YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

10/6/2008

Teslim

 

Teslim

 

             İç hesaplaşmaları vardı. Gözleri istemediği zamanlarda birden boşalıyordu. Hangisi hangisi sebep olmuş olabilirdi böyle her şeyi tepetaklak etmeye. Önce işinden oldu. Daha iyi olacak diye ticarete atıldı, ortağı attı ilk kazığı

           Kararın arifesinde sahneler geldi sahneler geçti gözlerinin önünden, kalmakla gitmek arası med cezirler. Tutunmak istedi pamuk ipliği ile bulutlara 

O hayırların hayrı yok muydu? Sevap değil miydi yardım kuruluşlarına verdiği paralar. Yoksa necisle alınan abdest hükmün demiydi

Yaradan’ın yardımı, şimdi değilse ne zaman gelecekti. Yoksa daha dibi bulmamış mıydı? Daha beteri ne olabilirdi? Ailesini kaybetmişti işini, eşini, aşını. Evvelden burun kıvırdığı imkânlar şimdi hayal bile değil iken. Poyraz basmış sobaya, dumanlar arasında öksürüğe boğulurken gözlerinden yaşlar geldi. Takat son zerrelerini yudumluyordu……

Bir eski şarkı yan duvardan sesleniyordu nihavend

Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime

 Basmane’de bir viranede. Somalili, Sudanlı mülteciler arasında aşkın ve tamahın mültecisi olmuştu. Tığ-ı teber, şah-ı merdan. Hangisi, hangisi idi yaptıklarının, yeter artık dedirten Kadri Mutlak’a. Talihin kırılma noktası hangisi idi. Bilse, sanki geri gidip değiştirecek, yeniden, yine yaşayacak ,pişmanlığı fayda edecek.Sebep, sebep, bir bilse.

 Hangi ölüm acıtmadan, can yakmadan, canı yakardı. Ne zormuş ölümlerden ölüm beğenmek. Ölümlerden ölüm.

Eskiden Öğrencilerine burs verdiği yurdun önünden geçti paltosunun yakasıyla yüzünü saklayarak. İtibarlı, mağrur idi. Abi idi saygı duyulan 3 yıl önce. Girse içeri sıcak bir çorba ve çay mutlaka verirlerdi. Acıyarak bakıp vay be ne olmuş sorgularından korktu. İçi burkuldu, ölümden beter gelirdi ona merhamet, acıma dolu bakışlar.

             Üç yıl, üç gün, üç saat, yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi paldır küldür geçti. Gök yarıldı seller boşandı ne varsa onu hayata tutturan çer çöp gibi boz bulanık sel suyuna kattı. Kibrit çöpleri gibi bir göründü, bir kayboldu evi, arabası, dükkânı

İtibarı, gururu her şey bendendir ben, ben, benleri

Ticaret odasındaki konuşmaları

Yasak aşkın kokusu

Çeşmedeki yazlığın kameriyesi

Organizedeki fabrika sekreterinin davetkâr bakışları

Bir o kadar yasak ve bir o kadar heyecan ve zevk veren ne varsa

Ama hangisi, hangisi yeter dedirten. Onu bulup oradan başlamalı geri çevirmeye yaşanılanı.

Nasuh bir tövbe oradan başlamalıydı

                       Henüz kimse gelmemişti camiye. Soğuktu. Minareden atlamak geçti içinden ne madden ne manen düştüğüm yerden daha yüksek değil diye düşündü. Rabbim son yaptığımda günah olmasın. sen bilirsin dedi. Gözlerinden sıcacık yaşlar inmeye başladı zorla yutkundu. Beni yola koyup yoldan kaydıran kader. Tökezleyen kalbimle geldim, aczimle geldim, katar katar günahımla geldim kapına, beni yola koy.

                  Birazdan Rıfat amca gelir sabah ezanını okumaya, görmesin istedi. Caminin yanındaki mezar taşlarının arasına yürüdü, okuyamadığı Osmanlıca yazılı büyük sarıklı bir mezar taşına yaslandı.

                   Mekân dile geldi, zaman eğrildi. Hazirenin her bir taşı öne eğildi. Yağmur çiseledi. Bin milyon damla perdeler açtı, perdeler açıldı. Sekine ılık ılık damarlarında yol aldı. Sukutu hayal, yakin elverdi, yakınındakine elini verdi. Şadırvandan su sesleri, nalın sesleri, bir esinti selvi yapraklarını okşadı. Önce Mansur Ney’in tılsımlı sesi sızdı yüreğinin en sıkışan odasına, bir damla su, ılık esinti ve kamışın sesi deydi ruhuna. Zaman eğrildi, başı döndü, gözü karardı, birden bir ateş bastı, titreme tuttu, mekân titredi. Âlem titredi, eğrilmiş zaman titredi. Titredi cihan, nar oldu. Bedeni nur oldu, nur yola koyuldu, yoklukta yok oldu

        Yıllar önce tedavisine yardımcı olduğu Elif elinden tuttu

-Cemil amca hoş geldin…

 

ali ıravul

14/4/2008

Telvin

telvin*

Birinci hane

Bu serseri gönül med cezirler arasında gider gelir.

Ve karar kılar belki med belki cezir.

Ah o dalgaların büyüsü, derinlerin sessiz deniz öyküleri.

Söylenceler masallar diyarı.

                Kızarmış mazzarelle ile başlangıç yaptı. Hırsını yemekten çıkarmak niyetinde idi. Tane karabiberli bonfile ile bonfile dilimli Akdeniz salatası söyledi. Harman viskiler ve Simirnof vodka ile Bombay saphire de kararsız kaldı. Sarhoş olup kederin tadını çıkaramamaktan korkup vaz geçti. Doluca Nevşah ile merhabaya niyetlendi nevbahara. Pahalıydı. Ücretli günahı ayıpladı, yine vazgeçti. Sıkma portakal en iyisiydi.

Tiramisu ile şımarttı kendini…

Bir mala harç ile çatıya tutturulmuş bacalar gibi aşklar yaşadı.

Ne ölçülere uyuyordu. Nede yoldaki ışıklar aydınlatıyordu.

Nefsi yenilgiler şefkat tokatları doğuruyordu,

                Cahiliye devrinde kendinin, bir günah gecesinin sabahında gençliğinin, bahçe duvarına kustuğu caminin önündeydi, on yıl sonra. Avludaki şadırvanda abdest aldı su serin ve şefkatliydi. Haziredeki selviler yukarıyı işaret ediyordu. Yukarıdaki gök tanyeri maviliğinde sükûnet fısıldıyordu yaprakların arasından. Sabah kuşları duaya kanat çırpıyordu.

Bu beş yüz yıllık kubbe ne veliler, ne mücrimler gördü. Ne âlemlerin yakardıklarını, ne âleme yakaranları…

Görünen cemaati üç yaşlı faniden ibaret, bir o kadar şüheda ve birkaç melek namaza durdu. Essalatu hayrun minen nevm (namaz uykudan hayırlıdır.) den nasipsiz koca mahalle, derin bir sessizlikte yorgan altındaydı.

Renkli gözlü kumral huriyi talep etti duasında. İnce, zarif ve narin edasıyla salınacaktı cennet bahçesinde, ona Kevser sunacak billur kâsede. Gözlerinin içi gülerek asude ezgiler fısıldayacaktı açık pembe, pembe ve beyaz zakkum çiçekleri açan ırmağın kenarında. Müezzin büyük künde kari kapının bir kanadını örtünce dünyaya avdet eyledi. Af diledi, duasına hayal zerk eylemişti, ileri gitmişti.

 

İkinci hane

Hüznümün keyfini çıkardım

Dalgalar vurdu kederime

Ezgiler sardı

Izdırap kapladı

Müteveffa sevdamın yasını

Birazdan gün batacak

Denizin birkaç metre üstünde kocaman, karpuz sokak lambası gibi asılı duruyordu Güneş. Göz almıyordu artık. Çok oturduğunu düşünen garson üstündeki tenteyi uzun demir bir çubukla döndürerek açtı. Arka masadaki delikanlının, yılışık esprilerine kız arkadaşı yılışık kahkahalarla cevap verdi

Güneşin mat gümüşi aydınlığı, ipeksi yumuşaklığa büründü. Beklenen kızıllıkta suya inişini göstermeden, ufuktaki kurşuni bir bulutun arkasından kayboldu.

 

ali ıravul

*telvin

Halden hale, renkten renge girme. Bir ânda bütün ikiliklere ulaşabilme, iki zıt uç arasında metronom misali salınma. Sırası gelince kendini tanrı sayma, varım diyebilme; sırası gelince toprak seviyesine inme, zillete ulaşma, yokum demedir telvin. Her an başka bir yolda, her an başka bir durakta* olmadır. Temkinli olarak telvin ile tevil arasında salınanlar için kelime manası renk. .renkler demek. Bu renkler karakter anlamında. Kırmızı, yeşil ama. Bu yeşilin ya da kırmızının içindeki ton farkı ona karakter veren özellik, o manada renk. tasavvufi anlamda da bununla ilişkili, halden hale geçme: her saniyeden, yaşadıkların, öğrendiklerin, yaptıkların, karakterin... hallerden hallere geçme olayının adı ''telvin''. Yunus’un insan karakterlerini renklerle anlatan bir şiirinin adı da telvin. Bir gidişat, ama durağan değil. Bir hedefi var, ama ulaşılamayan bir hedef. Onun da adı var o da…