YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

15/10/2009

Bir Sarhoşluk Gecesi


BİR SARHOŞLUK GECESİ

Herkes içmekle meşgul, bazıları da ölmekle, mesela sinekler o mor ışıklı kafesin içinde 'cozzz!' diye yanıp cehennemi boyluyor, kadehimi sineklere ve karşımdakilere kaldırıyorum, gülüyorlar bana, iyi, mutlu etmeyi severim insanları, onları hiç sevememiş olsam da... 'Şef''e özel talimat veriyor Serkan, buranın gediklisi, mühendis olur kendileri; diğeri kasabanın önemli bir avukatı, ‘usta’, diyorlar, ortayı donatıver, misafirimiz var.

‘Bir senedir buraya dadandık,’ diyor Hasan, kafaları burada çekiyoruz!’

Serkan, ‘anlat!’ diyor, ‘nasıl gidiyor, neler yapıyorsun?’

‘Hiç!’, diyorum, ‘hemen hemen hiç!’

Tabakların biri geliyor biri gidiyor. Konuşuyorum. Çarpılmış ağzımla, beyhude gülümseyişimle. Sarhoş oluyorum yavaştan.

Sadece sarhoş olduğunda tatlılaşan adamlardanım ben de. Akşam ve yemekler güzel. Terasta esinti var, bunaltıcı sıcağı duymuyoruz. Tepeye astıkları mor ışıklı alet sivrisineklerin defterini dürüyor. ‘Yaşamak artık çok kolay!’ diyorum, buzlu rakımla alete işaret ederek; ‘babalarımız ne talihsizlermiş!’

 ‘Sen sarhoş oldun!’ diyor Serkan. Gülümsüyorum. Hep gülümsüyorum. Konuşuyorlar ve dinliyorum onları. Dostlarım hüzün veriyor bana. Hala kadınları konuşuyoruz, şu yaşa geldik aynı şeyler, kasabayı ve işlerimizi konuşuyoruz, bir de Serkan’ın bir türlü evlenecek kızı bulamamasını. Dostlarım hüzün veriyor bana, bu kasaba, elektrikle yanan sinekler, bol yıldızlı bu ağustos göğü, rakı ve sigara ve çaldıkları şarkılar, bir baltaya sap olamamış insanlara özgü o tuhaf bakışlarıyla garsonlar...

‘Biri var aslında’, diyor Serkan; Hasan;‘hep biri vardır senin ama bir türlü o biri karın olmayı başaramaz.’

‘Evlenme, diye ekliyor Hasan, bence evlenme!

‘Nedense’ diye cevap veriyor Serkan, ‘hep evlenenler evlenme’, diyor.

‘Hasan’a katılıyorum’, diyorum.

‘Tolstoy, evlenmek bir erkeğin ruhen ölümüdür, demiş...’

Sonra yanımıza biri oturuyor. Tanıştırılıyoruz. Adını hemen unutuyorum. Yine içkiler geliyor ve ben artık içmemem gerektiğini biliyorum. Hasta bir adamım çünkü, sarhoşluk sabahlarım doğduğuma pişman eder beni. Onların ne içkisi bitiyor ne sözleri. Şöyle hep domuz gibi sağlam bir adam olmayı istedim, ömrünce bir kere bile nezle olmayan adamlardan hani. Annem hep, ‘tozun toprağın içinde tek başına büyüdün sen, ondan böyle hastasın’, der durur.

Üzülür benim için. Sizin için üzülen biri derttir size ve o da hüzün verir adama. ‘Önemli değil anne!’ derim, ‘boş oturmadın ya, çalışıyordun.’

 Şimdi beni bekliyor. Uyukluyordur koltukta, televizyon açık kalmıştır. Uyanıp saate bakıyordur iki de bir. Bekleme beni, dedim oysa. Annem dahil hiç kimsenin beni bekliyor olması hoşuma gitmez, tozun toprağın içinde böyle ince duygulara karşı bağışıklık kazanmışım demek ki...

Dönen dünyanın altında hesapları ödeyip çıktık. Sinekler ışığa koşup kavrulmaya devam ediyor. Çoktan gece yarısı olmuş, caddeler boş, ay batıp gitmiş. Hasan’ın arabaya atıyoruz kendimizi. Başım şimdiden kazan gibi ve midem çalkalanıyor. Hala nasıl konuşuyorlar anlamıyorum. Yol üstünde bir işkembecide duruyoruz. Hayatımda ilk defa içiyorum işkembe çorbasını. İşe yaramıyor. Hasan, Serkan alışmış mideleriyle taş gibi duruyor bana gülüyorlar. Serkan;’ Eee bu durumlarda ne diyor Tolstoy efendi.

Kafayı vurup yatmamı söylüyor, dedim. Gülüyorlar yine. Çarpık bakışlarımla ben de gülüyorum ve bir şarkıya başlıyorum. Yesari Asım Arsoy’un hüseyni şarkısı: 

‘Fâriğ olmam meşreb-i rindâneden/ Yüz çevirmem nâfile peymâneden/ Bezmedikçe hâlet-i mestâneden/ Çıkmam Allah etmesin meyhaneden.’ 

‘Ne antika adamsın oğlum!’diyor, Serkan. Hasan, radyosunu açıyor arabanın. Cırlak sesli bir kadın boğuyor şarkımı, ben de yumuyorum gözlerimi. Görünmez kadehimi babamın hayaline kaldırıyorum, şarkı kalbimde çalmaya devam ediyor; Çıkmam Allah etmesin...’

‘İyi halt ediyorsun!’ diyor babam. Eve geliyoruz. İniyorum. El sallıyorum çocuklara.

‘Sağolun!’ diyorum, sağolun! Farların ışığında kalkan toza bakıp, ‘sağolun dostlar!’

Gittiler. Hoş geldin! Kendime hoş geldim. Dünya ne fena dönüyormuş meğer, ‘insan nasıl bulsun tanrıyı yahu?’ diyorum evin önündeki erik ağacına, ‘daha ayakta duramıyoruz birader!’
Yapraklarını hışırdatıyor erik. İçeriden ışık gelmiyor. Yukarıda ay yok, yıldızlar sessiz, karanlıkta dikilen bir adam, yarı gecede kendi evinin önünde sarhoş, kederli bir sahne bu ve bu sahneden uzaklaşmak isteyip bir adım atıyorum, atmamla yere yuvarlanmam bir oluyor. Aşk olsun dünya! Dünyanın suçu ne, diyor babam, kendi elinle yapıyorsun bunları. Sen diyorum babama, yaşarken böyle vaazlar vermezdin, neler oluyor o tarafta? Sonra toz kokusu! Yerde uzanmış tozu kokluyor ve kalbimin atışlarını duyuyorum. Ağustos böcekleri doldurmuş geceyi. Yanıma bir köpek geliyor, elimi kaldırıyorum, kaçıp gidiyor. Yerde sırt üstü dönüyor, yıldızlara bakıyorum. Işıltılı kubbenin içinde her şey dönüyor. Ne, diyorum, ne bunun anlamı! Kalkıyorum. Eriğin dibine yığılıyorum. Zehirlenmiş bir köpek gibi öğürüyorum ağacın dibine. Ben burada bir zamanlar sarışın bir çocuk olarak oyun oynardım, neler oldu da böyle sarhoş, mutsuz, yalnız bir adam haline geldim? Ve burada güneş olurdu, asmanın altında annemi beklerdim bazı günler, babam elinde fileyle çarşıdan gelirdi, sonra Zehra vardı, onunla ekşi üzümler koparırdık asmadan, Zehra’nın karım olmasını isterdim hep, Zehra’ya ne oldu, üzümlere ve güneşe, babama, o sarışın çocuğa... 

Terli alnıma yapraklar çarpıyor. Böceklerin müziği bütün geceyi ele geçirmiş. Anahtar yok üzerimde. Kalkıp kapıyı vuruyorum. Kim o diyor uykulu sesi annemin. Bir yabancı diyorum. Açılıyor kapı. Yaşmağını arasından bembeyaz saçları görünüyor.

‘ Anne çok kötüyüm!’

‘İçtin mi sen?’ diyor. Merdivenleri çıkıp yatağa atıyorum kendimi. Böcekler kafamın içinde çınlıyor. Oda dönüyor. Annem bir fincan kahveyle yanıma geliyor.

'Sakın ışığı açma!' diyorum.

'Çok mu içtin?' diyor.
'Çok kötüyüm anne!', diyorum.
'Kahveyi iç, miden yatışır!' Yok, diyorum yok. Mavi bir leğen getiriyor. Leğene boşaltıyorum ne içtiysem. Sen git, diyorum anneme. Git uyu! Ne vardı oğlum bu kadar içecek.
Bütün ev o hastalıklı anason kokusuyla doluyor. Annem pencereyi açıyor, sonra odadan çıkıp gidiyor. Bir saat boyunca acıyla kıvranarak iki büklüm içimi dışarı kusuyorum. Başım çatlarcasına ağrıyor. Serin bir rüzgâr giriyor içeri. Sonra da annem.

Loş ışıkta yorgun bir hayal. Anne, diyorum, babam ne yapıyor. Gülümsüyor zorla. Uyuyor, diyor, çok yorgun. Elinde bir bardak, uzatıyor. Nane, limon kaynattım, iç şunu. Alıp yudumluyorum. Leğeni alıp gidiyor.  

Ezan başlıyor az sonra. Horozlar ötüyor. Sonra siliniyor her şey. Babam radyoyu açıyor. Bir Cuma sabahı olsa gerek. Bizim eller çalıyor radyoda. 'Halk Hikayeleri' başlayacak birazdan. Demli çay kokusu eve dağılmış . Abim iniyor aşağı, sonra Selma. Daha incecik dal gibi bir genç kız, sofrayı kuruyor. Annem elinde demlikle görünüyor. Bu bir rüya biliyorum, yine de mutluyum. Yer sofrasına çöküyoruz. Ne anason kokusu var orada ne mavi leğen.
Annemin ışıltılı, kahverengi saçları yaşmağından fırlamış, yıllar hiç geçmemiş gibi.

Babam biraz daha açıyor radyonun sesini.

Bir udi yavaştan giriyor şarkıya: 'Fariğ olmam meşrebi rindaneden...’

öykü ve illüstrasyon: bülent gariboğlu

10/5/2009

Baltalı Adam

Baltalı Adam

Aynada kendine baktı ve ‘senin derdin ne aslanım?’ dedi.

Eve sarhoş geldiği akşamlarda babası da böyle sorardı ona. Bu, anlat bakalım, son zamanlarda niye durmadan kafayı çekiyorsun, demek değildi, ayaklarını denk al, çizmeyi aşma anlamında yumuşak bir ikazdı.

 Yüzündeki tıraş kesiğine dokundu. Parmak ucuna kan bulaştı. Yıldızlarımız barışmadı bir türlü adamcağızla, dedi duvardaki yansımaya.

Babası televizyonda haberleri izlerken ölüp gitmişti bir akşam ve onu düşününce kendini kötü hissederdi hep.

Yeni gömleğinin yakaları sıkıyordu, yeni bir şey giymek mesele olurdu onun için. Saate baktı, on dakika sonra çıksam rahat yetişirim. O kadar bekleyemedi, ayrıldı evden. Kalın, koyu renkli bulutlar geçiyordu yukarıdan. Kasvetli bir hava vardı. Ağaçlar çiçek açmıştı. Kuş sesleri yoldan geçen araçların gürültüsüne karışıyordu.  ‘Eskiden olsa bunlar bile neşelendirirdi beni. Şimdi hiçbir tel oynamıyor içimde. Hepsini anlatmalıyım doktora. Her şeyin canımı sıktığını, ter kokulu otobüslerde çıldıracak gibi olduğumu. Yaşama tutkumun sıfırlandığını...

Bekleme odasında adamın biri kafasını ütülüyordu bir saat sonra. Neyse ki herifin adı okundu ve kurtuldu ondan. Boşalan koltuğa hayli şişman bir kadın oturdu.

- Bütün akrabalarımdan nefret ediyorum.

- Efendim?

- Hepsi bana canavar gibi görünüyor.

- Zormuş sizin işiniz.

- Hem de nasıl.

Sekreterlerden biri geldi kadının yanına ve ona belgesinde yanlışlık olduğunu söyledi.

Böylece ondan da paçayı kurtardı. 

Bekleme salonu doluydu. Şehirde her yer doluydu. Belki de bizi bu odalara getiren şey de budur, ruhumuz boş bir yer arıyordur, biraz kafa dinlemek istiyor o da. Çantasından bir kitap çıkardı ama kendini okuduklarına veremiyordu. O güne dek beğendiğini düşündüğü yazarın aslında fazla şişirilmiş olabileceğine dair bir fikir belirdi aklında ve sayfalar devrildikçe buna ikna olmaya başladı. Belki de kitabı Türkçeye çeviren adamın beceriksizliğidir, bu. Salona bir göz attı, ah bir de şimdi buna mı takılayım canım, dedi. Kendime yeteri kadar dert buluyorum zaten. Az sonra adı okundu. Beyaz önlük içinde gencecik bir kız ona bakıyordu. Peşi sıra gitti kızın, minik bir odaya girdiler. Masa, onun karşısında basit bir koltuk, kız bir şeyler yazdı, o da kötü tercüme edilmiş kitabı çantaya koydu.

- Hoş geldiniz.

- Sağ olun, hoş bulduk.

- Çok dikkatli okuyordunuz.

- Yok, kendimi bir türlü veremiyordum.

- Seviyorsunuz herhalde okumayı.

- Doktor siz misiniz?

- Evet, benzemiyor muyum?

- Çok gençsiziniz, psikiyatristleri kafamda değişik canlandırmıştım.

- Anlıyorum.

- Filmlerden falan hani.

- İsterseniz erkek hekim arkadaşlardan rica edelim...

- Ne için?

- Yani doktor seçebilirsiniz, demek istiyorum. Bazı hastalar hemcinsleriyle daha rahat konuşurlar...

- Yok, hayır, önemli değil, yanlış anlamayın! Sonuçta siz de hekimsiniz.

- O halde başlayalım.

- Evet.

- ...?

- Buyurun Nihat Bey.

- Valla ne diyeyim ki, şimdi birden, ne anlatayım?

- Sizi buraya getiren sebepten başlayabiliriz.

- Hep yorgun hissediyorum kendimi.

- Hıhı!

- Bir de her şeye sinir oluyorum. Her şeye!

- Anlıyorum.

- Anladığınızı sanmam.

- Açın biraz.

- Buraya gelirken etrafta gereksiz bir kalabalığın olduğunu düşündüm. Zaten hep böyle düşünürüm. İki metre yürüyemiyorsunuz. Önünüze saniye geçmeden lanet bir insan çıkıyor. Sonra bir daha, sonra bir daha, hep böyle... Affedersiniz, şu ‘lanet’ ağzımdan kaçtı, yani sıkıntılı bir şey...

- Hımmm.

- Evet, doktor hanım, bunları söylemekle de kendimi garip hissettim şimdi, yani sonuçta siz de bir yabancısınız, hayır, böyle söylemek istemiyorum, nasıl desem, işte tam da bu, kendimi ifade ederken güçlük çekiyorum. Basit bir konuyu çetrefil hale getiriyorum. Çok çabuk yanlış anlaşılıyorum. Yanlış anlaşılmaya zemin hazırlıyorum. Bu, tuhaf bir cümle oldu galiba.

Kadının gülümsemesini bekledi. Ama boşunaydı bu. Kâğıtlara bir şeyler yazıp durdu. Kocaman kara gözleri vardı, güzel ve soğuk ama mizah duygusunun damlası yoktu orada:

- Uyku düzeniniz nasıl?

- İyi

- İştahınız?

- İyi.

- İzleniyormuş duygusuna kapılıyor musunuz?

- Hayır, hayır, hiç öyle şeyler yok inanın, sadece yorgun ve sinirliyim.

- Anlıyorum.

- Yürürken, yani bir yere yetişmeye çalışırsınız hani, hızlı yürümek istersiniz ve birden önünüze sallanarak ilerleyen iki kişi çıkar. Kaldırım da zaten iki kişinin yan yana yürüyebileceği genişliktedir. ‘Zınk!’ diye durursuzuz. Oysa saniyeler önemlidir sizin için. Yapacak hiçbir şey yoktur ve sokaklar doludur, günün hangi saati olursa olsun maalesef doludur. Tam önünüzdeki fok balığına benzeyen kadını geçtiğinizde karşınızda iri yarı birini bulursunuz; kahredici ter kokusuyla önünüzde dikilen bir duvar, onu da atlatınca, başka engeller çıkar, o anda orada bulunan birileri mutlaka keser yolunuzu, ya da kırmızı yanar ve yolun bu tarafında tükenmiş bir şekilde bekleyemeye başlarsınız, anlatabiliyor muyum ve bu böyle sürüp gider, varmak istediğiniz yere ulaştığınızda işinizi bitirmişlerdir. Piliniz bitmiştir yani... Çok mu büyütüyorum?

- Dinliyorum sizi Nihat Bey.

- Hayalimde büyük bir balta taşıyorum ve önüme çıkan herkesin kellesini uçuruyorum.

Gülümsedi bunu söylerken. Kadının yüzünde herhangi bir anlam yoktu.

- Şaka yapıyorum.

- Devam edin.

- Yani siz bir şeyler sorarsanız devam edeceğim, bu şekilde kendi kendime konuşur gibiyim ve...

- Ailenizde daha önce rahatsızlık yaşayan biri oldu mu.

- Kafadan mı yani?

- Psikolojik herhangi bir durum.

- Ailem tümden çatlaktır aslında...

- ‘Çatlak’ derken.

- Çatlak, yani, gündelik dildeki çatlak, normalin dışında davranışları olan, ne bileyim, doktor sizsiniz değil mi.

- Tıp dilinde o şekilde ifade etmeyiz.

- Şüphesiz etmezsiniz. Mesela bir abim vardır. Tuhaf bir adamdır. Ailede herkes biraz tuhaftır ya. Abim bundan yıllar önce kendini bir polis olarak görmeye başladı. Oysa daha on yedi yaşındaydı. Televizyonda bir dizi vardı ve tuhaf bir polis sokakları bir sürü pislikten temizliyordu. Baretta’ydı adı polisin. Duymamışsınızdır bile. Sizin hatırlamanız mümkün değil. Papağanı da vardı adamın. İtalyan’dı galiba, kafam karıştı şimdi. Yoksa zenci miydi. Anılarımı birbirine karıştırıyorum... Hele babamı tanımalıydınız; babam, kafasını havayla bozmuştu, durmadan göğe bakar ve bu gün yağmaz bu, derdi. Ya da akşama kar var... 

-...

- Asıl mesele şu; ben neşemi yitirdim galiba. Öyle şen şakrak bir adam da sayılmazdım gerçi...

Genç kadın bir şeyler yazıyordu önündeki kâğıda. Ne garip burada oturmuş, neredeyse kızım yaşında birine dert anlatıyorum... Bir an bunu da söylemek istedi, vazgeçti. Saçmalıktı bu, oyundu ve biliyordu ki buna inancı da yoktu. Dünyayla ilgili herhangi bir inancı yoktu. Bütün sözler boşluğa akıyordu, anlamsız ve işe yaramaz konuşmalar...

Eli kesiğe gitti. Penceresiz minik oda daha da küçük göründü gözüne. Gömleğin yakası boynunu yakıyordu.

Bir ırmağın kenarında yere eğilir ve bir taş alıp var gücünüzle fırlatırsınız hani. Öbür yakaya ulaştıramayacağınızı bildiğiniz halde yine denersiniz. Konuşmalar da böyle. Hatta bütün hikâyemiz...

Kadına söylemek istedikleri bunlardı işte, ama gerek yoktu anlatmaya.

- Demin size bahsettiğim balta, yani, yanlış anlamayın rica ederim, mecazi anlamda demek istiyorum. Yoksa kimsenin kafasını uçuracağım yok, hasta değilim ben.

Güldü yine, kadın susuyordu ve soğuk bir havası vardı. Çıplak, hücre gibi bir oda, suskun bir hekim hanım ve terleyen, yeni gömlekli bir adam. Ne sahne yahu, dedi.

- Devam edin Nihat Bey.

- Bir gün eve sarhoş geldim. Ayakta duramıyorum. Her şey dönüyor. Avluda dikildim. Felaket sarhoşum. Babam çıktı evden. ‘Ne bu halin?’ dedi. Pat! diye yıkıldım yere. O anda yani, devrilip gittim. Babamın yüzünde anlam veremediğimim bir endişe vardı. ‘Aslanım’, dedi, ‘havaya bak, şimdi yağmur bastıracak, git, yerde yatıp durma, ıslanacaksın sonra...’

bülent gariboğlu

11/4/2009

Kısa Bir Aşk

KISA BİR AŞK.

Çocuğun kalbi sahra çölü kadar boştu ve aylardan nisandı. Yanındaki kızdan gelen o çiçek kokusunu alabiliyordu.

— Kokun güzelmiş!

— Sana kadar geliyor mu?

— Evet, yasemin sanırım.

— Hay Allah, o kadar da az sürmüştüm güya

— Niçin, sorun ne

— Öyle çevreme yayılsın istemiyorum pek!

— Anladım. Ama endişelenme, harika bir koku bu.

— Teşekkür ederim.

— Ah geldi vapur, maalesef

— Niye maalesef

— Bu an biraz daha sürsün isterdim.

Sustu kız. Belli belirsiz gülümsedi. Vapur düdüğünü öttürdü. Köpükler savurarak yanaştı. İskeledeki kalabalık sığır sürüsü gibi fırladı vapura doğru.

— Şehit İlker Karter

— Efendim anlamadım.

— Hep bu vapurla geçiyorum Eminönü’ne.

Güldü kız.

— İlginç birisin!

— Alındım şimdi.

— Hayır. Kötü bir anlamda demedim.

— Şaka yapıyorum. Hep öyle söylerler. Alıştım.

Vapura en son onlar bindi. Kız bir sülün gibi geçti vapura. Geçerken delikanlının kolundan tuttu. Çocuğun göğsünde garip bir sıkışma oldu. Aşk bu olsa gerek, dedi. Kızın duymayacağı kadar sessiz ve korkakça.

İstanbul, boğaz o kadar güzeldi ki insan umutsuzluğa kapılıp intihar bile edebilirdi. Köpükler içinde suyu yarıp geçen büyük gemiler, çıldırmış aç martılar, delilik tohumlarını kanatlarında taşıyıp sağa sola saçan bahar rüzgârı, pamuksu bulutlar, işte bütün bunlar, ruhu bu Sahra Çölü gibi ıssız kalmış delikanlıyı havaya uçurabilirdi kolaylıkla.

Kızın sırtında beyaz bir kazak vardı, onun üstünde yaprak yeşili bir hırka ve böylece delikanlı, kadın denen bu büyünün, Tanrının erkeklere kurmuş olduğu en zalim tuzak olduğunu düşündü. Siyah pantolonu içinde bir kuğu zarafetindeydi kız. Uzun, kumral, sıhhatli saçlarını yumuşak bir topuz yapıp ince omuzlarına bırakmıştı, saç değildi de sanki bir ışık demetini bağlamıştı başında ve bu yine delikanlıda çölde uzun bir yürüyüş duygusu uyandırıyordu.

— Sen kalın giyinmişsin Mustafa

— Sorma ya. Sabah serindi biraz.

— Evet, ben de üşüdüm okula gelirken.

— Nereye oturalım?

— Fark etmez.

— Gerçi çok da seçeneğimiz yok ya.

Merdivenleri çıkıp kendilerine pencere kenarında bir yer buldular.

— Mini piyano konserin müthişti, dedi Mustafa

— Abartma ya. Biraz öğrenmiştim.

— Çok heyecanlıydın.

— Evet, ölüyorum sandım.

— Sen ölme, ben ölürüm!

Güldü kız. Mustafa bu gülüş karşısında kendini, güneşte dili iki karış dışarı fırlamış bir biçimde, kum tepelerinden yuvarlanırken gördü.

— Çekinme söyle. İlginçsin, de.

— İlginç ve çok komiksin Mustafa.

Tepelerden yuvarlanırken bir kaktüsün üzerine düşürdü Mustafa’yı bu ‘komik’ sözü.

— Türkçeyi iyi öğrenmişsin yine de.

— Eh annem Türk...

— Baban Rus’tu değil mi, hep karıştırıyorum.

— Evet.

— Piyanoyu da o öğretti. Kendisi çok daha iyidir.

— Ben flüt bile çalamıyorum.

— Sen hep okuyorsun.

— Yapabileceğim en masrafsız şey buydu.

— Elindeki ne.

— Bir filozofun kitabı...

— Ne anlatıyor.

— Aslında ben de bilmiyorum.

— Ben sıkılıyorum okurken, hemen uykum geliyor, hele de felsefeyse.

— Felsefe okumak için fazla güzelsin.

Yine gülümsüyor. Hayır, sırıtıyor. Ağzı kulaklarında. Eh ben de böyle gülebilseydim bu zırvaları okuyor olmazdım herhalde.

— Ne var kitapta, hayatın anlamı falan mı?

— Eh, sayılır, bir şeylerin anlamından söz ediyor ama hala anlamış değilim. Ölümden, iç daralmasından, kaygıdan...

— Ayy, içim karardı Mustafa, şu mis gibi günde nelerle ilgileniyorsun!

O anda yanlarında oturan kadın çay istedi garsondan.

— Mustafa biz de içelim mi?

— Olur, tabi.

— Niye böyle şeyler okuyorsun.

— Okul, ev arası kafayı bunlarla buluyorum, başka türlü çekilmez.

Gülüyor böyle söylerken.

— Buraya düşmüşüz, kitapta öyle diyor mesela, düşmek yazgımızdır ve bizler endişeden asla kendimizi kurtaramayız.

— Hep endişeli bir halin var zaten.

— Fırlatıldığımızı söylüyor bu dünyaya. Bu yüzden de kaygı duyuyormuşuz. Ama bu kaygıda yapıcı ve kurtarıcı bir şeyler varmış, imkânlarla dolu bir yazgıymış varlığımız. Ve ölüme doğru yürüyormuş insan. Sonunda adam ölüyor yani.

— Dalga geçme benimle.

 Çaylar geldi, kız kendine özgü o incelikli tavırlarla aldı bardağı.

— Eee, sonra, nasıl imkânlar varmış kaygıda?

— Valla, bu bir vapur yolculuğu için uzun sürer.  Bir yemek yeriz anlatırım sana meseleyi.

— Zor biraz!

— Niye?

— Nişanlım çok kıskançtır...

Çay bardağı elinden kaydı Mustafa’nın. Yere düşüp birkaç parçaya ayrıldı. İnsanlar onların bulunduğu yöne baktılar bir an. Kız telaşlandı.

— İyi misin?

— Hay aksi, sakarlığım tuttu.

— Yandın mı?

— Yok, birazcık bileğime döküldü sadece. Zaten soğukmuş.

Çölde kumların içinde yüzdüğünü gördü. Karanlık bir güneşi sırtına koymuşlar gibiydi. Haşlanıyordu. Ölemiyordu bir türlü.

Pantolonuna da dökülmüştü. Dizinden aşağı kuruyan bir ırmak vardı şimdi. Kitapta düşmüştü yere ve o da ıslanmıştı. Cam kırıkları içinden kitabı alıp kuruladı.

— İşte bu bardak gibi biz de düşüyormuşuz. Galiba sonunda da böyle paramparça olunuyor. Zaten bu İlker Karter’de başıma tuhaf şeyler gelir.

— Ne gibi.

— Bir keresinde âşık oldum mesela.

— Sahi. Senin bir kız arkadaşın vardı bir ara.

— Evet. Bu vapurda da terk etti beni.

— Şaka yapıyorsun yine.

— Yok, ciddiyim.

Pencereden boğaza baktılar. Birkaç dakika sustular.

— İstanbul’u çok seviyorum dedi kız. Bazen burada mı yaşasam, diye düşünüyorum.

Duymadı onu delikanlı. Uzakta Boğaz Köprüsüne doğru bakıyordu. Dünya ne kadar parlak bir yer. Nasıl da sahtece sergiliyor kendini. Sanırsın ne acı vardır yeryüzünde, ne ölüm, ne açlık, ne parasızlık. Bu an, şu rüzgâr, şu köpüklü mavilik sanki sonsuzca hep böyle ayaklarımızın altında bekleyecekmiş gibi.

Vapur yanaştı iskeleye. Aşağıdaki sabırsız kalabalığa baktılar. İndiler.

— Güzel bir yolculuktu. Çay dışında. Benim suçum.

— Suç falan yok, boş ver. Felsefeyle falan seni sıkmadım umarım.

— Asla. Ben bir gün gerçekten dinlemek isterim bunları. Kendimi çok cahil hissettim.

— Senin gibi piyano çalsaydım da ben de öyle hissetseydim keşke!


İndiler. Yanında cennetten ayağının dibine dek fırlatılan bu harika meyveye baktı çocuk. Yalnızca baktı. Elindeki ıslak kitabı sıktı. Kitabın yazarına, gel de için daralmasın üstadım, dedi.

Aşağıda iri kıyım bir herif onlara doğru yöneldi. Al işte geliyor bizim korkuluk dedi delikanlı.

— Mustafa tanıştırayım, nişanlım Servet.

Tanıştılar. Ayaküstü konuştular. Ayrıldılar. Dönüp bakmadı kıza bir daha. Sarılarak uzaklaştıklarını biliyordu.

Sahra’ da bir kum tepesinden aşağı yuvarlandı çocuk. Artık çırpınmanın bir anlamı yoktu. Ağzına, gözlerine kum dolmaya başlamıştı bile.

öykü ve desenler: bülent gariboğlu

www.baska.blogcu.com

“…aşıkların bAŞKadır yOLu…”

 

8/3/2009

Pişmanlık


çizik: bülent gariboğlu

9/2/2009

Doberman

Doberman

Çalışma masamda oturmuş  olağan hiçlik duygumun soğuk sularında boğulurken koridordan gelen havlama sesiyle kapıya doğru yöneldim. Dört metre kadar ötemde kocaman siyah bir doberman dilini çıkarmış bana bakıyordu. Saçmaydı. Ağır hasar almış anlamlandırma duygum anlamsızca süzdü bu şeyi. Evet. Saçmaydı yalnızca.

Böylesi şaşılası bir sahnede her insan bir açıklama isteğiyle kıvranmaya başlar birden, hepinizin başına gelmiştir. İşte ben bunu hanidir sıfırlamış biriyim. Şaşırmam ve yargılamam. Sadece bende oluşturacağı dalganın gelişini gözlerim. Doberman oradaydı. Dikilmiş beni seyrediyordu ve gürültücü bir ürkünçlükle yine havladı. Duvarlarda patladı bu ses ve ben olağan hiçlik duygumun yavaşça bedenimden uzaklaştığını hissettim. Bu tedirgin etti beni. Yaşamın korkunçluğu tam da bu noktada zonkluyordu bana kalırsa. Geçiş noktası. Hiçliğe veya kaygıya, endişeye, süregelen bir rüzgârı dinler gibi alışmaya başlarsınız. Dışarıdan gelen saldırı sizde bir organ gibi büyümeye ve bedeninize eklemlenmeye başlayacaktır sonunda.

Ama yeryüzündeki bulunuşunuz buna sürgit izin vermez. Bir şey atılmıştır size, bir ok, ucuna zehir sürülmüş bir mızrak bir yerden, gökten, ağaçların arasından, yerin derinlilerinden, çatılardan, duman dalgalarından, kapı altlarından sızan ışıktan, yani bir noktadan kalkar ve sizi sonunda avlayacaktır. Buna ölüm diyebiliriz elbette, ama hangi ölüm, bu sorunu basitleştirmek olur sadece, o şey, o seni bulacak olan şey, seni buluncaya dek bir yerde durmadan büyür. Seni yakalayacak olan o şeyi yalnızca sen fark edersin. Kılcal bir damarda, bir metalde, havanın bir akımında büyür durmadan. Atomları veya ruhu sonunda seni ele geçirecektir. Sen biraz da zaten bunun için buradasındır; o şeyin seni bulması için...

İşte geldi, dedim dobermanı orada tekinsiz gözleriyle beni süzer görürken. Bu kara renkli canavara bakıp filozofik sözler edeceğimi düşünüyorsanız yanıldınız. Bir kez daha havladı ve güçlü bacaklarıyla bana doğru atılması bir oldu. Çalışma odamın kapısını kapamadan önce gördüğüm son şey onun dar koridorda şimşek gibi üstüme akıp geldiğiydi. Hızını alamadı ve duvara çarptı.

Müthiş bir yorgunluk duydum o an. Ayakta duramıyordum. Kapının kolunu tutan elim ter içinde kaldı. Anahtarı yoktu bu odanın. Kolu tutmak zorundaydım. Niçin olduğunu bilmiyorum. Doberman bir şekilde kapıyı açacak kadar zeki olmalıydı. Evime girebildiğine göre bir kapıyı açmasından daha doğal ne olabilirdi ki. Ama ayakta duramıyordum. Kapının önüne yığıldım. Bütün ağırlığımı kapıya yaslayarak yaptım bunu. Hırıltılarını duyuyordum şimdi. Kapıya sürtünmesini. Zorluyordu işte. O korkunç burnuyla kapıyı itekliyordu. Artık korkuyordum.

Rüyada falan değildim. Ya da hep rüyadaydım, emin değilim. Çevremi bu kadar kesin nasıl anlıyorum peki. Kendime dokunuyorum. İşte ellerim, saçlarım... Dışarıdaki kuşları bile duyuyordum. Akşam saatleri olmalıydı. Kapalı perdelerin arasından gri bir aydınlık sızıyordu odaya. İhtimalleri düşünmeye başladım. Bu doberman diyordum acaba katları mı karıştırdı? Niye ben? Bunu kim göndermiş olabilir ki bana? ‘’Aşağılık tetikçi!’’ diye bağırdım ve niye böyle bağırdığıma bir anlam veremedim.

‘Saatim’ gelmişti demek. Buraya kadardı. O şey beni bulmuştu sonunda. Şaşıracak bir şey yoktu. ‘Şey’ hikâyenin sonunda seni bulurdu. Yaptıklarının karşılığı olarak bir gün karşına dikileceği kesindi, bu söylenmişti. İnanmamıştın ama bekliyordun her zaman.

Belki de saçmalıyordum. Biri bana şaka yapıyordu. Eşek şakası. Yo yo, bu şakanın çok ötesinde bir durumdu. Kapıyı nasıl da duymadım. Bu canavar anahtarlarla girmiş değildi herhalde evime. Ama ‘o şey’ duvar mı dinlerdi. Kafam karışmıştı. Belki de hayal görüyordum. İçindeyken rüya olduğunu bildiğim rüyalardan biri miydi acaba?

Birden daha beş dakika önceki halimin hiç de fena olmadığını anladım. Masamda oturmuş orman, deniz manzaralı takvime bakıp ne kadar anlamsız ve yavan her şey diye düşünüyordum. Bu sırada doberman kafasını kuvvetli bir biçimde kapıya vurdu, titredim. Sonra havladı. “Boşuna çırpınma” der gibi. “Defterini düreceğim birazdan” gibi. Sonunda hak ettiğin şeydir bu”, dercesine.

Öldürecek miydi beni? İşkence mi yapacaktı? Beni parçalara ayırıp haksızlık yaptığım, incittiğim insanlara mı postalayacaktı? Neydi o? Doberman cinsi bir köpek miydi yoksa sadece? Evimde ne işi vardı? Komşular duymuyor muydu bu havlamaları? Ne yapmam gerekiyordu* Kapıyı açıp bu oyunu bozmalıydım belki de. Halüsinasyon muydu yoksa bunlar?

Ölüm müydü doberman? Hayır. Bir başlangıçtı belki de. Evine kudurmuş bir dobermanın girdiği adam eskisi gibi olabilir miydi acaba? Yoksa biri bana böyle bir mesaj mı vermek istiyordu. Niçin bir orangutan değil de bu köpek: Niçin bir kurt değil, bir boa yılanı değil de bu hayvan geldi bana? Bunları kendime sorarken kapının dışındaki hırıltılı gölge ulumaya başladı. Yaralı gibiydi sanki. Belki dışarı çıkıp tedavi ettirmek istiyordu kendini. Çöktüğüm yerden çiçeklerime bakıyordum. Kitaplarıma. Tepkisiz seyrediyorlardı beni. Hiç yardımları yoktu. Öylece duruyorlardı orada. Hayatıma girenleri düşündüm. Ailemi, arkadaşlarımı, âşık olduğum kadınları. Şimdi şu çiçeklerden şu kitaplardan bana daha farklı davranmadıklarını anlıyordum. Belki onlarla beraberken hep bir dobermanla bulunmuştum yanlarında. Dünyaya, insanlara, doğaya, tanrıya karşı bir doberman çirkinliğinde de davranmış olabilirim pekâlâ. Şimdi sırtıma kapıyı çarpıp duran bu şey de bütün o yanlış toplamlarımın yankısıdır belki de. Kaçtığım sorumluluklarımdır, sıkılıp uzaklaştığım insanların ahlarıdır, öfkemin dalgalarıdır, yerden kaldırmadığım çocuklardır. Oysa ben ömrümce bir sabah ya da bir akşam vakti aşkın gelip kapımı çalmasını bekliyordum... Gele gele bir kara hayalet geldi sonunda. Hayır. Suçluluk duygularıyla geçmiş bir ömrün sözleriydi bunlar.

Gelen ne ölümdü ne bir hesap memuru. Aklımı başım almalıydım. Evime kocaman bir canavar girmişti sadece. Bunun ne psikolojik ne ne mistik bir tarafı vardı. Bir komplo kurulmuştu ya da kötü niyetli bir şakanın kurbanıydım.  

Şimdi kapımı daha da güçlenmiş bir şekilde zorlayan şey kapkara bir köpekti sadece. Gafil avlanmıştım. Odanın köşesinde duran sandığa ulaşabilsem kapıya destek yapabilirdim belki.

Sonra ayak seslerini duydum canavarın. Gidiyor muydu yoksa? Belki de. Eee dedim, her şey bitikten sonra tekrar masama gidip hiçlik sularında mı yüzeceğim? Bilmiyordum. Evet. Artık hırıltılarını duymuyordum hayvanın. Ya odaya girmek için başka yollar deneyecekse. Evime nasıl girdiğini bilmediğim bir köpeğin başka yetenekleri de olamaz mıydı? Çabucak bir karar verdim ve sandığa ulaşıp kapıya dek çektim. Köpeğin o sırada kapıdan gireceği düşüncesi bir kaç yılımı götürmüş olmalı.

Öyle bitkindim ki. Sandığın dibine yığıldım. Öfkelenemiyordum bile. Şimdi ne yapmalıydım? Komşulardan yardım istemeliydim. Pencereye gittim. Ne yapacaktım şimdi, nasıl bağıracaktım? “Yetişin evimde bir doberman var!” diye mi bağıracaktım? Ya çoktan gittiyse? Kim inanırdı ki bana! Rezil olabilirdim bu işin sonunda. Hatta bir akıl hastası olduğuma bile hükmedilebilirdi.

Dünyaya sıkışıp kaldığım gibi bu odada sıkışıp kalmıştım. Çirkin ve kibirli bir Alman filozofunun sözlerini hatırladım: “Ürken ve ürkek kapıldığı şey tarafından hapsedilir. Kendini bu belirli şeyden kurtarmaya çabalarken bu sefer de diğer bir şey hakkında  emin olmaktan çıkar, yani tamamıyla aklı başından gider...'' Bu adamlar yaşamdan kopuk şeyler söylüyormuş gibi konuşsalar da aslında yaşamın çok derininde geçen akıntılardan  söz ettikleri ortadaydı. Bir sessizlik vardı havada. Yine o suratsız düşünürün bir cümlesi geçti aklımdan; “Korku kendine özgü bir sessizliği de yanında getirir...” Hayatımın bu ilginç dakikalarında düşündüğüm şeylere ben de şaşırıyordum.

“Polisi falan mı aramalıyım?” diye düşündüm bir an. Telefon salondaydı. Bu seçeneği iptal ettim. Pencereden dışarıyı seyrettim. Karşı pencerede camları silen kadını görünce rahatladım önce. Ondan yardım isteyebilirdim. Pencereyi açmak istedim. Ama aylardır açmamıştım onu ve sanırım sıkışmıştı. Açılmıyordu. Camın arkasından kadına seslensem bu çok saçma olurdu. Muhtemelen beni yanlış anlardı. Kendisine el kol işaretleri yapan bir adamın kara bir köpek tarafından tutsak edildiğini düşünecek değil ya.

Bundan da vazgeçtim. Sandığın dibine oturdum. Nefesimi tutup kapının dışından gelebilecek sesleri dinlemeye başladım. Hiçbir şey duyulmuyordu. Berbat bir ikilemin içindeydim şimdi. Köpek gitmiş olabilirdi ama bunu anlamanın yolu kapıyı açıp etrafı kolaçan etmekti; öte yandan bunu yaparsam o kapkara dev tarafından parçalanabilirdim. Bir çözüm yolu bulmalıydım. Bir çözüm yolu bulmakla değil bulmayı düşünmekle geçirmiştim ömrümü. Yani bu konuda deneyimliydim. Çözümün sadece beklemek ve yine beklemek olduğuna dair biraz can sıkıcı bir yöntemim vardı benim. Ben bir düşünür olsam en büyük tezim ''İnsan bekler...'' olurdu. Beklerken büyünür, iş güç sahibi olunur, evlenilir, ameliyat odalarına gidilir, duraklarda üşünür, beklerken ölünürdü. “Bari kitap mı okusam?” diye geçirdim içimden bir an ve bundan da vazgeçtim. Şu kâğıt tomarlarının foyası çıkmıştı işte, kapıma dayanan bir dobermana karşı koyamayan fikirler ne işime yaradı!

Gerçek bir düşünce kitabı ya da roman bunu başarmalıydı bence. “Kapkara bir canavar evinize girdiğinde nasıl hayatta kalırsınız?” diye konuşan kimse yoktu anladığım. Varsa yoksa tepemizden geçen bulutlar kadar anlamsız düşüncelerle sayfa doldurmaktı dertleri. O bulutlar kadar soyuttular. Uzaktan bir şeymiş gibi görünüyorlardı ama yakınlarına varınca bir dumandan başka bir halt geçmiyordu elinize.

Boş ver. En iyisi beklerken biraz kestirmek... Şöyle sandığın üzerine doğru uzanmak... Sonra kapıyı temizlikçi kadın açtı ve ‘Necmi Bey?’ dediğini işittim. “Niçin sandığın üzerinde yatıyorsunuz, bir şey mi oldu?” Kadının kocaman kara gözleri vardı. ‘Nerede’ dedim, ‘nerde o??’ ‘Kim?’ dedi, şaşkın.Doberman”, dedim. Bir şey anlamadı. ‘Kapıyı kapat, şimdi bizi parçalar yoksa’, dedim...

Siz benim rüya gördüğümü düşünüyorsunuz ama hayır. İnanın o kara köpek gerçekti. Belki kim bilir temizlikçi kadının kılığına girmiş olabilir. Dikkatli olmalıyım. Dikkatli yaşamalıyım. Her an kapımda bir dobermanla burun buruna gelebilirim.

Ayağımı denk almalıyım.

Doberman arıyor çünkü...

Her an bulabilir beni...

Sizi de....                    bülent gariboğlu


30/11/2008

Biraz Açılmak

biraz açılmak...

‘’Tek bir şey önemli; yiterken var olmayı öğrenmek’’, diyor Cioran. Herkes bir şeyler diyor zaten. Ne dediklerini Allah bilir ve bunların neye yarayacağını. Bir şeyi tek bir gerçeği bilen biri bana öyle geliyor ki susup bu aptal komediyi izler. Gülümseyerek izler. Bir zamanlar kendi budalalığını da anımsayarak.

''Peki sen oğlum?'' diye soruyorum kendime. Senin numaran ne? Ben mi, gerçekten bilmiyorum dostum, ben yalnızca eve gidiyorum. Ne sıkıcı bir hikayesin sen böyle.Eve dönen adam. Bari döndüğü yerde çamaşır asan bir karısı, bahçede kumlarda oynayan çocukların olsa. Film olsan eve dönerken biter serüvenin. Gün dağların arkasından inerken adamımız evine döner.Terli ve yorgundur ve sıkıcı. Ya da şöyle: Adam şehrin dışında bir semtte oturuyor. Yine şehrin dışındaki bir alış-veriş- kayboluş merkezinden çıkıp evine yürüyor. Mesafe bir saat. Bu saatte adam derin varoluş sorunları üzerine kafa yorar. Her şeyden midesi bulanmıştır.

Bir gün varoluş üzerine düşünürken bulursun kendini ve her şeyden iğrenen biri olursan şaşırma buna. Böyle bir noktaya gelirsin kaçınılmaz bir biçimde ve eğer gelmediysen zaten sana söylenilecek tek bir kelime yok, demektir. Uyumaya ve tıkınmaya devam edebilirisin.Azrail gelip kelleni gövdenden ayırana kadar mesela. İşte bunları konuşuyordu adam.Sadece  kendisinin değil ölmüş büyük aptalların soruları üzerinde de  çalışmaktadır:

''Hiç kimse benim kadar her şeyin boşluğuna inanmadı, hiç kimse de bu kadar boş şeyleri trajik yönden ele almayacak.'' Bir dakika bay Cioran. Beni tanıma ayrıcalığına ermediğiniz için böyle konuşuyorsunuz. On on beş santim yarıçaplı kellelerde neler olup bitiyor biliyor musunuz.Sizin de diğerlerinin de büyük tıkanması bu noktada gerçekleşiyor bayım.

Bizleri kavramlarla, sözcüklerle, sizi siz yapmış bir dolu boktan süreçle ölümlü krallığınıza köle yapıyorsunuz. Biz angutları demek istiyorum. Aslında bu konuyu uzatmak niyetinde değilim. Yorgunluktan ölüyorum. İnsan yürürken nasıl felsefe yapabilir anlayamıyorum. Gerçi böyle bir güruhun olduğunu duymuştum tarihte ama unuttum şimdi. Dedim ya yürürken insan hiçbir şeye yoğunlaşamıyor. Yanımdan geçen arabalar tepemde parıldayan şu parlak yıldız - ne olaydı sen de diğer kardeşlerin gibi biraz daha uzak olsaydın gezegenimizden, ölür müydün-, şu yol boyunca dikilmiş çınar fidanları, apartman blokları, rüzgar, bulutlar her şey yorgunluğumu dev bir mikroskopla büyütüyor gibi. Benim trajedim de bu. Yalnızlıkla kalabalığın arasında öğütülmek.

Ben de şu olur olmaz kendisiyle fikir tartışmaları yapan biriyim. Uzun ve can sıkıcı deneyimlerim bana öğretti ki tartışmayı da kavgayı da arkadaşlığı da kendi kendinle yapmalısın. On beş sene öncesini düşünüyorum mesela, ne kadar dost canlısı bir delikanlıydım. Kötü insanın olmadığını, toplumun kişiyi şekillendirip onu bir ruh hastasına bir katile dönüştürdüğünü düşünürdüm.

-Ne kadar budalaymışım- İnsanlara yardım yapacağım diye kendimi parçalardım. On liram varsa cebimde beş lirası arkadaşımındı. Tanımadığım insanlara selam verirdim. Asansörlerde espri yapardım hücre arkadaşlarıma. O uzun, çileli bir kaç saniyede insanların bakışlarını koyacak yer bulma çırpınışlarına anlam veremezdim. Bir ara da Afrika da ki açları düşünüp çileci bir felsefeyi bile denemiş, zayıflayınca elmacık kemiklerim, çıkık omzumla onlara benzemiştim. Sonunda hastalandım tabii. Sevgilim de artık sana olan duygularım değişti hoş çakal deyip terk etmişti beni. Hayır. Artık kızgın değilim insanlara. Onları anlıyorum. Büyük acıları var insanoğlunun. En basitinden en soylusuna kadar bir dolu acıyla geçiyorlar yeryüzünden. Onları sevmeli evet, hala böyle düşünüyorum. Ama kafesin arkasındaki bir aslana duyulan sevgiyle...

Biraz yürürüm açılırım, demiştim, şu halime bak. İç tartışmalarım bitmiyor. Annem de öyle söylerdi anlamsız konuşmalarımla başını ağrıttığımda; ''biraz yürü açılırsın!'' Sonra dostlarımdan duydum bunu; acılarımdan, kaygılarımdan ve lanet melankolimle kafalarını ütüleyince, ''git dolaş biraz açılırsın.'' Evet. Açıldım. Sizi dinleyip açıldım sevgili kadın, anne, sevgili dostlarım dalgalarda, tozlu yollarda, şehirlerde, geceleyin ıpıssız bozkırda, güneşin alevlerinde, bitmeyen kavurucu günlerin altında. Bu bana bir mısrayı anımsattı şimdi.

''Açılmak için bir yara, açılmanızı bekler'' Dar evlerde, dar çağı yaşamış nikotin ıssızı, tedirgin bir şairin mırıldanışı bu. Ben de açıldım işte. Hatadır açılmak. soğuk gecede yorganın açılması mesela, sizi sevmeyen bir kadına açılmanız, denizde dalgalara açılmanız, ormanın derinliklerine ve en tehlikelisi sözcüklerin derinliğine...

Cemil Meriç mi yazmıştı; ''bir gemi gibi açılmadan limanda çürüdüm'', diye. Bir de bu var tabii. Nasılsa çürüyeceksen ha limanda ha okyanuslarda, ne fark eder.  Sen de bir bilgenin ruhu varsa kumsaldan fazla uzaklaşmamış bile olsan yıldızlara dek gidersin ama bir budalanın öküzce bir sıradanlığına sahipsen neyi öğreneceksin ki bayım.

Bunu sesli söyledim. O anda yanımda şişman yaşlı bir adam geçiyordu ve tersçe baktı yüzüme. Al işte dedim. Ben sizi sevmek için şu kısacık yaşamımda binlerce parçaya bölündüm sayın beyefendi. Sizse bu zavallı yalnız adama nefretle bakıyorsunuz. Bir gün son nefesimde pişman ölmeyeceğim bu yüzden. Gözüm çöplükte kalmayacak bayım. Balzac'ın Albay Şabert’ ni düşündüm. ''İğreniyorum sayın bayan, dünyanızdan, sizden...'' Karısına böyle bağırıyordu. ''Bir hastalığa yakalandım, dünyadan ve insanlardan tiksinme hastalığına...''

Yaşlı albay savaşta öldü zannedilip bir çukura atılır, günlerce cesetlerin altında yaşar. Evine döndüğünde karısın çoktan biriyle evlendiğini, mallarının da yağmalandığını görür. ''İğreniyorum dünyanızdan!''Albayım. İyi yönünden bakın. Bu bir seçim. Bir ömrü kör bir aptal olarak geçirebilirsin ya da gözün açılır ve acıyı bulursun yanında. Hakikati bilen susar ve üzülür. Tanrının elçilerini düşünün. Dünyayı kederle yaşadılar. Taşlandılar, katledildiler. Benim sevgili Kierkegaardim, yaşadığı yüzyıla tutkudan yoksun bir akıl çağı, diyordu. Şimdi olsa cinnet çağı mı derdi buna. Bir çölden bile yoksunuz artık diyor Rumen yazar, içimde kötümser edebiyatını konuşuyor hala, bay Cioran diyorum, haklısınız valla, yarım saattir yürüyorum, istediğim tek şey bir kaç dakika, bir otomobile - burada şehirde uzak bir semtte olmama rağmen -  bir insana, ev bloklarına rastlamak istemiyorum.

Bazı embesil yazarlar var bazı gerçekten hödük insanlar var hani, eskiden yaşayan insanlara, uçağa binemedikleri, cep telefonu kullanmadıkları için acıyanlar, bir çağın içinde olmayı bunlarla ifade edenler. Ben gürültünün olmadığı çağları seviyorum mesela. Çölde giden kervanları, çölde yıldızlara bakmak, televizyonun olmadığı çağları, bir lambanın başında, kamışı mürekkebe  banarak yazan bilgeleri seviyorum, bir büyücü gibi matematikle uğraşan eski zaman adamlarını, simyacıların karanlık hücrelerindeki umutsuz arayışlarına saygı duyuyorum, rüyanın yaşamdan, ölümden kovulmadığı çağları arıyorum. ‘İnsanın,’ diyorum Bay Cioran, bir çöle ihtiyacı var belki de, gözlerimizi kapattığımızda, gün içinde kaybolduğumuz uğraşların tantanasında kumlarında uzanıp yıldızlara bakacağı bir sanal çöle.

Bunları düşünürken karşımdan bir kadın geliyor, sırtında eşofmanları, başında tuhaf bir şapka, sanırım sağlık yürüyüşü bu, ya da diyet falan olsa gerek, hayli yağlanmış gövdesi, hantal bir biçerdöver makinesi gibi geçiyor yanımdan, insanların bakışları giderek aynılaşıyor sanki, ya da beni gördüklerinde böyle bir ışık yanıyor hepsinde, kim bilir, ne garip dünya, dünyanın bu tuhaf halleri bitmez hiçbir zaman, açlık çeken milyonlarca insana karşılık, fazla beslenmekten ölen insanlar, yaşamın komik diyalektiği diyelim, gülelim isterseniz, kadının bakışları diyordum ya, siz de hemen Bay Cioran lafı yapıştırıyorsunuz:''Kendimizi başkalarının gözleriyle görebilseydik, derhal ortadan kaybolurduk.'' Size bütün kalbimle hak veriyorum. Ve ben de ortadan kaybolmak istiyorum. Şu az önce anlattığım çölüme dönüyorum. Biraz çöl biraz müzik, bunlar sizi kurtarmaz, zaten kurtulmak diye de bir şey yok nasılsa.

Açıldım işte... Açıldım ve acıdım sevgili kadın, anne ve eski dostlarım... Eve dönmeli, film bitiyor çünkü, eve dönüp Trakl okuyacağım. Bu sıcakta içinde serin gölgelerin olduğu, ıssız avlulara akşamın indiği şiirler, çan sesi, otlarda küçük rüzgar... Biraz şiir, biraz müzik, biraz çöl gerekiyor bana. Kumların üzerinde yitip giderken biraz dinlenirim, ne dersiniz....

bülent gariboğlu          

23 nisan 2008/batıkent

19/9/2008

Ve Uyurum Rüyalarda Gerçeğin Gününe Dek

''VE UYURUM RÜYALARDA GERÇEĞİN GÜNÜNE DEK'' *

 

 

Chopin'in bir balladı çalıyordu odaya girdiğimde.

 

Adam '' Tanrı biricik tözdür...'', dedi arkasını bile dönmeden. Elindeki tavuk teleğiyle bir şeyler yazıyordu yine. Pencereden odaya dolan ışığın günün hangi saatinde olduğumuza dair en ufak bir fikir verdiği yoktu bana ve bunu niye umursadığımı da bilmiyordum...

 

'' Kendi başına var olan kendisi ile tasarlanan, yani kendisini oluşturacak başka hiçbir fikrin yardımı olmaksızın hakkında fikir edindiğimiz şeye töz, diyorum.'' Sanki benim sesimle söylemişti bütün bunları. Şaşkındım.

 

''- Bay Benedik'', dedim, yoksa Baruh mu?

 

''-Burası benim odamdı...''  

 

Kapı numarasını hatırlıyordum: 306. Yanlış bir odaya girmiş olamazdım, çünkü anahtarlar elimdeydi. Bu anahtarla açmıştım kapıyı.Yazmaya devam ediyordu, söylediğim şeyin bir anlamı yoktu sanki, masaya, ya da yatağa söylemiş gibiydim...

 

''Bayım'', dedim,'”Tanrı nedir bilmiyorum, var mı yok mu ondan da emin değilim, ama şu bir gerçek ki benim odamdasınız, benim masama oturmuşsunuz...''

 

Öfkeleniyordum nedense, uyumak istiyordum yalnızca, burada, kendi odama girmiş garip bir adamla tanrıyı tartışmak en son değil hiç bir zaman istemeyeceğim bir şeydi. Tanrı hakkında o kadar çok okumuştum ki sonunda kağıtlara yazılan tanrıya imanımı tamamen yitirmiştim.

Müzikteki tanrıydı sevdiğim, seslerdeki, ırmakların akışında, dalgalarda, gün ışığında, çiğ damlalarında, menekşelerin renginde, ağlayışlarda, çilede ve derin kederlerde gülümseyen tanrıydı inandığım.

 

Adam: “Düş görüyorsun sen'' dedi.

 

''Ne?'' dedim, “bu da şu ünlü önermelerinizden biri mi?''

 

“Ne halin varsa gör” deyip yatağıma uzanacaktım ki yatağın artık orada olmadığını gördüm. Masaya baktığımda Spinoza 'nın yerinde başka biri duruyordu.

 

‘Bir düş’, dedi adam, ‘’bütün bunlar.’’

 

Baladın en güzel yeri çalıyordu aynı anda. Adamın yüzünü mum ışığında seçemiyordum. Hava kararmıştı demek.

 

'' Görüntüleri arasında karanlık gecenin/ Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum /Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı/

 

Görüntüsü yaşamın ve ışığın. / Ah! düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin / Gözlerimde geçmişten gelen bir ışıkla / Çevresine bakan kişi için? /

 

O kutlu düş - o kutlu düş/ Bütün dünya kınarken / Tatlı bir ışık gibi neşelendirdi beni /Yalnız bir ruha yol gösteren.

 

Ne olmuş geceleyin ve fırtınada / Titriyorsa yükseklerdeki ışık? / Daha berrak bir şey var mıdır / Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin!''

 

Son dizleri tekrar ettim Bay Poe'’ya bakarak: ‘’Daha berrak bir şey var mıdır/ Gündüz parlayan yıldızından gerçeğin! ...’’

 

Uyandığımda radyodan başka bir şey çalıyordu ve duvardan sesler geliyordu. Her zaman böyle olur; ben nerdeyim acaba diye bir kaç saniye düşünmem gerekir.

 

Göçebe yaşantımın bana verdiği hediyelerden biridir bu durum. Pansiyondaydım. İkindide uzanmıştım yorgunlukla ve uyuya kalmıştım. Sık olmaya başlamıştı bu. Yaşlanıyordum herhalde.

 

Kucağımda Edgar A. Poe'nun şiirleri duruyordu. Rüyayı anımsadım. Harikuladeydi. Giderek yarı düşsel bir yaşamdı kendimi içinde bulduğum. Sonra Spinoza yı hatırladım, ona soracak bir yığın şey varken ben adamı azarlamıştım. Bu arada duvarım yumruklanıyordu. Piyanoda başka bir balad havaya esrarlı bir bulut gibi dağılıyordu. Şu sefil yaşamımızda, süprüntüyle dolu günlerimizin saçmalığında  bazı ender anlarımız vardır; göklere yükseliriz, bir an başka dünyalara inanırsın, cennet denilen şeyin bu kutsal ışımalar olduğunu düşünürsün; biri söylemişti bir keresinde; akıllı bir adam, çileyi tatmış bir bilge; ''öyle müzikler vardır ki tanrıya kadar götürür seni '', haklıydı.

 

Müzik de düşler de bize bir armağandı, orada, yaşantılarımızın fazla maddi geçişlerinde tıkanıyorduk çoğu zaman, düşler bize başka mümkünlerin kapılarına işaret ediyordu. Bay Poe da aslında düşlerin gerçekliğine inanan bir şairdi, sıkı bir yazardı. Ve bir yazar, bir şair rüyalardan uzak kalamaz.

 

Duvara esaslı bir yumruk daha indi ve radyoyu kısıp bekledim. Harika bir düşten uyanmış ve bir çamurun içinde bulmuştum kendimi. Sonra kapım vuruldu.

 

Vuruş tarzına bakılırsa hayli öfkeli biriydi bu. Saat kaçtı acaba. Kalkıp ışığı yaktım. Kapı vuruldu bir daha. Anlaşıldı, dedim, kulağını çekeceğim bu herifin. Kapıyı açtım. İki metreye yakın bir boy ve kütük gibi bir adam. 

 

‘Buyurun’, dedim.

 

''Bakın'', dedi. ''Yarın bir ihalem var ve uyuyamıyorum.'' Kulaklarını gösterdi. ''Saatlerdir müzik çalıyorsunuz ve yüksek sesle.''   

 

''Lütfen'', dedim ''içeri girin.''

 

Bir an tereddüt etti. Kapıdan eğilerek girdi.

 

''Affedersiniz...'' dedim. Bir sigara uzattım. ''Lütfen'', dedim. ''iyi tütündür, her yerde bulunmaz.'' Şaşırmıştı adam. 

 

Beni dövmeye geliyordu anlaşılan. ‘Affedersiniz’, dedim, ‘gerçekten uyuyakalmışım, ne olduğunu ben de bilmiyorum. Günlerdir uykusuzum. Üstelik çok güzel bir rüya görüyordum. Ben de sizi dövecektim galiba, ta ki kapıyı açıncaya kadar.’’

 

Adam güldü bu sefer.

 

‘’Radyo da…’’, dedim ‘’sadece klasik müzik çalan bir kanal buldum.’‘Sever misiniz?’, diye sordum.

 

Yatağın başında duran kitaplara baktı, küçük daktiloma. ‘Ne iş yaparsınız siz ?’ dedi.

 

''Yazarım ben, ünsüz bir yazar'', dedim. Gülümsedi yine ''Ama boş zamanlarımda öğretmenlik de yapıyorum, ekmek parası hesabı sizin anlayacağınız. Şehre yeni geldim. Ya siz?'' dedim.

 

''Ben İzmirliyim'', dedi.

 

''İzmir'i çok severim'', dedim. ''Evet'', dedi, ''çok güzeldir İzmir.''

 

 ''Yarın bir ihalemiz var'', dedi. ''Ben inşaat mühendisiyim.''

 

''Yaa?'' dedim. ''Ben de hep inşaat mühendisi olmak istemiştim. Matematikten sürekli çakınca vazgeçtim, tabii.''

 

Telefonu çaldı. Bir kadındı arayan, sesi geliyordu, durmadan konuşuyordu kadın. Sakinleştirici bir şeyler söyledi adam ona. Kapattı.

 

‘Karım’, dedi. ‘Yalnız kaldı evde.’ ‘Biz yeni evliyiz.’ ‘Korkuyor’, dedi. ‘Anlıyorum’, dedim.

 

‘Çok mu kalacaksınız şehirde?’ dedim.

 

''Belli değil daha'', dedi. Küçük ısıtıcımda çay yaptım ona. Biraz mahcuptu şimdi.

 

'Affedersiniz', dedi. Sonra kitaplara baktı yeniden, 'eskiden ben de okurdum', dedi. 'Sonra iş güç, derken vakit kalmadı.'

 

'Evet, genelde böyle oluyor işte', dedim. Çayını bitirdi. 'Hiçbir şeye vakit kalmadı' Hüzünlüydü sesi. Üzgün gibiydi. Karısı canını sıkmıştı herhalde. 'Uyusam iyi olacak, teşekkür ediyorum size...'', deyip çıktı. Işığı söndürüp uzandım yatağa.

 

Soyunmamıştım bile. Radyoyu kapattım. Radyoyu kapatmak önemli değildi; müzikler içimde çalıyordu nasıl olsa. Bir noktadan sonra buraya gelirdiniz. Beyninizde çalar müzik, kelimeler orada dans eder ve sen bununla yazarsın.

 

İnsanların sınırsız aptal yanlarına ve dünyanın tuhaflıklarına böyle tahammül edebilirsiniz belki. Biraz olsun mümkündür bu...

 

Sabah koridordaki seslerle uyandım. Polis ve sağılık görevlileri ve bir sürü adam vardı.Yanımdaki odadan konuşmalar geliyordu. Gece duvarımı yumruklayan mühendisin odasından.

 

Ve diğer pansiyon sakinleri kapılarında şaşkın ve korkmuş seyrediyorlardı.Pansiyon sahibini gördüm.

 

''Ne oldu bir durum mu var?''

 

''Hiçbir şey duymadınız mı'', diye sordu.

 

''Hayır'', dedim.

 

''307 deki adam'', dedi. ''Ölmüş. Sabah kat görevlisi kadınlar kapıyı açmayınca beni çağırdılar. Adam buz gibi olmuştu.Uykuda gitmiş. Kalp krizi diyorlar. Yalnız pansiyondan ayrılmayın ifadenizi alabilirler.''  

 

Tamam dedim. İçeri girip bir sigara yaktım. Garip hissediyordum kendimi. Üzüntü değildi bu, şaşkınlık da, ama acı bir şeydi hissettiğim, bir an adamın anlattığı bütün şeylerin yalan olduğunu düşündüm nedense....

 

Sonra uzandım yatağa ve Poe’nun bir şiirini okudum. Geceki adam yatağımın kenarına oturmuş beni dinliyor gibiydi.

 

''Kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının/ haykırışları içinde oturuyorum/ ve altın kum taneleri/ tutuyorum avucumda/ ne kadar az ama nasıl da/

 

/ süzülüyorlar parmaklarımın arasından derinlere/ ben ağlarken- ben ağlarken / ah tanrım! daha sıkı / tutamaz mıyım onları? /

 

ah tanrım! tekini bile kurtaramaz mıyım acımasız dalgadan? /

 

BİR DÜŞÜN İÇİNDE BİR DÜŞ MÜ /

 

BÜTÜN GÖRDÜĞÜMÜZ VE GÖRÜNDÜĞÜMÜZ? ''

 

 

* Edgar Alan Poe’nun bir şiirinden

 

bülent gariboğlu

10/6/2008

Hakikat Meselesi

10/6/2008

Yazmaktan Vazgeçen Adamın Öyküsü

çizik: bülent gariboğlu

 

Yazmaktan Vazgeçen Adamın Öyküsü

 

Gece tozlarının içinde kırılmış, kaybetmiş ve yenik, uzandım yatağa. Yazı masamın savruk özensizliğini görüyorum gözlerimi kapatır kapatmaz.

Beni her şeyi boş verip yatağa getiren başarısızlığım. Orada, boş ekranın baş ağrıtan aydınlığı; tek satır yazamıyorum, yazmaktan vazgeçiyorum artık; yaşamaktan vazgeçememenin acısını böyle dindirmeye çabalıyorum; yaşamaktan çıbanlanan yaralarımı böyle sağaltmayı denedim. Olmuyor...

Yazamamak da değil aksayan nokta; o da değil aslında, bir tür çaresizlik, sonunda boşa çıkacak şeylerin öngörüsü; yorgunluğu...

İnanmaya, herhangi bir şeye inanmaya karşı imansızlığım, gün ortasındaki beyhudelik saplantım, her şeyi hiçe indirgeyen yaşantılarımızın birden çıplaklığını dökmesi orta yere...

Ömrümü çürüten hiçlik duygum beni bir masanın başında kelimelerle, cümlelerle savaşırken görmek istemiyor anlaşılan.

Yazdıklarımı okuyorum ve düpedüz sayfalar dolusu hezeyan; bir bulantı hissi bırakıyor geride. Bir kayboluş duygusu. Hayır. Olmuyor ve bu ovadan da çadırlarımı toplayıp başka ülkelere göç ediyorum. Ben bu yaşıma kadar beni köprülerden geçirecek eylemlerin peşinde at koşturdum. Ve beni o eylemelere bazı duru sözler itip durdu çoğu zaman. Yakama yapışan o muhteşem hiçlik belasıyla üstelik...

Bir kelime kullandım az önce; ‘başarısızlık.’

Ne boş söz…

Oysa tek bir gün bile bir şeyi başarmak için yaşamadım ben.

Yaşamak da yazmak da böyle süslü ifadelerle geçiştirilmeyecek kadar ciddi bir konuydu.

Hiçbir yaşam biçimi bunlara sığmayacak denli de karmaşık, her bir konum ilk günkü kadar da çözümsüz.

Peygamber değilsen niçin konuşuyorsun, dese sana biri, ne cevabın var…

‘Yazmasam delirecektim’, gibi sözlere de inanmadım ben çünkü zaten bir masaya yazmak için oturduğumda çoktan delirmiştim...

Vazgeçiyorum.

Kabul edin ki vazgeçiyorum demekte bir serinlik üflenir yüzünüze. Bir özgürlük, iplerden kurtulma aydınlığı, yeniden başlama durgunluğu, kendini bir orman sabahının tanrısal dokunulmazlığında bulabilirsiniz bir an için ve bu mükemmel bir duygudur...

Yine de bütün bunlara rağmen vazgeçmekte korkakça bir boyun eğiş miskin, hırpani bir tevekkül de yok değil. Ama benim durumum böyle bir yargıyı da hak etmiyor. Yazarak kitleleri dalgalandıran biri değilim.

Yazdıklarımı her sabah bir ilacı alır gibi bünyesine katan birileri de yok nasılsa ve zaten bunu asla da istemezdim herhalde. Hem niçin yazıyordum ben, sahi, niçin yazıyordum. Gerçekten verilecek bir tek cevabım var: yazmak mutluluk duygusu veriyordu bana; rahatlama ve arınma hissi. Bunun dışında ne yazar olmak, ne ün, ne de başka bir dert...

Oldum olası saklanmayı varoluşunun temel direklerinden biri haline getirmiş sıradan bir adamım ben…

İnsanlardan kaçtım hep. Hatta çoğu zaman bir yarasa gibi yaşadım hayatımı. Tantanayı, kalabalıkları sevmem. Yine de zehirlenecek kadar kaldım diyebilirim insanların içinde ve fazlasıyla da iç içe oldum niceleriyle. Yalnızlığı sevdim ben. İnsanların arasında olduğum anlarda bile evde dönüş saatimi bekleyen bir yalnızlığımın olduğunu düşünmek gizli bir mutluluk nedeniydi aslında benim için. Şimdi şu çöl sıcaklarında imkanım olsa serin bir yaylada alırdım soluğu. Yanıma ne telefon, ne bilgisayar, ne tv; bu çöplerle gitmezdim dağdaki evime. Bol kağıt alırdım ve kurşun kalemler; Raymond Chandler kitapları; Divan-ı kebir, Fütuhat, Kierkegaard, Heidegger; Poe’nun öyküleri, şiirleri, Rilke, Trakl, Yunus Emre falan ve birkaç iyi yazılmış kitap daha ve sonra gerisi baş ağrısıdır. Mutluluğum çok basit şeylerle ilgili olduğu fikrine, bu saf ve çocuksu kılıklı fikre daha bir yakınım artık. Kendisine değil ama idesine yakın. Trajedim de bu oldu benim.

İstediklerimin somut varlıklarına değil imgesine sahip olmak. Belki de böylesi iyidir benim içim, ne de olsa tanrıya güvendim hep, elimden gelen bir halt olmadığı içindir bu da kim bilir..

Şimdi de otuz derecede bir çatı katında oturmuş yazmaya çalışıyorum ve bu da komik bir durumda bırakıyor beni sonuçta. Vazgeçiş manifestosunu vazgeçtiği aletle yapmanın gülünç hali...

Sıcağı kesinlikle sevmiyorum ve gerçekten buz gibi bir günde, hatta bir tipide dünyaya gelmiş olmaklığımı da manidar buluyorum. Basit dediğim mutluluk düşüne bile ne denli uzağım oysa. Belki de işte o basit diye nitelendirdiğim küçük isteklerim gerçekleşmediği içindir ki yazarak mutlu olmaya çalıştım. Evet belki bu işi yaparken, yani yazarken bir mutluluk hissiye doluyordur yazar tayfası ama hayatlarına baktığımızda çoğunun ömrünün çöplük gibi kokuşmasını açıklayamıyorum. Ters bir şeyler var yazarlıkta, bu bir gerçek, adamı bozan şeyler, ciltlerce yazıyorsun ve sonuç sıfır, hasta bir ruhla hasta bir bedenle kalıyorsun bir odada, genellemiyorum tabi, bir eli yağda bir eli balda olanlar da vardır şüphesiz evet ama sıradan da olsa şu sözü de etmeliyim ki; her şey yalnızca bir bakış açısı sorunudur, bence de, öyle bir yaşam değil beklediğim, hiç olmadı da.

Yazar değilim ben ama yine de bir şeyler yazan biriyim ve işte vazgeçiyorum bundan.

Tanıdığım birçok insan ömürleri boyunca tek satır yazmadan göçüp gitti, ben altmış cilt yazdıktan sonra karşılarına geçip baktığımda daha mı aydınlanmış olacaktım onlardan. Yazarak bir yaprağın bile kaderini değiştiremiyorsan niye bu zahmete girmeli. Bir an gelir ki söylemekle söylememek eşit olur ve yazmak için de niye aynı şey geçerli olmasın.

Pratik bir fayda arıyorum, mesele bu. Yazarak mutlu olunuyorsa bu yeterli yazma sebebidir kişi için, evet, ama ben artık bu işten keyif almıyorum ve vazgeçiyorum yazmaktan. Bu saatten sonra insanların arasına da katılacak gücü bulamıyorum kendimde. Lise de bir felsefe öğretmenimiz vardı şimdi onu hatırladım. Bana yılsonu karne veriyor, bir not yazmış, bir cümle: insanların arasına karışmadan mutluluğu bulamazsın. Bu da işgüzarlık işte. Ne malum hanımefendi on yedi yaşındaki bir çocuğun mutluluğu aradığı. O yaşlarda bu sözler umurunda bile değildir adamın. Yalnızca yaşarsın. Sonra zaten fena halde insanların içindeydim. Sıkıcı ve sıradan bir hikaye. Herkesinki kadar nakışsız bir yaşam işte. Ağzına kadar insanla tıka basa dolu hikayelerim var ve asla hatırlamak bile istemiyorum. Dönmek istediğim hiçbir çağım da yok üstelik. Otuzlarımdan sonra neredeyse her anımı bir şekilde tenhalaştırmaya çabalayan biri oldum ben. İnsanlardan hoşlanmıyorum; bu normal bir durum olmayabilir ama düşman da değilim onlara. Hatta gündelik yaşamımda içinde belki sevgiye yakın bir içtenlikle bile davrandığım söylenebilir.

Mizah duygusu fazlasıyla sivrilmiş bir adam olarak da beni çok yakından tanımayan biri neredeyse insan sevgisiyle dolu olduğumu bile düşünebilir. Neyse. Belki bunlar da saçmalıktır. Yarın farklı düşünebilirim. Şimdi gecenin çarpıttığı bir gerçeklik duygusuyla yazıyorum bu son cümlelerimi. Çünkü kaybetmiş, vazgeçmiş ve yenik uzandığım yatağımda bu kez kolayca dalamadım uykulara. Ki bazen uyumak en iyi çözümdür.

Ama dönüp durdum ve niçin yazmaktan vazgeçtiğimi beni okumak için zamanını harcayan siz sevgili birkaç okuyucumla paylaşmak istedim.

‘Bu nasıl bir hikaye şimdi?’ diyen varsa ‘bayım ben zaten yazar değilim ki, hiç olmadım da...’ derim rahat ve küstahça.

Başaramamış, yazma uğraşını kaybetmiş birinin aldırışsız sükûnetiyle yaparım hem de.

Yaz geliyor ve ben kaçacak yer arıyorum. Edebiyatın, felsefenin çıkmaz sokaklarından bana ne. Hem zaten her zaman iyi yazan birileri çıkar nasıl olsa. Ben de onları okurum, olur biter.

Şu yazı geçireceğim dağ köyü hayalimi gerçekleştirebilirsem orada, serin gecelerde, böcekleri ve kurtları dinlerken otuz küsur yıllık göçebe hayatımı, hatalarımı, yeniden gözden geçireceğim.

İnsanları yeniden sevmeye başlamak için neler yapabileceğimi düşünmem gerekecek.

Bunu başarıp başarmamanın yazmayı becermekten çok daha önemli olduğu inancıyla yapmaya çalışacağım bunu...

Siz nerelerde kavruluyor olacaksınız bilmem. Ben akşam alacasında evime yakındaki kaynaktan su taşıyor olacağım. Küçük radyoma yeni piller takarken az sonra da gaz lambasının camını parlatacağım...

Dışarıda rüzgar olacak ve ben göçerlerin aşağı düzlükteki seslerini duyacağım. Kuzu sesleri, köpek havlamaları. Hem belki ertesi gün yanlarına gidip taze peynir, yumurta falan alırım. Balları da varsa değmeyin keyfime. Canım bütünüyle bir münzevi olacak da değilim.

Ara sıra ovadaki kasabaya iner küçük evim için gereken erzakı alırım elbette.

Ben şimdiden gaz lambasının hülyalı ışığında sabahlara dek Mesnevi okurken görüyorum kendimi. Siz kuru başınızı düşünün efendim.

Belki şunca yıl tozlu kaldırımlarda, insanların sözlerinde bulamadığım hakikati bu dağ başında bulurum, ne malum.

Belki insanları sevmek böyle uzaktan uzağa daha kolaydır... Beden varlığımızla oraya gidemesek de içimizde bir dağ başı vardır belki.

Oradan aşağılara baktığımızda yanlış halimizi daha iyi görür, hataları düzeltmek için kendimizde daha anlamlı bir çaba keşfederiz. Neyin yaşanmaya daha değer olduğu ve neyin yorgunluğa değmeyeceğini anlarız... 

Hatta tanrısal hakikatle ve sevgiyle dolu bir yaşam üslubunun ipuçları çıkar karşımıza, niçin olmasın... Belki yazmanın ne anlama geldiğini de böylelikle keşfetmiş oluruz...

Çatı katında sizlere bunları yazarken ve yazma uğraşından vazgeçmişken ben şimdi gerçekten o sevgili dağ evimdeyimdir. Yazmak belki de budur işte. Bir an için çam ağaçlarıyla örtülü o evi görmek, bu sıkıntı ve acı dolu dünyamızda bir anlık bir huzuru yakalama çabasıdır.

Bilmiyorum...

Siz karar verin...

Ben ocakta pişen kahvemi yudumlamaya başladım bile... 

Kucağımda Edgar Alan Poe’ nin öyküleri...

Ve içimde birden müthiş bir yazma tutkusu...

 bülent gariboğlu

14/4/2008

Yazmak Üstüne

çizik: bülent gariboğlu

yazmak üstüne…

yazamayan yazarlara, hiç yazamayacaklara... 

 

- yazmak yanlışlıktır…

- yanlış anlamadır…

- yazmak;  güneşin  dünyanın  üzerine konfeti gibi dağıldığı bir nisan gününde eve kapanıp  sözcüklerle boğuşmaktır…

- mesela on sekiz yaşındasındır, herkes sevgilisini alıp sinemaya, kırlara giderken senin oturup geometri çalışman gerekir; yazmak tam da böyle bir şeydir. Ve saatler geçer, umutsuzluk diye bir kelimenin niçin insanlar tarafından uydurulduğunu anlamaya başlarsın, ve giderayak, Pisagor Teoremiyle tehlikeli bir ilişkiye gömülürsün…

- yazmak biraz da ve belki çoğu zaman bir  yazamama durumudur. Yazana kadar yazar değilsindir…

-  yazmak bir mutsuzluk eylemidir…

- yazmak kapanmaktır kimi zaman ve belki hiç açılmayacak bir kapının önünde yapıyorsundur bunu…

- yazmak ‘’ben buradayım…’’, demektir. ’’Ben de varım, bana da bakın, beni yok saymayın lan’’, demenin estetikle yapılanıdır.

-  yazmak argoda niçin ‘’uydurmak, palavra sıkmak…’’ anlamına gelir?...

- ’’yazabildiğim için yazıyorum’’ dedim bir arkadaşa, ama bana niçin yazıyorsun diye sorulmadan, bir tuhaf baktı yüzüme, ‘’iyi misin dedi? ’’,

’’ hayır…’’ dedim, ‘’çeyrek asırdır kendimi bir garip hissediyorum…’’

’’ ilkokula başladığım  günlerde şuramda bir ağrı duymuştum hala geçmedi...’’

Bana yakını bir psikiyatrisin telefonunu verdi…

-  yazmak  keyif verici maddelerle aynı kimyasal yapıya sahiptir aslında, sonunda mutlaka siz zararlı çıkarsınız…

-  tütün fena halde yakışır yazmaya; kurunun yanına pilavın yakışması gibi, Üsküdar la Kadıköy, Ses ve Öfke, Elsa ile Aragon, pazartesi ile Salı, Mustafa Kemal ile Fikriye gibi; bütün yönlerden bütün açılardan birbirlerini çekerler, birini ayırsak öbürü yarım kalır sanki biraz…

-  yazıyla uğraşanlar karılarını, sevgililerini ve herkesi tütünle aldatmıştır. Bu bir kaçınılmazlık yasasıdır.

-  yazmak bazen sigaradan ilk nefesi çeker gibidir. Başınız dönebilir. Keyif verir. Ulan iyi ki varım şu dünyada, diye düşünürsünüz ama çabuk geçer…

-  bukowski,  şiirin insanı deliliğe götüren bir yanı olduğunu yazmıştır bir keresinde… doğru ama eksik…

yazmanın bütün yönleri delilik  duvarına  saatte iki yüzle toslamaktır…derdim ben olsam…

-  odanızın dışında sesler vardır, gece yarısı komşular merdivenden sarhoş, güle oynaya dönerler, bir partiden geliyorlardır, ya da maçtan, ev ziyaretinden, konserden vs..  sonra yataklarına girer ve uyurlar. sizse masanın başında omuzlarınız tutulmuş, bir an düşünürsünüz; ‘’ne yapıyorum ulan ben,üç günlük dünyayı ne kadar aptalca harcıyorum, yemişim yazısını da edebiyatın da’’ diye söylenmeye başlarsınız. Uzun sürmez; bir cümle aklınızı yeniden iptal eder, yazmaya devam edersiniz…

-  yazmak; otuz yıl yemişsiniz… elinizde bir çay kaşığı hapishane duvarı eşiyorsunuz...

- kurşun kalem kokusunun insanı yazma belasına sürüklediği konusunda bir tez hazırlamayı düşünüyorum…

-   yaza yaza akşamı buldun, eline ne geçti mesela…

yazmak bazen bunu kendine sormaktır gülümseyerek…

-  yazmak yalan söylemektir…

-  yazmanın doğası yalana yatkındır çünkü…

-  din dersinde,  ’’yalan hangi anlarda söylenir?’’ diye bir konu vardı öğrencilik yıllarımdan, şimdi hatırladım öğretmenim; yazmak için oturduğunda…

-  ’’önce yaşa sonra felsefe yap demiş’’,  Romalı;’’ önce yaşa sonra yazmaya başla…’’, diyebilirsin       ama bir sorun var bu sözde: Faulkner mi demişti: ‘’yaşamayanlar bunun acısını yazar diye…’’ yaşasa zaten yazmayacak ki…

-  ’’yazarlardır en büyük yalancılar…’’, diye yazmıştı yeteneksiz herifin biri…

-  bir kez daha yazalım o halde; niçin argoda uydurmaya, palavra atmaya ‘yazmak’ diyorlar…

-  yazmaktan vazgeçersin… sonra yine başlarsın.. sigara gibi…

- masada güreşir gibi yazarsın. Küfredersin bazen, farkında bile olmadan, gece ilerler, yazamaz    olursun sözcükleri, parmakların acır, bir anlamsızlık duygusu sızar kapı altlarından, ağzın sigaradan zehir gibi olmuştur, annen gelir; ‘’ne yapıyorsun oğlum ?’’der, ne yapıyorsun, gece gece kime sövüyorsun, der  şaşkın; ’bilmiyorum anne bilmiyorum’, dersin…. Dünyanın en güzel ‘bilmiyorum’ unu söylersin. Böyle hikayeler de olur yazarken…

-  her acı, her kütle varlığını korur, düştüğü yerde görevini icra eder, yazarak başından atamazsın onları… hiçbir şeyi…

 Yazarak kurtulmak bir yazar yalanıdır yani…

-  yaza yaza yalnızlaşırsın ve yalnızlaşmadan nasıl yazılır…

- yazmak bazen alıp başını gitmektir ama yazı bitince yine odanda bulursun kendini…

- doğaçlama bazen iyi sonuçlar verir; yazıda da yaşarken de…

- ’’yazan’’, adamları sever kadınlar…

- mektup yazmamış bir nesle aşina değilim ben…

- yakışıklı bir yazar bir ucubedir, kafaya darbe almıştır bir dönemde…

- ’’yazmak kalemdir’’, demiş Behçet Hoca… tükenmez kalem, kumdan kalem…hangisi?..

-  bir kalem bir kağıt…  bu süreçte tanrı sensin…      

-   biraz daha batıyorsun yaza yaza… diplere doğru… dünyaya doğru…

-  ’’var biraz da sen oyalan’’, demiş Türkmen kocası…

   ’’yaz biraz da sen oyalan’’, diyor, yeteneksiz herifin biri…

-  ’’oğlum…’’ dedi arkadaşım yıllar önce bir gün… ’’bu filozofları, şairleri okuyacağına biraz da   ’’süphaneke’’ yi oku…’’ çok güldük buna…

 sonra tekel bayii açtı işlek bir caddenin üzerinde… gel de yazma!

-  asıl yazılması gerekenler geçiştirilir… geriye onların çok solgun gölgeleri  kalır…

-  en tehlikeli sporların başında gelir yazı… sakatlık kaçınılmazdır… sahaya hep sakat çıkarsın…

- kitaplarda aradığını bulamayanca da yazar olunur…bir zorunluluktan…

- her sözcüğün bir kokusu, bir tınısı vardır… seni peşlerinden sürükler…

- seçtiğin sözcükler kaderin olur; kaderin seçtiğin sözcüklerdir biraz… 

- iyi yazılardan niçin bir kahve kokusu yayılır havaya, hiç düşündünüz mü…

- tein, kafein, alkol…      

hangisinin oranı yüksektir yazıda..

- sanki biraz da uykusuzluk vardır iyi yazılarda…

- gecenin sesleri de, çınarların arasından geçen rüzgar da…

- yine aynı soruya geldim; niçin argoda ‘yazmak’ uydurmak anlamında…

- yazarsın, sonra ölürsün; sen tanrı değilsin...

- yazdım…çizdim… bezdim…

 

bülent gariboğlu