsun kadına nasıl bir sabır ve vefa örneği’ diye söylenerek doğruldu. Ben ise hala hikâyenin burada bitmediğini düşünüyordum. Usulca Süleyman amcanın yanına sokuldum. Bulutlanan gözlerine bakarak fısıldadım.
—O sizdiniz değil mi?
İhtiyar adam gözlerinden dökülen yaşları gizlemeye çalışarak mırıldandı.
—İnşallah beni affeder…
