Dağıtmış Hikayeler-1
sıcak ve anlamsızlıktı tek hissettiği... ‘berber’yazılıydı kirli unutulmuş vitrinde. ”buyrun” derken kalın bıyıkların altından çıkan ses,yine unutulmuş,markası silinmiş,hiç bozulmamış,ama kıymeti de bilinmemiş pervanenin mırıltısında kaybolup giti…”zaten”dedi içeri giren, “her şey kaybedilmiştir zamanın burgacında. “Bur...gaç...ne...”demedi berber… kalabalık bıyıklarının altından… daha önce hiç duymadığı bu kelimeye de… anladım, aslanım… bakışıyla karşılık verdi gözleriyle… ben,dedi, ama bunlarda boğaz ve ağız karanlığından çıkmadı boşluğa… ben sana ne yapacağımı bilirdim amma,daha siftah yapmadım sabahtan bu yana... 'Buyrun şu koltuğa oturun...'Koltuğa bi çuval gibi yığıldı 'yavşak'. Bazen ilk bakışta 'gıcık' olurdu müşteriye...ama bu 'herifte' öfkesini azdıracak bir şey bulamadı...onu tarif edecek bir kelime de yoktu orta bir terk türkçesinde... neyse dedi yine içinden, “saç sakal”, sordu...”içinden nasıl geliyorsa usta,ister saç ister sakal, hatta kelleyi bile usturadan geçirebilirsin…” dedi koltuktaki...bıçağıyla kafasını bir anda kesti ve aralık duran kapıdan dışarı attı hayalinde... bunu gençken tarihi bir çizgi romanda görmüş ve bazen eline usturayı aldığında aklına gelen sahneyi düşünüp gülümsemişti... haaa, anlaşıldı bunun 'kafa iyi'neyse diye devam etti,sıcak suyu fırçayla çarparken... sarhoşları severdi... cimbom maçını izledin mi birader...nasıl devirdiler avrupayı yine... sözleri koltuktaki 'herif'in gri,baktığı yerin çok uzağında, olmayan bir yere,hatta hiç yaşanmamış bir zamana bakan gözlerine ulaşamadı... usta,dedi...az önce bir serinlik geldi,bir rüzgar da değil ılık,nemli bir serinlik, hani uzun mevsimler boyunca içinde kimsenin yaşamadığı evlere girilince,loş sessizlikten gelen umutsuz bir aydınlık gibi...şimdi bizim evde böyledir belki de...ama hep böyle değildi inanın bana...diğer evler gibi gündelik seslerle dolardı,çocuk ağlamaları,gülüşler,bazı küfürler,çay kaşığının bardaklarda bıraktığı o yaşam dolu sesler de duyulurdu... hele haziran sabahlarını hiç unutamam... kız kardeşimin diktiği o eflatun sarmaşıklar... ilk haziranda açmıştı… görmelisiniz bayım..eflatundu ve pembe yakamozlar vardı,ıslak ve güzeldi,hayat doluydu bebekler gibiydi dostum,sizi temin ediyorum...herhalde siz de seversiniz bebekleri...ben en çok eflatunu sevdim,biliyor musunuz...belki size garip gelebilir...sonra unutulmuş saatler de yaşanırdı orda...yaşamda olmanın olmamayla eş olduğu,hiç bir hazzın peşinde olunmayan,o çok eskimiş, yitirilmiş,dönüşsüz, sinek vızıltılarının,uyuklamaların,akşamı sevilen birinin beklenildiği gibi beklenilen zamanlar… terli sıcak alnınızda annenizin elini hissettiğiniz,babanızın uzaklardan geldiği,kavakların müziğini duyarsınız,öyle saatler...
ben de ,dedi berber kırmızı,sarı kırmızı..severim yani… cimbom, en büyük kral icabında… berber kesiyor koltuktaki konuşuyordu... konuşmadan çok aynada, orada sadece kendisin gördüğü biriyle, ama olmayan biriyle konuşuyordu...hem korkuyordu bu tuhaf adamdan,(ki mutlaka akıl hastanesinden kaçmıştı,bunların sağı solu belli olmazdı,şimdi usturayı alıp bizi şurada doğrasa kim yardımına koşardı ki...)ama hem de dinlemekten kendini alamıyordu... takma birader, dedi koltuktakine...artık şefkat doluydu sesi...hepimiz geçtik bu yollardan... sesindeki gün görmüş tonu beğenmişti,sanki ulan ben kadir savun gibi konuştum,bu da ‘sevdiği karıdan kelek yemiş'cüneyt…
şu, dedi oturan,şu sarı ışığı görüyor musunuz...tam ağustos sonlarındaki bu sarı ışığı..sarı da değil tam,sarı gibi ama içinde acıtan bir beyaz olan...şuramda,mideme doğru bir ağrıyı anımsatan bu ışığı...ağustos on beş,sonrası güz,derdi annem ve işte bana acı veren bu sözü,ve bu ışığı...kuşburnu marmelatı gibi kokan,kurumuş ayrık otları gibi kokan bu ışığı... eflatun renginde,boş bırakılmış, içinde ölünmüş ev gibi kokan...
ev dedin de birader,ev fiyatları aldı başını gidiyor, bizim damada da aldık bi tane ,ne yaparsın evladın var arada...yoksa allah biliyo hiç sevemedim herifi..ama işte ne yaparsın... yaş oldu altmış..yarın bir gün muhtaç olursak...boş ver takma...çalış,iyi bir çocuğa benziyorsun...olur oda olur... tezgahın iki adım ilerisindeki üstü toz içinde radyo..uzandı,açtı,yumuşak tatlı bir erkek sesi ve hüzünlü:al gönlümü diyar diyar sürükle… taaa… dedi koltuktaki...sarı ışkıların,eflatun akşamların,ölü annelerin ülkesine...
bülent gariboğlu
“ …
Bir elimizde katledilen ceset görüntüleri, bir elimizde bu gibi coca cola ve pepsi!
Susacağız!
Ve elimizde tuttuğumuz cola’ya ödediğimiz paralar kuruş kuruş birikip mazlumların başına, bomba olup yağacak!
Bu kadar mı yani?
Bu mudur gerçekten? Biz bu muyuz?
Bu ülkenin haysiyet sahibi Müslümanları yeni yetme bir İngiliz öğrenciden daha duyarsız olamaz!
Bin kere yazmak zorunda kalsam da kalsam bile yılmayacağım:
Birleşmiş Milletler;ABD ve İsrail’dir!
Coca Cola; ABD ve İsrail’dir!
Pepsi Cola, ABD ve İsrail’dir!
Bunların kod adları farklı olsa da deşifre edilmiş adları: Domuzlar Diktatoryası’dır!...“
(neşe kutlutaş,Gerçek Hayat,sayı:306)