YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

8/11/2007

Hayatı Terlemek

Hayatı Terlemek…

 

Terliyordu, varlığını saran utançla. Tekrar tekrar kristal dudaklarında anlam. Soluk yok, kelime yok, soğuma yok. Sessizlik kadar canlılık; utanç saflıkta gizli…

 

Terliyordu, öncesizliğin ve sonrasızlığın sonsuzluğu içinde; An’da. An’ın başlangıcı yok…

 

Terliyordu, özlediğiyle dolu içi, özlediğinin içinde. Saydam teninde huzur, utancında kaos…

 

Sakın konuşma gece. Gözlerini kapadığını hiç görmedin, olmadığın yerlerde, olmayan kollarınla saramadığının…

 

Terliyordu, yüzünde giz, yüzünde ışık, rüzgar, ateş, toprak, ve gül, yüzünde…

 

Pencerelere konan yaban güvercinleri ve büyüyünce gemi olacak fidan ve Büyüksahra’nın isimsiz kum tanesi ve Samanyolu galaksisi ve alaimisema ve kandamlası ve asude bulut ve soylu atlarla yapılan gece yolculuğu-Esra ve köpüren yalnızlık; yoktunuz, terliyordu…

 

Terliyordu, henüz eller yoğurmamıştı demiri, iğne acıyı dikmemişti, özlenen yüzü perdeleyen ayaklara öfke büyütmemişti yılanlar kuytularda…

 

Terliyordu, henüz hayat dokunmamıştı ölüme ıslak parmaklarıyla…

 

Ve yıldızlar sevgilim değildi, uzaktan kırpıştıran gözlerini, mahmur…

 

Pişmanlık bir çocuk ölümü gibi düşmemişti böyle içime, mahcup…

 

Çaresizlik erkeğe gözyaşı olmamıştı, deprem sarsıntılarıyla…

 

Nefret bulaşmamıştı henüz varlıına tenimin…

 

Terliyordu, kıpır kıpır saydam dudaklarında anlam…

 

Terliyordu utançla kıvranarak. Hayat sessizlik kadar; ve korku. Utanç saflıkta gizli. Teri tenimde. Soluk yok, soğuma yok, kelime yok…

 

Güneş hiç doğmamış…

 

Bildiklerinizi kanatın, unuttuklarınız yeter size…,

 

samet dindar

5/5/2007

Gölge

   Gölge...

 

Romanlarda mahfuzdu yüzün

Müstehzi bir tebessüm diye yazardı

Duymazdım

Çocuktum denizi özlerdim upuzun

İncecik dudaklarım

sevdaya hayalden bir duman salardı

Müstehzi’yi sorardım

Kimse bilmezdi

Tenhasına dokunurdum sonsuzun

Gözlerimden yalnızlığım sızardı

Ümmiydim

Aşka lal

Belledim lakin

Tebessümde okunurmuş hüzün

 

Uyuduğumda ölüydüm

Hep uyanıkken görürdüm düşlerimi

İki boyutlu ve yarı saydam

Bir gölgeyim şimdi

Billurdan

Sen kaç yaşında gizlendin romanlara

Ben neden hiç büyümedim de

Dokunduğum tenhalara gömüldüm

Akbabalar ırgalar ruhumu aşikar

Çürüyen bir ruh ile neyleyim şimdi

Senin düşerine uyumak için ölürdüm

Sessiz giderdin

Ardın sıra götürürdün düşlerimi

Yutkunurdum seni soranlara

Aşka lal

Sıkardım dişlerimi

Kimse aldırmazdı

Ölüydüm

 

Bütün düşlerim ölüme dair

Bila kayd-ı şart egemenmişim ruhuma bedenime

Öyle dediydi şair

Azaldıkça çoğalırmışım

Katıksız sancılarım varmış

Vesaire vesair

Sancıların annesiydim oysa

Titrek ellerimle müşfik

Her gün yeni sancılara doğurgan

Egemenliğim bedenimin bendesi

Yanılmış şair

Ve katıksız Sancıları ruhumun

Aciz peygamberin dualarıydı

İçimi esir eden özgürlüğe

Ve özgürlüğünde ölen

Düşlere  ölen içimi

Sonra dipdiri sancılara uyanan

Sitemsiz uyanan

Sineme saplanan düşlerle

Bir yaraya düşen gönüldüm

Bir sevdaya sürüldüm

Bir rüyaya gömüldüm

Parçalandım bölündüm

Aşka lal idim

İzbesinde mutlu düşlerin

Bir metruk kalptim

Acı ile büyüdüm

Bilmediler

 

Ölüydüm

                      a.samet dindar

                beşocakikibinyedi

4/4/2007

Güray Süngü ve Kitapları

 

GÜRAY SÜNGÜ VE KİTAPLARI 

 

         Güray Süngü 1998 yılında kısa öykü ile başladığı yazı serüvenine 2006 yılı içinde yayınladığı iki romanıyla devam etti. Romanlarından ilki haziran ayı içinde Pencereden ismiyle, ikincisi ise kasım sonunda Dördüncü Tekil Şahıs ismiyle yayınlandı. Genel bir bakışla yayınlanan bu iki romana baktığımızda son dönem genç yazarların sıklıkla düştükleri aynı ya da benzer karakterleri veya hayatları farklı romanlarda anlatan yazar profilinin dışında bir görüntüyle karşılaştığımızı söyleyebilirim. Yaşından beklenmeyen yazınsal olgunluğunun bir edebiyat geleneğinden geliyor olmasıyla ilişkilendirilebilir olduğunu düşünüyorum.

Güray Süngü üsluba ve kurguya önem veren bir yazar izlenimi uyandırıyor, öyle ki her iki romanı da ele alırsak yapılan kurgu gereği oluşmuş-oluşturulmuş bir üslup ve biçemle karşılaşıyoruz. Pencereden’in karakteri Ayhan, alabildiğine ince, yemek yiyeceği lokantanın önünden iki defa geçip içeriye bakan, olası aksaklıkları mahcubiyetleri ortadan kaldıracak sadeliği arzu edip, dikkat çekmemeye alabildiğine dikkat eden içe dönük bir adamken, deyim yerindeyse garsonu çağırmaktan bile imtina edecek bir karakterken; Dördüncü Tekil Şahıs’ın baş kişisi Mustafa, karşısındaki insanların değerlerini alt üst etmekten bile çekinmeden aklından geçenleri fütursuzca söyleyen, insanları, duyguları küçümseyen, kendisini evrenin ulaşılmaz bir yerine çekmiş görüntüsü veren, dışa dönük bir karakter. Ayhan sanki eksiklikleri nedeniyle hayattan uzak, Mustafa ise sahip olduklarının bir yük derecesinde fazlalıklarıyla yaşamın hıncını çevresindekilerden ve kendisinden alarak her durumda hayatın ta içinde.

Pencereden üçüncü tekil kişi ile dışarıdan anlatılan bir karakter, hayatı tamamen yatılı okullarda geçmiş, ailesi de dâhil herkese yabancılaşmış ve kendisini toplumun dışında bulmuş bir adam. Kocamustafapaşa’da ne geniş ne de dar sayılabilecek bir sokakta, büyük bir evde yalnız yaşıyor. Sokaktaki bakkal Nusret Efendi ile ilişkisinden, komşusu Arzu Hanım, çamaşırhanede tanıştığı Zeynep, bardaki Nermin’e kadar çevresindeki herkese davranışında ruh haline bağlı olmayan tam bir tutarlılık hâkim. Herkese aynı mesafede duran, çünkü herkesten kendince aynı uzaklıkta olan bir adam Ayhan. Sahildeki çay bahçesinin garsonu ile babası arasında bir fark yok.

Her sabah yıkanıyor, traş oluyor, elbisesini giyiyor ve öyle çıkıyor dışarıya. İşi yok, radyo dinliyor, evindeki boş odanın duvarlarına gazetelerden kestiği intihar edip de ölmemiş insanların haberlerini asıyor ve hayatta kalmayı başarabilenleri bulmaya çalışarak kendisine bir dünya kurmaya çabalıyor. Bu sırada geriye dönüşler ve ince kurgu anlayışı ile Güray Süngü Ayhan’ın çocukluğundan itibaren geçmişini açıyor okuyucunun gözüne, böylelikle Ayhan’ın arayışı da kitabın sonlarına yakın anlam kazanıyor. Kaybolmuş bir gencin aşkı algılayışı ve yaşamın hangi evreden sonra artık mutluluğu dahi öteleyen bir yabancılığa insanı sürüklediğini anlamak için, Pencereden’in çarpıcı finaliyle karşılaşmak yeterli olacaktır kanaatimce. Ama bir intihar izleği olmadığını da belirtmek gerekir diye –çünkü bu ciddi bir yanılgıya sebep olacaktır- bu finalin intiharla alakası olmadığını ifade etmeliyim. Bilinir ki intihar reddir, hayal kırıklığı ve ardından vazgeçiş ise aslında kabulleniş. Bu itibarla bir daha Pencereden atlamayacaktır Ayhan. Daha doğal, daha hayatın içinden bir sonla baş başa kalıyor okuyucu finalde.

Dördüncü Tekil Şahıs ise tamamen birinci ağızdan ve çoğunlukla bilinç akımı ve alıntılanan iç monolog tekniğiyle yazılmış bir roman. Cüret sahibi, kibirli ama çok zeki ve sırlarla dolu bir karakter olan Mustafa’nın etrafında, onun gözünden gelişiyor bu beşyüz sayfalık roman. Büyük bir evde babasıyla birlikte yaşayan Mustafa’nın iç çelişkileri ve garipliklerle yaşadığı aşkına ve ilişkisine, bunun yanında da hayatı algılayışına ısınmaya çalışıyorken daha ilk bölüm sonunda Mustafa’nın intiharı ile karşılaşıyor okuyucu. Ama bir şahit huzurunda ve o şahitin yüzüne dokunmasını isteyerek. Kitabın kaburgasını oluşturuyor gibi görünen bu izleğin zaman içinde açılmaya başlamasıyla Mustafa’nın sırlarla dolu yaşamı da derinlik kazanıyor ve kaburga sandığımız şeyin Mustafa’nın hayatındaki ayrıntılardan sadece bir tanesi olduğunu anlıyoruz sayfalar ilerledikçe. Finalde ise bize sırrını açıklıyor Mustafa, ama bunu öyle bir şekilde yapıyor ki, romanı okurken Mustafa’yı içinizde biriktirmediyseniz, sayfalar arasında geriye dönmek ya da kitabı salim kafayla tekrar okumak ihtiyacı duyuyorsunuz. Zaten ben de bu hissi yaşamaktan sizi alıkoymamak için kurguya dair pek bir şey söylemek istemiyorum. Dikkati çekmek istediğim hususlar kurguya pek ilişmeden Hüseyin-Salih değişimindeki vicdan unsurunun keşfi, Mustafa’nın kirlerle temizlenme, arınma iştiyakı ve oldukça ironik olduğunu düşündüğüm Deniz’in ressamlığı olabilir. Ve tabi ki aşk üzerine çeşitlemeler. Güray Süngü’nün Mustafa’ya söylettiklerinde hayata dair derin bir sorgulamanın, bildiğimiz tüm kavramlara cüretkar bir yüklenişin olduğunu da eklemeliyim. Anlam üzerine kurgulanmış başarılı ve sarsıcı bir roman Dördüncü Tekil Şahıs. 

Her iki romanın da ortak özelliği, dile gösterilen özen ve incelikle kurgulanmış olmaları. Pencereden biraz daha uzun ve ayrıntılı, dördüncü tekil şahıs ise daha az karmaşık olabilirdi belki ama roman bütünlüğü açısından baktığımızda belki de bunlar eksiklik olarak değil de ne söylemek istediğini bilen bir yazarın bilinçli tercihleri olarak değerlendirmeli. Söz muhatabını bulur savından hareketle ben şahsım adına her iki romanın da kendi okuyucusuna vaat ettiğini fazlasıyla vereceğini düşünüyorum.

A.Samet Dindar

1/2/2007

Boran

  B O R A N

 

BU ŞEHİR KALBİME YAĞMURDUR ŞİMDİ

SOĞUĞU İÇİME VURAN

BİR BORAN

 

ÜŞÜYORUM KENDİ İZBELERİMDE

NE AŞİNA BİR YÜZ NE BİR SEVDALI YÜREK

HALİMİ SORAN

 

SONLU SULARDA METRUK

YELKENSİZ DÜMENSİZ BİR TEKNE GİBİ DALGALARA TUTUNAN

NE UFUK NE LİMAN

 

GÖZLERİM GÖZLERİNDE SAVRULAN

BİR EĞRİ BAKIŞTIR

DUDAĞININ KENARINDA KIVRILAN

 

PATİKALARINDA MAHCUP

HOO ÇEKER DE YÜRÜTEMEM KAĞNILARIMI

HAYALE MUT TAŞIYAN

 

BİR HIRÇIN SÜKUTLA

ÇORAK TENİMİN ARZUSUNA BAĞIRAN

KANLI BİR İSYAN

BU ŞEHİR GİBİ

BU YAĞMUR GİBİ

AYAK ÜSTÜ ÖYLECE DURAN

BİR EKSİK CAN

BİN DEPREMLE ÜZERİME YIKILAN

 

UMAR AĞU UMUT SERAP

DAİM ARDINDAN KOŞULAN

ÇOBAN ALDATAN KUŞLARINA RAM OLDUM GÜPEGÜNDÜZ

VARDIM SANILIP DA VARILAMAYAN

 

DİPSİZ SANCISI

ÜRKEK KALBİNİN RUHUMU SARAN

İNCECİK

KENDİNİ UNUTTURMAYAN

 

HER MASUM BİRAZ KATİLDİR

DİRİ DİRİ BİÇEN DİPDİRİ TENİMİ İÇİMDE

HER SABAH IRMAKTIR

TABUTUMUN 

ARDINDAN AKAN

HER AKŞAM

BİR BAŞKA BENİ DOĞURAN

 

ŞEHRİ GÖZLERİMDE DONDURAN

SOKAĞINDA BİR EKSİK CANDIR

KALBİMİN YÜZÜNE VURAN

NAMÜTENAHİ

BİR BORAN

 

SONRASI VİRAN...

 

a.samet dindar

YİRMİBİRARALIKİKİBİNALTI

 

aykIRI EDEBIYAT   SAYI’33 şubat’2007

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

emrah ayhan, m.ahmet, abdulvahap ballı, a.samet dindar, güray süngü, kıvanç kaçakgil, banu güven, nur figen feslioğlu, özkan kaya, hikmet kızıl

 

adres: gümüşküpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com,metahcakko@hotmail.com

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

1/1/2007

Kelebeklerin Ağladığı

 

Kelebeklerin Ağladığı

 

     Beyaz kâğıtlara eflatun mutluluklar yazdım senin için. Eflatun yazarken siyah hüzünler döktüm yüreğine. Kurduğum saydam hülyalarda kâbus kâbus ağladın. Çiğdem, sümbül ektiğim topraklar çamur çamur yapıştı pabuçlarına.

 

          Koklayamadan güllerini, metruk kalbimin izbelerinde, kirli pabuçlarınla soldun.  İstanbul’da soldun, Kudüs’te soldun, Mardin’de, Endülüs’te soldun, Çin’de, Hint’te, Tibetli rahiplerin yüreklerinde soldun. Soldun ve hiç bir kutsalımda açmadın yeniden. Tozlu ellerin, terli alnınla kokmadın bir daha, erguvandın, mevsimin hep geç geldi erken geçti. Çok kısa sürdü mevsimin. Bir sağanak gibi geçtin suçlu bakışlarımdan.

                                              

        Ben vaktiyle henüz sen iken misket oynardım, toprağı karışlayarak. Sen ise benim misketlerimle oynarken öldün. Ellerinde bu ölümcül oyuncaklar, bütün kutsallarımı soldurdun solarken. Karışladığım toprak arşınladı körpe tenini. Ayağına, pabucuna sarılan toprak daha çok sevdi seni benden. Ben sana kollarımı açamadım, o içini, kalbini açtı, bağrına bastı seni.

                                              

     Kelebeklerin akşamüstü öldüğünü söylediydim sana, lakin gösteremedim. Hoyrat tuttum kırdım dalını, çok çabuk soldurdum. Taç yapraklarında çiçeklerin, kelebeklerin gözyaşları kaldı senden yadigar. Ardından ağlarken kelebekler, neden dediler, bu kadar az yaşadı, kozalarımızı verseydik ona bizden evvel ölmeseydi. Kaldırım görmemiş kirli pabuçlarıyla kovalasaydı bizi, şu çiçek senin bu çiçek benim, kırlarda birlikte koştursaydık dediler. Kelebekler kadar üzgün ve şaşkınım. Ne çabuk öldün.

                                              

     Yürürken düşmeyesin diye kimi zaman, bu metruk, bu susuz, bu gölgesiz, bu çöl yüreğimi asa yapardım anne eli tutmamış eline. Çamurlu pabuçlarınla sendelediğinde bazen yüreğime tutunurdun. Tutunduğun yerlerine çöl yüreğimin, yağmur yağardı usul. Tutunduğun yerleri çöl yüreğimin gökyüzü olurdu, akciğer olurdu, bir soluk vaha olurdu.  Yüreğim eline tutunurdu. Öldün, kirli pabuçların serap.

                                              

     Öldün, ayak izlerini bırakarak hücrelerimde. İçimde takip ediyorum izlerini sabahlara çıkıyor izlerin. Özleminle çiçeklere ağlayan kelebeklere çıkıyor, gecelerde biriken yaslarına çıkıyor kelebeklerin, çiy tanesi gibi demlenen gözyaşlarına. Özgür kanatlarınla içimden ufka yürüyen mucizelerine çıkıyor. Erguvandın, toprağın sıcacık bağrındaki buruk tebessümüne çıkıyor izlerin. İsimsiz körpe bedenine, mahzun gözlerine çıkıyor, her an açıp da ölü bakışlarını bu mahcup, bu metruk kalbime saplayacakmışsın korkusuna çıkıyor.

                                              

       Oysa öldün, birazdan güneş batacak, kelebeklerin kanatlarının döküldü tozları, renkleri, erguvan kokulu toprağına döküldü kelebeklerin. Güneş batacak birazdan, yarım dudak gülümseyişlerin, suskun acıların, karanlık kederlerin yarenimdir. Saçlarında, sağ ve sol omzunda titreşen gümüş kanatlı hüzünler yarenimdir, ıssız gecelerinde yalnız bırakmadığım.

       

        Beni de çağır yanına, yarenim ol.

a.samet dindar

yirmiikikasımikibinaltı