YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

23/11/2009

Bir Sivrisinek Vızıltısı Kadar

bada BİR SİVRİSİNEK VIZILTISI KADAR

- Hayatım! Çayını içtikten sonra bardağını yıka, lütfen!
- Efendim, seni duyamıyorum.
- Tabi duyamazsın, televizyonun sesi çok yüksek.
- Tamam, şimdi konuş bakalım, seni dinliyorum, balım.
- Lütfen, lütfen, çay içtikten sonra bardağı suyun altına tutup ova ova yıka.
- Anlaşıldı.
- Anlaşıldı, diyorsun ama yapmıyorsun Sadullah!
- Balım, rahat ol ya, bir düşün, rica ederim bir düşün; uçsuz bucaksız bir evrende, minik, içi ateş dolu bir taşın üzerinde saatte kaç kilometre hızla dönüyoruz. Bir kibrit çöpü gibi kırılgan bedenlerimiz var ve ondan daha dayanıksız ruhumuz, hatta onun var olup olmadığını bile bilmiyoruz. Yani uzun lafın kısası, bir bardağın sararıp sararmaması özünde büyük bir mesele değil, ha, ne dersin?
- Çaydanlığın içi de sapsarı oluyor.
- Ömrümüzün yarısı uyuyarak geçiyor, yüz bin türlü hastalıkla boğuşuyoruz, haz çok küçük ve bedelleri fazlayken acı devasa boyutlarda ve neyin bedeli olduğunu bile bilmiyoruz.
- Mutfak batıyor sonunda, daha özenli olmalısın
- İhtiyacımız olan şey nedir, iki bardak, birkaç sahan, bir iki tencere. Gerisi taşınırken insana ağırlık yapacak şeyler.
- Bir de yemek yaptığında daha temiz çalışmalısın. Her yer batıyor. Ocağın üzerinde salça lekeleri vardı.
- O kadar geçiciyiz ki...
- Orada bez var, bulaşık bittikten sonra ocağın üzerini bastırarak silmelisin.
- Bazen düşünüyorum, bütün bunların ne anlamı var. Şimdi ne olacak? Herhangi bir işi bitirince bunu soruyorum kendime. Yemek yiyoruz, uyuyoruz, kalkıp işe gidiyoruz, ertesi gün aynı şeyler, yemek, bulaşık, uyku, konuşmalar sonra, hep konuşuyoruz. Birbirimize bağırıyoruz. Küsüyoruz. Beklentiler içindeyiz ve bir türlü huzur bulamıyoruz.
- Beni yine dinlemiyor musun sen?
- Dinliyorum balım. Seni hep dinliyorum. Sakin ol. Yüz yıl sonra bunların tek bir anlamı bile kalmayacak. Evet, tek bir toz bile kalmayacak bizden. Sesimiz, kavgalarımız, senin öfken, kaygıların, şikâyetlerin. Mutfaktaki bütün bardaklar, büfedeki kristaller, duvardaki tablolarımız, senin bibloların.
- Çamaşırlarını katlayıp düzenliyorum ama sen iki günde her yeri dağıtıyorsun.
- Sabah karanlıkta onları bulmak zor oluyor, balım. Seni deli etmek için yaptığımı düşünme.
- Genelde beni deli ediyorsun zaten.
- İyi bir film var izler miyiz.
- Sen izle ben bardaklarını sileceğim.
- Bu saatte mi?
- Bak bunu ben yapmazsam kim yapacak?
- Bilmem, şart mı silmek. Yani aylarca orada bekliyorlardı ve yine bekleyebilirler.
- Sen nerede yetiştin, söyler misin, mağarada falan mı.
- Sayılır. İki odalı bir evdi ve hemen hiç eşya yoktu.
- Off, yine başlama, ‘eski mutlu ve sade’ günlerden.
- Öyleydi ama. Ve balım geriye kendini mutlu hissettiğin anların dışında hiçbir şey kalmıyor. Geçmişi yüceltiyor değilim, acılar her zaman vardır insanın yaşamında ama...
- Hay aksi! Sana halının üzerinde gazete bırakma, demiyor muyum. Şuna bak, mürekkebi leke bırakmış! Yüz bin defa söylüyorum bunu, ama aklın iki karış havada.
- Affedersin balım, hemen silerim.
- Ona kaç para ödediğimizi unutmuş gibisin!
- Evet, işte tam da bunu söylüyorum. İki metrekarelik bir halıyı elde etmek için kendimizi harap ediyoruz ve diyorum ki, bunun ne anlamı var. Mutlu muyuz, hayır, üzerinde rahatça yürüyemiyoruz bile, yani sence de ters bir durum değil mi, niye varız bu evde, bu odada, biz niçin beraberiz, halı ve ya fırın almak için mi, camları korumak için mi, salondaki o kaba ve devasa avizeyi niçin orada tutuyoruz, bir gün başıma düşeceğinden korkuyorum.
- Niçin avizeyi silmiyorsun sahi, babamın hediyesi biliyorsun, zaten hiç sevmedin zavallı adamı.
- Ben bir çay daha alacağım ister misin?
- Şu bardağına bakar mısın, nasıl başarıyorsun bu kadar kirletmeyi, ne yapıyorsun bardakla, yediklerini cama mı sıvıyorsun.
- Balım çok gerginsin sen, sana ben bir çay koyayım.
- Çay falan istemiyorum, bak ta buradan görebiliyorum, dibi tortu tutmuş, bakmak bile canımı sıkıyor, nasıl, nasıl yapıyorsun bunu.
- Dedim ya, mağarada yetiştim. Biz toprak çanaklarda içerdik çayı. Sütü de keçinin altına yatıp memelerinden emerdik.
- Onları yıkarken bir damla çamaşır suyu dök bundan böyle.
- Peki.
- Bulaşık süngerinin pürüzlü yüzeyiyle iyice kazı.
- Bulaşık makinesini hiç kullanmıyoruz.
- Hiç temizlemiyor. Senin bardağın şu tortusuyla geri çıkıyor, görünce çıldırıyorum.
- Yüz yıl sonra bunun ne anlamı olacak balım.
- Hele perdeler, o abin yok mu, hasta herif, eve gelir gelmez sigara yakıyor.
- Yapma, mutfakta içiyor zavallı.
- Mutfakta içiyor ve mahvediyor her yeri. Küllerini sağa sola bırakıyor.
- Balım, sadece iki kez geldi bu eve.
- Bana yüz kez gelmiş gibi... Üstelik banyoda çok kalıyor.
- Adam yirmi saatlik yoldan gelmişti.
- Televizyonun sesini kısar mısın.
- Zaten son noktasında bak.
- Perdeler nasıl da grileşti.
- Ben bir çay alıp geliyorum canım.
- Suyu dökerken oraları batırma olur mu.
- Bir gün bu ev olmayacak, bu çaydanlık ve bu bardak, sen, ben, bu lamba, şu perdeler. Bu senin için ne ifade ediyor.
- Öff, yine boş boş konuşuyorsun.
- Bir gün kan damarlarımızdan çekildiğinde ne hatırlayacağız. Bu evrende, bu sonsuz ve anlamsız karanlığın içinde bizden geriye ne kalacak.
- Yumuşatıcı bitmiş, geçende o ucuz ürünü almışsın, çocuğun yüzünü silerken nasıl da ağladı, kazık gibi sertleşmiş çamaşırlar. Ha, bir de lavanta alma, ben sevmiyorum.
- Lavanta kokusu kalır mı acaba...
- Annem aradı, şu kiracılar, çıkarken evi mahvetmişler, ‘iyi bir boyacı bulabilir mi’ diyor.
- Duvarlarda şampanya pembesi de kalmayacak.
- Baksana mobilyayı da değiştirsek diyorum.
- Kubbede  bir sivrisinek kadar bile sesimiz kalmayacak mı...
- Ha, iyi hatırlattın, gece sivri ısırmış ayaklarımı, şu reklamlarda çıkıyor ya, manyetik şey, ondan alalım Sadullah, bak hala kaşınıyorum ya!

 

b. ada

10/5/2009

Efsunlu Saatler

Efsunlu Saatler

Yüksek bir duvarın dibinde, ısırgan otlarının, molozların, cam kırıklarının kuru incir dallarının örttüğü ıssız bir gölgeliğin altında yatıyorum.

Otuz dört yıldır... Çaresizce bekliyorum son saati, sürgünlüğün son gününü.

Hayat, dünya dışarıda, seslerini duyuyorum yalnızca; orada insanlar, acıları, neşeleriyle, boş umutlarıyla ve her günkü avuntularıyla geçiyorlar.

Ben burada, taşların, dökülmüş sıvaların, parçalanmış defterlerin yanında çürüyorum. Kendim mi geldim buraya yoksa beni insanlar mı attı, hiç bilmiyorum. Bunun bir önemi kalmadı da.

Sen duvarın öbür tarafından sesleniyorsun bana. Bunu suskunluğunla yapıyorsun. Gülümsemenle, anlaşılmaz kelimelerinle.

Duvarın öbür yanındasın. Hayır, duvarın öbür yanısın, demek daha doğru. Sana böyle söylüyorum içimden. İçimden seninle ne uzun konuşmalar yapıyorum, bilmiyorsun. O duvar çok yüksek. O duvara tırmanacak bir umudum yok benim. Yine de artık çocukça bir huzursuzluk başladı bende.

Okula yaklaştıkça kalbimde bir daralma... Okullardan nefret ettim yaşamım boyunca ve sonunda bir öğretmen oldum. Gülebilirsin bana. Hep böyle tuhaflıklarla doldu yıllarım.

Bu binaya bir gölge gibi girerdim oysa. Şimdi ne anlama geldiğini bilmediğim bir çarpıntıyla atıyorum kendimi içeri.

Pazartesilerin yolunu gözlüyorum artık sıkıcı pazarların gün sonunda...

Ve şimdi sınıf boşaldı, arkada kalan sessizliği dinledim. Boşluğa baktım. Bütün olup bitenlerin ardından bu ikisi geliyor hemen: Sessizlik ve boşluk… Hem biliyor musun yıllardır da bu ikisinin arasındaki sarkaçta kalmış gibiyim. Bunları sana söylemek istiyorum. İlk defa birini karşıma alıp bunları onun gözlerine bakarak anlatma ihtiyacı içindeyim.

Bazen sesini duyuyor gibiyim. Gelmediğin günlerde, koridorda yürürken arkamdan adımı söylüyorsun.

Genzime dolan toz, kulaklarımdaki uğultu, senin sesini bastıramıyor. Yarın yine yoksun. Bu koridorda sana rastlamayacağım. Kapı açıldığında yüzün ışımayacak odada.

Sonra ellerime bakıyorum. Masa örtüsünün üzerinde iki böceğe benziyor. Kapı aralanıyor: Başın!

Dibinde çürüdüğüm duvarda bir gedik daha açılıyor işte.

— Siz hala buradasınız Sermet.

Gülümsüyorum. Siyah-beyaz yerli filmlerdeki gibi konuşuyoruz.

— Ya siz Melek?  Siz de hala buradasınız. Oysa çoktan kesmiştim umudu sizden.

— Umut her zaman vardır Sermet... ...De, siz ne zamandan beri seviyorsunuz... ...böyle ders bitiminde de kalmayı?

“Seninle tanıştığımdan beri” demek geliyor dilimin ucuna. Vazgeçiyorum. Korkaklığımdan değil, utangaçlık değil, evli olman da hatta. Bunların hiçbiri. Dilimin ucuna gelen cümleye engel değil.

Bu hali, bu durumu seviyorum. Duvarın kırılan bir deliğinden uzattığın bu güzel baş benim için zaten bir mucize.

 

Aşk bu mu? Aşk bu askıda kalma hali mi? Başka türlüsünü öğrenmedik belki de. Ama gerçekten aşmak istediğim yok bu duvarı. Bir çocuk gibiyim yanında. Oynarken mutluyum. Yarını, yarın sabahı düşünerek oyunu kendime zehir etmek istemiyorum.

Ya sen!

Sen de her şeyin farkında değil misin? Karşılıklı bir susma oyunu içinde değil miyiz? İkimizin de beklediği bir şey yok belki. Yok mu? Ben duvarın yıkılan yerinden giren bu sarı ışığa hayır diyebil miyim?

Sahi sen ışık mısın? Peki ben? Ben karanlığım. Biliyorum bunu. O halde senin istediğin nedir bu sahnede. Hangi rolü üstleniyorsun.

Ben şimdilik sınıftaki boşlukta masaya ellerini bırakmış çaresiz adamı oynuyorum.

İşte buradasın. Bir kol uzatımı mesafede... Boşluğumun dalgalarında karşımda duruyorsun. Beni tekrar hayata çağırıyor varlığın ve bu ne umutsuz bir davet biliyor musun?

Beklediğim bu değilken üstelik! Ve senin böyle bir davet yaptığını da söylüyor değilken.

Pazartesileri çiçeklendiriyorsun, o gergin saatleri görünmez, mecazi mor menekşelerle, rengarenk ışıklarla dolduruyorsun.

Sanırım aşk dedikleri şey bu olsa gerek!

Aramızdaki tedirgin suskunluk...

Dilin ucuna gelip orada kesmek! Asıl söylenecek şeylerin yutulması...

Kalbini açtığında, bu efsunun da bozulacağına inanılan o sınır çizgisi...

Sanırım bir meslektaşım olan şair söylemişti bunu; ‘Açılmak için bir yara, açılmanızı bekler...’

Oysa yaralanmaktan korkuyor değilim. Beni asıl korkutan nokta kendimi dışına fırlattığım hayata yeniden davet edilişimdir.

Ve bunu siz yapıyorsunuz sevgili Melek. Tek bir kelime etmeden, kapıdan başınızı uzatışınızla, gülümsemenizle ve gündelik sözlerinizin içindeki ışıkla. Ki o ışığı yalnızca ben görüyorum...

— Kuzum söyler misiniz nedir sizle aramızdaki bu sinir bozucu alaka!

— Reca ederim Sermet Bey, sizinle aramızda ne gibi bir alaka olabilir, malumunuz bendeniz evli barklı bir kadınım...

— Ah Melek Hanım, bilmez miyim, bana karanlık gecede yıldızlar kadar uzaksınız...

— Sermet Bey neyiniz var kuzum, kaç gündür rüyada gibisiniz. Yüzünüz ziyadesiyle solgun. Hastasınız zannımca...

— Mühim bir şey değil Melek Hanım, alakanıza teşekkür ederim. Lakin bendeniz oldum bittim böyleyimdir esasında...

O tozlu, sessiz boşlukta sana bakıyorum. Bu benim hayatım. Bu boşluk ve sessizlik, içinde uyuduğum koza.

Yarın Perşembe. Sen yoksun. Ben yine o boşlukta, sarkacın ucunda çürüyor olacağım...

Duvarın dibinde, ısırgan otları, eski fotoğraflar, üst üste yığılan anlamsız saatler ve kötü şarkılarla... 22.04.2009

 

 

b. ada