YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki |

23/11/2009

Kuyu

aykiri59

KUYU

saçlarımda gördüğün

kördüğüm

hüznün kırağısı

benim ülkem

toprağını tanrılardan kopardım

kanayıp suladım fidanlarını

vadilerinde dile geldi şiir

her biri bir tanrının enkazı

şimdi kuyuda yusuf’um

giren çıkan hadsiz kanımda

Kırmızı nasılsa çeker öfkeyi

Lekeler az çok beyazı

öyle çitiler nefret teri

kuyuda yusuf’um umudum salıncak

kuyudayım karanlık bakışımı alacak

şimdi uykusunda kuyunun

yılkılar görürüm kınalı saçları

yılkılar her yerde ruhları sıcak

yılkılar hüznümün kıyısına yakın

kuyuda uyku kaçacak delik arayacak             

 

emrah ayhan

15/10/2009

Benim Biricik Oğlum

Benİm Bİrİcİk Oğlum

 

Müthiş bir insan olacak benim oğlum. Dünyanın bütün bilgilerini öğrenecek, tüm testleri çabucak çözebilecek. Zaten iki yaşından beri bilgisayarla iç içe. Üç yaşındayken bilgisayarı açıp kapatabiliyor; hatta tek başına bilgisayara cd yerleştirip çizgi film seyredebiliyordu. Annesi bile yapamaz, onun daha bu yaşta yapabildiklerini.

 

İşletmeci olacak benim oğlum. O henüz küçük bir bebekken, her sabah evden çıkmadan önce, annesine sıkı sıkı tembih ederdim, oğluma yemeğini yedirirken televizyonda reklamları seyrettir, diye. Bir süre sonra reklam seyretmeden yemek yemez olmuştu da, tam istediğim gibi, doğuştan ticarete meraklı olduğunu işte o zaman anlamış ve gurur duymuştum oğlumla.

 

Bu sabah ne kadar da heyecanlıydı, okula girerken. Bizden ayrılırken gözleri doldu; ama yakında alışır okuluna. Ne de olsa ilkokul, lise, üniversite derken on altı sene devam edecek eğitimi. Yüksek lisans ve doktorayı saymazsak tabi. Zamanla okulun dikenli tellerle korunaklı yüksek duvarları arasında kendisini emniyette hissetmesini öğrenecek.

 

Öğretmeni disiplinli birine benziyordu. İnsan hayatı boyunca özellikle ilkokul öğretmenini unutamıyor. Mesela benim, zihnimin bir köşesinde bir taht vardır da  öğretmenim devamlı orada oturur sanki. Her adımımda, her kararımda onun sesini duyarım  adeta. Vicdanımın sesidir öğretmenimin sesi. Hata yapmaktan hep korkarım bu yüzden, hata yaparım da öğretmenim düşük not verir diye korkarım. 

 

Her şeyi bilmesini istiyorum oğlumun. Dünyanın bütün bilgilerini. Tüm testleri çözebilmesini, bütün sınavlardan yüksek puanlar almasını. Odasının duvarlarını belgeler, diplomalar ve sertifikalarla doldurmasını. Bu çağda ancak bu şekilde adam olunur bence. Böylece insan, başı dimdik, gururla yürüyebilir başka insanların arasında. Kendisi gibi yüksek düzeyde arkadaşları olur, diplomaları olursa.

 

Küçüklüğünden beri kötü alışkanlıklar öğrenir diye arkadaş edinmesini engelledik oğlumun. Bundan sonra da gözümüzün önünde olması daha iyi. Bu yüzden çok yakın olmasına rağmen okula servisle gidip gelmesi en doğrusu. Hem canı sıkıldı mı odasında televizyon var, bilgisayar var. Biz modern insanlarız, çağın gereklerine uygun olan her türlü imkanı sağladık oğluma. İnsanın en güzel arkadaşı bilgidir zaten. Aklına takılan her türlü bilgiye ulaşabilmesi için bilgisayarına internette bağlı.  Hele bir üniversiteyi bitirsin, o zaman kendi seviyesine uygun arkadaşlar edinir.

 

Öğretmenleriyle sık sık görüşmeliyim oğlumun. Hediyeler götürmeliyim, onunla daha iyi ilgilensinler diye. Oğlumla ilgilensinler, onu sınavlara iyi hazırlasınlar, başka bir şey istemem.

 

Dayısı bir enstrüman çalmasını öğrensin, bir sanatla içli dışlı olsun, diyor. Delirdim mi ben? Bu zamanda bu tip şeylerle vakit kaybedilir mi hiç? Sonra derslerden düşük not alsın, iyi bir liseye giremesin, nasıl bakarım insanların yüzüne ben?  En iyisi daha bu seneden onu iyi bir dershaneye yazdırmak. Evet evet, bunun faydası olur da zararı olmaz.  İlerde gerekirse özel dersler de aldırırım ben oğluma. Hep evde oturması onun kişiliğini olumsuz yönde etkilermiş de falan filan. Ukala herif. Sanki benden daha iyi düşünecek benim oğlumu. Bu yaşta çocuğun çiçekleri, kuşları, böcekleri incelemesi gerekirmiş. Zaten televizyonda, internette akşama kadar inceliyor, kuşların, çiçeklerin her çeşidini. Deli derler adama, karıncalarla, çekirgelerle oynarsa.

 

Benim biricik oğlum, her şey senin için. Unutma, emin ellerdesin.  

      

emrah ayhan

14/6/2009

Hadi Kendini Sanata Ada



Hadi Kendini Sanata Ada


Sanat sanat içindir, diyerek çıktın sen yola. Bu görüş, “halk içindir” alternatifine göre daha asil gelmişti sana. Şimdi kendini adamalısın sanata. Evrensel olmalısın olabildiğince. Bolca okumalı, gezmeli, dinlemelisin senin gibi düşünenleri, şişirmelisin aklını.


Sanat için yaşamalısın, büyük insan olabilmek için. Sanat için soyunmalı, giyinmeli, ağlamalı, sevmeli ve ölmelisin. Hadi şimdi yaz, çiz, boya, yont. Elin değsin tabiata, gözün ve kulakların. Taklit et tabiatı; ama çaktırma. Yeniden yarat her şeyi; sonra da karşısına geç ürettiğinin ve tanrılığını ilan etmeye hazırlan. Önce sen inanmalısın çünkü buna. Ürettiklerine bakan herkes seni ve sanatı yüceltmeli. Ne kadar müthiş bir yaratıcı demeli senin için. Mutlak sanatçıyı da onun sanatını da unutmalı herkes, oyunun kuralı bu.


Hadi aynanın karşısına geç. Jest çalış, mimik geliştir. Uzat bacağını, kolunu bük. Tapınmamak gibi bir alternatifin yok bu hayatta. Uygar sanatçı ol, modern ve evrensel; yani sanata kul ol. Hayatının merkezine sanatı koy. Her adımını sanata göre at, her kararını sanata uygun ver. Bak kendini ne kadar iyi hissedeceksin. Hem kahraman; hem ulaşılmaz, en büyük...                                                                                                                             

 

Kurslar aç; sanat merkezleri; söyleşi, konser ve tiyatro salonları… Yayınevleri kur, modern kütüphaneler… Sanatın bir insanın modernleşmesi için ne kadar önemli olduğunu anlat.   Sanata tapınacak insanlar seni bekliyor; boşluktalar, sana ihtiyaçları var. Farklı ol her zaman, tersine çevir doğal olan ne varsa. Doğaya bakan, onu sıradan bulsun senin yarattığının yanında, sonunda doğayı unutsun. Filmler çevir, kahramanlar yarat,  yaşanamayan hayatlar kurgula. Hayatına bakan küçük görsün yaşadıklarını, senin yaşattıkların yanında. İnsanlar kendini bayağı bulsun senin yanında. Süsle, boya, ışıldat görünenleri. Sonunda sanat rehberi olsun insanların, mürşidi ve tanrısı sonunda.                                                                                                                


Senin sayende olacak tüm bunlar.Hadi kendini sanata ada.                                                         

                                                        emrah ayhan

11/4/2009

Acı

acı

 

   Adam her sabah olduğu gibi yatağından kalkar kalkmaz lavaboya gitti.  Ellerini yıkarken sağ elini fark etti. Dün akşam sobayı tutuşturmaya çalışırken yakmıştı sağ elini. Aynaya baktı. Tıraş olması gerekiyordu. Gözlerini gördü. Sonra gördüğünü düşündü. Düşünceler düşünceleri araladı.

 

   Üniversite yıllarında pazarcılık yapmış, mezun olunca da sokak sokak dolaşıp pet şişe ve teneke kutu toplayarak geçimini sağlamıştı. Şimdi de üniversite mezunu bir kâğıt toplayıcısıydı. Tamamen kendi tercihi olarak yapıyordu bu işi. Kendini özgür hissediyordu bu işlerde. Birilerinin ağız kokusunu çekmektense kendi ağız kokusu ile yaşamak ona daha cazip gelmişti. Az para kazanıyordu; ama mutluluk az olandaydı, bunu öğrenmişti. Hem dört duvar arasında bir masanın başına hapsolacak adam değildi, hem de çocukluğundan beri ona yaşadığını hissettiren tek şey sokaklar olmuştu.

 

   Yedi yıldır bu mevsimde giydiği kareli yün gömleğini akşamdan yıkayıp asmıştı. Gömlek biraz nemliydi; ama giyilebilecek kadar kurumuştu. Zaten bu mevsimde giyecek başka gömleği de yoktu. Kâsedeki zeytinlerden beş adet ağzına doldurdu. Peynir kalıbının küfünü sıyırdı, bir parça kesti ve yedi. Kahvaltısını tamamlayacak bir bardak suya ihtiyacı vardı şimdi.

 

   İstiklal Caddesinin arka sokaklarına geceden kalma çöp poşetleri çıkarılmıştı. Birkaç sokak dolaştıktan sonra çuvalın yarısından fazlası kâğıt, karton ve plastik şişelerle dolmuştu bile. Bugün bereketli bir gün diye geçirdi içinden.

 

   Caddeye çıktı. Gün ilerlemiş, kalabalık biraz daha artmıştı. Arabasını eski iş hanlarından birinin duvarına yanaştırıp kendisi de merdivenin kenarına oturdu. Geçenleri seyretmeye başladı. Herkes gittiği yere ayarlı bir şekilde yürüyordu. Attığı adımları hisseden, baktığı yeri gören bir göz aradı geçenlerde. Herhangi biri ile göz göze gelmek istiyordu, kendisini fark edecek birini aradı bakışları. Sanki görünmez olmuştu da kimse onu göremiyordu. Ne önemi var ki, diye düşündü. Hem bu şekilde daha özgür hareket edebiliyordu. İnsanlar onu fark ediyor olsalar, kesinlikle küçümseyerek ona bakacaklar, ayakaltından çekilmesini isteyecekler, onu rahatsız edeceklerdi.  Evet evet, böylesi daha iyiydi. Ama varlığım… yok gibi olmak…  insan aşağılansa bile bir şekilde var olduğunu hissetmiş oluyor ya, bu çok önemli… Zihninde düşünceler hızla akmaya başlamıştı. Bir göz arıyordu, kendisine orada olduğunu hissettirecek. Boş bir bakış bile yeterdi onu bu hiçlikten kurtarmaya. Ama her geçen, gittiği yere ve ona bakmamaya ayarlı bir makine gibiydi.

 

   Bir süre sonra oturduğu yerden ayağa kalktı. Arabasını usulca caddenin ortasına kadar götürdü ve cebinden çıkardığı kibritle arabasını ateşe verdi. Çuvaldakiler kolayca tutuşmuş, büyük bir alev oluşturmuştu. Caddeden geçen insanlar alevlerin etrafına toplanmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Sonunda beni fark ettiler, diye düşündü. Alevleri daha da canlandırmak için paltosunu sonra gömleğini çıkarıp ateşe attı ve seslendi: “Demek sonunda beni fark ettiniz. Bilin ki beş parasızım. Ve hatta bu mevsimde giyecek bir gömleğim de artık yok. Ama şunu da bilin ki bu halimle bile sizden çok daha zenginim. Çünkü siz bakıp da göremiyorken ben her birinizi fark edebiliyordum. Sizin uzun zamandır göremedikleriniz benim sahip olduklarımdır. Sokaklarım, gökyüzüm, yıldızlarım var benim. Siz ise onları terk ettiniz. Onlar da sizi… Gecenin bir yarısı başınızı alıp dışarı çıkamazsınız. Yıldızlar sizi korkutur. Baharın geldiğini gazetelerinizden öğrenirsiniz; ama bilin ki çiçekler sizsiz çok mutlu. Bolca duvarlarınız oldu. Süslediniz duvarlarınızı, süsler size duvarı unutturdu. Kalın giyindiğiniz kışlar, aranıza şemsiyelerinizi soktuğunuz yağmurlar artık sizi listelerinden sildi. Her yere saatler yerleştirdiniz, güneş sizi terk etti. Şimdi eğer biraz acıyı göze alabilirseniz hepsi tekrar size geri dönecek. Hadi, verin elinizi.”

 

   Adam teker teker oradakilere yaklaşmaya ve elini uzatmaya başladı. İnsanların her biri, adam yaklaşınca dehşetle geri çekiliyordu.  

 

   Herkes donuk gözlerle adama bakıyordu. Ne adamın yapmaya çalıştığına bir anlam ne de adama elini veren çıktı. Sonra adam şaşkın bakışlar arasında elini yavaşça alevin içine soktu ve ekledi: “Uyanmak için biraz acı gerek.”

         

     ***

   Adam aynaya bakıyordu. Tıraş olması gerektiğini hatırladı. Gözlerini gördü. Sonra gördüğünü düşündü. Çalan saat banyoda kalma süresinin dolduğunu işaret ediyordu. Dünden kalan işler bürodaki çalışma masasında onu bekliyordu. Ellerine baktı. Sağ eli kıpkırmızıydı.

 

emrah ayhan

4/1/2009

Bir Şehit Bin Şahit



BİR ŞEHİT BİN ŞAHİT

 

Gazze! Ölümle dost yüreklerin diyarı!

Biz biliriz sen de bil! Düşen evlatların değil, kanayan sen değilsin. Bombalar yağarken üzerine, sen daha bir dirençli, daha bir kararlı kalkarsın öldürülen masumlarının düştüğü yerden. Bir ölür, bin dirilirsin.  Ana sütüne doyamadan giden bebelerinin toprağa değen bakışlarında, görüşün daha bir keskinleşir.

 

Bizlerse, sen şehitler verirken, meydanlarda kameralara verdiği pozları, akşam haberlerinde coca cola eşliğinde seyredenlere şahidiz. Vicdanlarını susturmak için attıkları sloganlarla acıkıp mc donalds’daki ‘bir alana bir bedava’ kampanyasını kaçırmayanlarımız var bizim. ‘İsrail Kahrolsun’dur, ‘Filistin halkı direnmelidir’ de aralarda ‘boğazım kurudu’dur, ‘turkuaz su’dan kafaya dikenler biliriz. ‘Hükümet Göreve’dir, Hamas’a binlerce Selam’dır da seslendiğimiz hükümetin katillerle yaptığı silah sözleşmeleri aklımıza gelmez bu sloganları atarken. ‘Gazze’de sapanla atılan taş bedava, İsrail’e ise kurşun için para lazım’ der gibi kredi kartlarına yüklenecek üç beş liralık puan derdiyle yaparız biz carrefour’daki alışverişimizi. Protesto meydanlarında dilimizle İsrail’e destek veren Amerika’ya göndermeler yaparken efkârımızı ciğerlerimize çektiğimiz marlboro’larla dağıtırız. Ariel’le yıkanmış elbiselerimizin içinden Ariel Sharon’a küfrederiz.

 

Gazze! Hal böyleyken düşen evlatların değil, kanayan sen değilsin. Sen değilsin bu şekilde sattığımız, ruhumuzdur bizim. Üzerine yağdırılan bombalar senin için sonsuzluğa karışacağın kanatlar olurken, bizler yüreklerimizde kendi cesetlerimizi taşırız.

 

Ve Gazze biz biliyoruz, sen şunu da bil! Ölümünü hakikatlere şahit kılan her şehidin, dünya üzerinde hayatını hakikatlere şehit kılacak yüzlerce şahit diriltiyor.

 

emrah ayhan

21/10/2008

Gerçek

                     GERÇEK

 

Yorgundu. Odada zamanın geçiş sesi dışında hiçbir ses yoktu. Odaya şöyle bir göz gezdirdikten sonra gözlerini kapadı, birkaç saniye sonra giderek yaklaşan topuklu ayakkabı sesiyle gözlerini açtı. Eşyaların önemli bir kısmı değişmişti. Değişmeyen eşyalarsa anlam yüklediği değerli şeylerdi ve her biri onun için birer özneydi. Gözleri odadan üzerindeki pijamalara kaydı. Çok sevdiği pijamaları, eski; ama çok değerli pijamaları, değişmeden üzerindeydi işte. 

 

Şuh bir bayan içeri girdi gülümseyerek. Yüzündeki makyaj biraz dağılmıştı ve saten bir gecelik vardı üzerinde. Kadın sevimli hareketlerle adamın yanına oturdu. Yorgun görünüyorsun, dedi. Canın bir şeye mi sıkıldı?

 

Kadının gözlerinin içine baktı. Gerçek kimdi, neydi? Olan biteni bugün ona mutlaka söylemeli ve gerçeği arama yolculuğunda şimdiye kadar ulaştığı yerle yüzleşmeliydi.

 

Yaşadıklarına kendisinden başka kimse inanır mıydı? Sanmıyordu. Dün öğle yemeğinde rüyasını anlatıyormuş gibi yapıp arkadaşına yaşadıklarını anlattığında, arkadaşı kendisine en kısa zamanda bir psikologa görünmesini tavsiye etmemiş miydi? Rüyalar insanın iç dünyasını yansıtırmış da, kendisinde bir süredir tuhaflıklar gözlemlemekteymiş de, falan filan… Hasta değildi elbette. Evet, gerçeğe kafa yorarken zaman zaman hayatla ilgili sorunlar yaşıyordu; ama yaşamayı seviyordu. Hem üstelik yaşadıkları onun hasta olduğunu değil, özel biri olduğunu gösterirdi. Böyle düşünüyor ve tam olarak buna inanıyordu işte. O, özel ve farklı biriydi. Bu yüzden aslolan gerçek üzerine kafası patlayıncaya kadar düşünmeye devam edecekti. Herkes gibi olmamak için hayata anlam yüklemek gerekti ve hayatının anlamı buydu. Gerçek üzerine söylenenler, insanların kendi doğrularıydı. O, gerçeği bulacak, kendi doğrusunu kendisi oluşturacak ve hayatının bundan sonraki kısmını bulduğu gerçeğe göre devam ettirecekti.

 

-Bugün sende bir tuhaflık var, neden hiç konuşmuyorsun? Yoksa burada olduğuna pişman mısın?

 

Burada olmak mı? Burası kendi evi değil miydi zaten? Gerçek, zaman ve mekandan bu kadar bağımsızdı demek ki.

 

-Hayır, elbette ki pişman değilim. Sana söylemek istediğim bir şey var.

 

Bunu söylerken gerçeğe çok yaklaştığını hissediyordu; ama ya aradığını bulamazsa. Kaygılar insanı sınırlandırır, gerçeğe ulaşmak için yola devam etmeliyim, diye düşündü.

 

-Karınla mı ilgili. Biliyorsun, evli olmanı sorun etmiyorum. Üstelik karına bağlı olman hoşuma gider.

 

 

Pişmanlık duyuyorsan bu bağlı olmandan ileri gelmeli, bağımlı olmandan değil.

 

Söyledikleri daha önce duymadığı cinsten şeylerdi. Olan bitenlere bunu da eklersek demek ki gerçek, kendisine yaklaştıkça hayatın yaşanılırlık düzeyini ve kalitesini artırıyor. Böyle düşündü sonra buna inandı. Konuşmaya devam etti.

 

-Biliyor musun, ilginç; ama seninle vakit geçirmek karıma olan sevgimi daha da artırıyor. Seninle geçen dakikaların ardından onunla olma isteğim olanca şiddetiyle içimi kaplıyor.

 

-Ne diyeyim? Ben de sana tuhafsanacak bir şey söyleyeyim: Bundan hiç rahatsızlık duymadım. Üstelik sevindim. Ve seni hala seviyorum.

 

-Bana olan sevginin bu kadar şartsız ve kayıtsız olması beni çok etkiliyor.

 

-Sevgim benimdir, seni sevindirip mutlu edebilir; ama çok da ilgilendirmez. Senin beni sevip sevmemen de öyle. Sevgin beni mutlu eder; ama sadece o kadar. Beni seviyorsun ya da değer veriyorsun diye sevmiyorum ben seni. Neyse… Gelelim bana söylemek istediğin o çok önemli şeye.

 

Adamın üzerinde eski pijamaları vardı. Kadın, adamın ellerinden tuttu ve gözlerinin içine bakarak; “Seni dinliyorum.” dedi.

 

Adam titreyen sesiyle bir çırpıda söyledi söyleyeceklerini:

 

-Benim iki hayatım var ve diğer hayatımda sen benim karımsın!

 

Kadın bir süre gözlerini adamın gözlerinden kurtaramadı. Donup kalmıştı. Sonra yüzü tamamen değişik bir hal aldı, ellerini adamın ellerinden çekti. Birden ayağa kalktı ve hıçkırarak ağlamaya başladı.

 

Adam, gerçeğe giden yolun sonları dehşet verici manzaralarla dolu diye düşünüyordu, bu manzarayı seyrederken. Gözlerini kapadı, birkaç saniye hıçkırıkların kesilmesini bekledi. Hıçkırık sesleri kesilmiyordu.  Gerçeği karşısında görecek olma ümidi ve heyecanıyla gözlerini açtı.

 

Odada çok değer verdiği birkaç eşya dışında bütün eşyalar değişmişti. Adamın üzerinde yine eski ve çok sevdiği pijamaları vardı. Odanın bir köşesinde karısını gördü. Karısı hıçkırarak ağlıyor ve hıçkırıklarına şu sözleri ekleniyordu:

 

-Bana bir eşya gözüyle bakmandan bıktım. Üzerindeki pijamaya bile benden daha çok değer veriyorsun.

 

                                               emrah ayhan

11/5/2008

Niye?



Niye?


Dünyanın en zor sorusu, ezberlerle yaşayanlar için.

     Ve dünyanın en gıcık sorusu alışkanlıklarıyla çevrili bir hayatın içinde, günlerini rutin seyrine kurban verenler için.

 

Niye? Anlam arayışının sorusu. İnsanın kendisiyle birlikte hayatındaki her şeyi diriltme gayreti.

Görünenin, bilinenin ötesine

çetin bir yolculuk.

 

Modern sistemlerin korkusu: Niye?

Maske düşer korkusu.

İnsanı çarklarının birer dişlisi yapan çağdaş düzenlerin devamiyetini

sağlayabilmek için düşünmeyen,

başkalarının düşündüklerini sahiplenen statükoculara ihtiyacı var.

Bu yüzden

akılları köpekleştiriyorlar önce.

İdareciler, doktorlar, psikologlar, kişisel gelişimciler ve öğretmenler yetiştiriyorlar bu iş için.

Sonra oyalansın diye, köpekleşmiş

akılların önüne kendi vurdukları

“nasıl?” avlarını atıyorlar.

Görünmeyen tasmaları kimi gevşetip

kimi sıkıyorlar, insan “niye” sorusunu soramasın diye.

 

Niye’yi hiç sevmez diktatör liderler. “Sorgulama, itaat et” mantığını

devletçi bir erdem olarak sunarlar

insanlarının önüne. İtaat etmeyen

rahat edemeyecektir.

Rahat etmek isteyen itaat edecek;

buna alışınca da karar veren değil, kararları uygulayan olmak isteyecektir her yerde.

İşte çağın kafa konforu…

Rahatına tapan insan, bütün gün bu

kafa konforunu beslemek için koşturup duracaktır. Bir günden diğerine,

bir haftadan diğer haftaya…

Besledikçe büyüyecektir konfor.

Bozulması en büyük korkusu olacaktır insanın. Bu yüzden insan, biraz da

bilinçli uzak duruyor niye’den.

 

Niye’lerimiz kadar varız.

Niyeler zincirimizin halkalarını hangi noktaya kadar bağlayabiliyorsak

biz o kadarız. Cevabını veremediğimiz

niye’den sonra yokuz,bir başka deyişle. Niye buradayım? Niye yazıyorum? Niye?... Peki; ama niye?...

Rüzgar, niye esiyorsun? Yağmur, niye yağıyorsun? Zaman, niye geçiyorsun?... Bir yerden sonra aklın yetersizliğini öğretiyor insana niye sorusu. Aklın ve bilginin yetersizliğini…  Her şeyi beş duyu organının algı sahasıyla

açıklayamadığı görüyor insan. Niyelerin cevabını verdikçe aslında hiçbir şey bilmediğini kavrıyor. Hani derler ya: Bilginin zirvesinde

bilgisizliğin idraki var, diye.

Aynen onu yaşatıyor insana “niye”.

 

Niye’sizlikten gerçek anlamda göremez ve duyamaz hale geldik.

Sancısız sorularla ve kıytırık

cevaplarla kendimizi bir halt

sanıyoruz. Soru sorumluluktur. Niyelerimize cevap vermeye ihtiyacımız var, bir o kadar da cevap verememeye.

 

emrah ayhan

 

aykIRI EDEBIYAT     mayıs’2008 SAYI:46

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

 

erdal can, ahmet koçak,

emrah ayhan, banu güven, yunus emre tozal,

mustafa uçurum, şehnaz mile,

mehmet davut özdal, hasan cahit,

meral özcan, orhan erbeyi

 

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

 

emrahayhann@hotmail.com    metahcakko@hotmail.com

 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR

 

 

5/3/2008

"Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan"

“…yaklaşıyor yaklaşmakta olan

 …yaklaşıyor yaklaşmakta olan”

 

sorulursa elbette

Gazze üzerine

gevezelik edebilirim

bilirim çünkü tüm coğrafyaları

ve hatta tarihleri ve kimyaları

siyaset de yapabilirim

anlam veremesem de tankları taşlarla karşılamaya

ortadoğu’yu saatlerce anlatabilirim

 

her gün haber seyrederim

kahvemi höpürdetirken daha bir keyifli

bacak bacak üstünde

entelektüel bir pozisyonda yani

gazete okurum her sabah kahvaltı sofrasında

rahatımı bozamazlar

kişisel gelişmişliğim

ileri düzey savunma mekanizmalarım var benim

hem çok uzaktalar

haber kanalları kadar

ve gazete sayfalarında donmuş andalar

bu yüzden çocuğun attığı taş değmiyor başıma

kanatmıyor yüreğimi

acımıyor içim

yine de gevezeyim

Gazze üzerine

büyük laflar edebilirim

 

emrah ayhan

 

Aykırı Etkinlikler / MART 2008:

 

1) Aykırı Edebiyat Buluşması:

YER: Bursa Kitap Fuarı

TARİH: 08.03.2008 Cumartesi

SAAT: 12.00 – 17.00

Katılımcı Aykırı Yazarları: M. Ahmet ÖZYAPICI, Tarkan BAŞER, Emrah AYHAN, Ahmet KOÇAK

 

2) Safahat Okuyoruz:

* Sevgili dostumuz ve aykırı yazarı Asım Gültekin’in çabalarıyla yurt çapında başlatılan bir etkinlik…

* İnsanların kitap seçerken çok satanlar listesini ya da yazarın popülerliğini dikkate aldığı şu günlerde bir grup insan Safahat'e ve dolayısıyla Akif’e hak ettiği değeri verme gayretine giriştiler.

* Üniversiteli arkadaşların öncülüğünde Safahat okuma grupları oluşturuyoruz ve Haftada bir on beş dakika “Safahat” okuyoruz. Grubunuz iki kişiden de oluşabilir, kırk kişiden de! Grupların 1000’i bulması için hedefimiz 18 Mart! Bu, okumalarımız o tarihte bitecek demek değil. Amaç Safahat’ı bitirmek! İster beş ayda bitir, ister beş yılda… Ayrıca gruplara katılan herkese Mehmet Akif’in Asım isimli şiir kitabı özel olarak basılıp hediye edilecek.

* Siz de bir safahat grubu kurup bu etkinliğe katılmak isterseniz www.binsafahat.com adresine girebilir ve binsafahat@gmail.com adresine elmek atarak gurubunuzu bildirebilirsiniz. Grubunuzun kaç kişiden oluştuğunu ve nereden yazdığınızı belirtmeyi unutmayınız

15/2/2008

Sonradan Görme

          sonradan görme

 

Her ay sekiz on kitap bitiririm ben. Bu alışkanlığı elde etmemde yalnız yaşıyor olmamın rolü büyük.  Aydın bir insan bir evde tek başına yaşarken ister istemez kitaplarla yalnızlığını giderme yoluna başvuruyor. Yalnızlığın böyle olumlu tarafları da olabiliyor işte. Yoksa bazılarının dediği gibi, yalnızlığın insanı yücelttiği falan yok.

 

Alışkanlık dedim ya. Kitap okumadan duramıyorum artık. Elimdeki kitap bitince önce internetten son çıkan kitapları tararım. Okuyacağım kitapları İstiklal caddesindeki kitapçıların en çok satanlar kısmına göz atar, öyle beğenirim. Eskimiş fikirler, olaylar, konular açmıyor beni. Roman okumayı severim; ama düşünce kitaplarını ihmal etmemeye çalışırım. Özellikle güncel konularda fikir sahibi olmak lazım. Hani arkadaş meclislerinde her konuda konuşabilecek bir şeylerin olmalı, öyle değil mi? Yoksa o kadar kitap okumuşsun, sonra da bir konu açıldığında sadece dinleyen olmuşsun, çok kötü olur. İnsanı küçük düşüren bu duruma düşmek istemem ben.

 

Öncelikle zevk almalıyım okuduklarımdan. Zevk almak modernite kokuyormuş falan, ne alakası var. Allah insana zevk almak gibi bir duygu verdiyse insan bunu hayatındaki her aşamada kullanmalı bence. Zevk için okursak kitabı tükettiğimiz anlamına gelirmiş. Saçma! Her şeye bu kadar felsefik yaklaşanlar yaşamayı bilmiyorlar ve okudukları kitaplar kısa sürede kafayı yemelerine sebep oluyor. Bense ayda sekiz on kitap okurum, üstelik yıllardır yalnız yaşıyorum.   

 

Okuduğum kitaplar üzerine konuşmaya bayılırım. İnsan okuduğu kitaplardan anlaşılır bence. En yakın arkadaşlarım yazarları çok iyi tanıyan, onların üslupları hakkında tartışabilen kişilerden oluşmuştur her zaman. Ne kadar çok isim biliyorsa o kadar çok tutarım o arkadaşımı. Yani insan kitap okumuyorsa hayatının ne anlamı kalır ki? Hem başkalarının sana bakışını şekillendiren en büyük unsur ne biliyor musun? Bir iki yazar ismi verip birkaç alıntı aktardığın zaman, etrafındakilerin bakışları bir anda değişiveriyor. Vay  be, ne kadar çok şey biliyor, anlamına gelen bakışlar inanılmaz bir keyf veriyor insana. Kitap okumaya borçluyum ben bunu. Ve sırf alıntı yapabileyim diye, bazı yerlerin altını çizer, kitap bitince o kısımları tekrar okuyup ezberlerim ben. 

 

İnsan kitap okudukça kendini daha iyi tanıyor gerçekten de. Her kitapla ne kadar müthiş bir canlı olduğunu yeniden anlıyorsun. Allah insanı öyle bir yaratmış ki hem düşünce hem de duygu donanımı bahşetmiş. Tabi ancak kitap okuyarak kavrayabiliyorsun bunu. Bu yüzden kitap okumayanlar gözüme birer sürüngen gibi görünüyor. Düşünemez ki kitap okumayan. Sürü olmaktan kurtulamaz ki. Başkaları konuşur, onlar da dinler; başkaları düşünür, onlar da itaat eder ancak. İtaatkar kölelerle işim olmaz benim. Zaten hiçbir konuda konuşulmaz, tartışılmaz öyleleriyle.

 

İnsan kitap okudukça acziyetini kavramalı, mütevazı olmalıdır, şeklindeki bir düşünceye kesinlikle katılmıyorum ben. Kendini tanıyan, aklın ne büyük bir güç olduğunu kavrayan ve gönlün sınırsızlığını keşfeden biri, tabii ki farklı olacak, sıradan insanlardan ayrılacak. Hem bir yığın şey düşün, bunları kafanda hallet ve sınırları aş, hem de bunu başarmaktan yoksun insanlara karşı mütevazı ol. Olacak şey mi bu? Zavallı birer zombidir, kitap okumayanlar, o kadar.          

 

Bazıları kitap okumanın zararlarından bahsediyormuş. Kitap okuma alışkanlığı değil de bilinci olmalıymış, falan. Popüler olmaya çalışanlar onlar. Hani böyle aykırı fikirler ortaya atıp kendilerinden bahsedilmesini sağlamaya çalışır bazıları. Ayda sekiz on kitap okurum ben. Her konuda müthiş konuşurum. Gelsinler tartışalım. Kitap okumak insanın ufkunu açar, bunu onlara göstereyim. Sakın yanlış anlaşılmasın. Kibir değil benimki. Tamamen özgüven. İnsanlar kitap okusalar kibirle özgüveni de karıştırmazlar tabii. Okumuyorlar ki… Pis sürüngenler.

 

emrah ayhan

2/12/2007

Tehlikeli Kitaplar

 

Tehlİkelİ Kİtaplar

 

Beni bu kitaplar mahvetti dostlar. Onları gördüğünüz anda gözünüzü başka yöne çevirin. Okumak mı?! Elinize bile almayın. Zaman ayarlı bir bombadan daha tehlikeli bu kitaplar, bulunduğu yerden hemen uzaklaşın. Sonra böyle “aykırı edebiyat” gibi fanzinler çıkaran, sonra da yetmiyormuş gibi beleş dağıtan, hatta başka şehirlere gönderen; öğrenciler ve bilumum insanlar kendilerini öğretmenlere karşı korusunlar diye nutuklar atan –üstelik kendisi de falanca okulda bir öğretmendir-; birileri birilerini kitap okumaya, ibadet etmeye, bakmaya, görememeye, dinlemeye, duyamamaya, ruhunu satmaya, kul olmaya, Kul olamamaya alıştırırken ve böyle yapmaya alışmışken, o yazar olmasa da alışmamak ana fikirli yazılar yazan, hatip olmasa da konuşmalar yapan; suskun, bir o kadar da susmayan,susamayan, velhasıl kimine göre deli, dengesiz, kimine göre anarşist, kimine göre dertli, başka birine göre başka bilmem ne; ama kendine göre ise bunların zaman zaman her biri, zaman zaman da hiçbiri olan biri olup çıkarsınız.

 

Bu kitaplar böyledir ve öğretmenlerin tornasından geçmiş ve kitap okuma alışkanlığı kazanmış olanlar okumamalıdır bu kitapları. Zaten popüler kitaplardan sayılmamışlardır hiçbir zaman, ışıltılı kitap reyonlarının en çok satanlar bölümünde gösterişli duruşları olmamıştır onların. Tehlikelidirler ya, biraz da bu yüzden.

 

Yani rahat etmek için popüler kitapları okumak iyidir. Popüler kitaplar zahmetsizce ulaşılabilecek kitaplardır üstelik. Zahmetsizce, zevkle, büyük hazlar alınarak okunurlar. Uyuşmak iyidir, dertlerden uzaklaşmak… Gerçekler ağırdır, gerçeklerden kaçmak… Hem kitap dediğin kendini bir çırpıda okutmalıdır, insanı alıp diyardan diyara uçurmalıdır. Okuyan Hollywood filmi seyrediyor gibi olmalıdır. Yani kitap dediğin, İnsanı bir kahraman, bir dahi, müthiş olan, yenilmez olan yapmalıdır. Oysa bu kitaplar insanın aklında ve yüreğinde ne varsa yıkıyor kardeşim. Yerle bir ediyor, yapayalnız bırakıyor, üşütüyor. Aklını karıştırıyor, delirtiyor. Oğuz Atay,Dostoyevski,Necip Fazıl Kısakürek,Selimoviç,Rasim Özdenören,Seyyit Kutup,Hakan Albayrak,Yaşar Kaplan,Gökhan Özcan,Sezai Karakoç,İsmet Özel, Ah Muhsin Ünlü,Ali Ayçil,Murat Menteş,Ahmet Koçak,Ali Şeriati,Mevdudi, Cahit Zarifoğlu,Cihan Aktaş,Nicos Kazancakis,Hermann Hesse,Amin Malaouf,Milan Kundera,Cihan Aktaş,Cemal Şakar,Bülent Akyürek,Güray Süngü,Zeki Bulduk ilk aklıma gelenler, uzak durulması gerekenlerin.

 

Rahat içinde yaşamak, dertsiz, tasasız uyumaya devam etmek istiyorsanız uzak durun onlardan ve kitaplarından. Yoksa kendinizi gecenin 3’ünde masanın başında bulursunuz böyle. Yazmadan uyuyamaz bir halde.

 

emrah ayhan