YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

9/2/2009

Şairlerim Canlarım Daima Ağrıyan Yanlarım



ŞAİRLERİM CANLARIM

DAİMA AĞRIYAN YANLARIM

 

Kelimelerin sızdığı dudaklarından-uyku hali ve yalnızlık nöbetleri eşliğinde-gelerek ve gülerek-eğliyorsun beni-beni hasta ediyorsun-kanser ediyorsun içimdeki yaraya şifa niyetine-ellerime ellerini sürüyorsun-iyileşemeyeceğimi biliyorsun-ellerime ellerinle teninde duymadığın acıları sürüyorsun-sabah oluyor sonra-sabahın kolay olduğu bu coğrafyada akşamlar zor oluyor-ama akşam da oluyor sonunda-yine yalnızlığımla kol kola odama giriyorsun-yalnızlığım da giriyor-yalnızlığım beni kanser ediyor-filistin diyerek ağlamak istiyorum ben, sen ve yalnızlığım-üçümüz birden kol kola ağlayalım istiyorum-tanrı isteğimi kabul ediyor-önce ben ağlıyorum-ben ağlayınca sen ağlıyorsun-sen ve ben birlikte ağlayınca yalnızlığım ağlıyor-sonra sabaha kadar başım ağrıyor-apartmanımdaki çocuklar gazze için para topluyor-on tl veriyorum, on tl on avro gibi duruyor-şeytanımda-da ayrı-uyanıyor-yatırım projeleri giriyor bombalardan bulanan gündemime-şimdi diyorum bunlar toplayıp parayı diyorum sonra-üç nokta koy buraya-sonra yok canım-sonra daha neler diyorum-sonra sen daha neler diyorsun-sonra yalnızlığımda katılıyor sana-da ayrı-ben şeytanımla barışmışlığımla kirlenerek kalıyorum odamın ortasında-kelimelerin sızdığı dudaklarından uyku hali ve yalnızlık nöbetleri eşliğinde-gelerek ve bir daha bu kadar kolay gülemeyiz diyerek ışığı söndürüyorsun-orada insanlar ölüyor demek istiyorum ben senin sebep olduğun ve yalnızlığımın engel olmadığı karanlığımın içinde-ama demeye utanıyorum-ben derken hep böyle kıçımın üzerinde oturup seni ulular ve yalnızlığımla oyalanırken-birileri daha ölecek çünkü biliyorum-bu yüzden demek istemiyorum-senin gazze, senin adını öğrenmeden ölen çocuk, senin mezarlıkları bombalanan adam-sen öldükçe harfler karalayan şairlerimden bir farkın olsun istiyorum-çünkü şiirini yazabilmek için senin-ölümünü gözlüyorlar senin-buna inanıyorum-sana inanıyorum-onlar sana değil şairliklerine inanıyorlar-ne zaman ölsen şiir yazıyorlar-yırtmıyorlar kendilerini-paralamıyorlar-ulan demiyorlar-taş toplamıyorlar-yavşaklar-...................-...............-..............

 

güray süngü

16/6/2007

Değer Üretemedikten Sonra Yemişim Boru / EnTeller-2

değer üretemedikten sonra yemişim boru

 

Savaş istemiyorum anneme de söyledim

Gündüzleri ağladım geceleri kime ne

Dersleri alttan almak günah mıdır da dedim

Elli üstü de cacık dersleri tam almak da

 

(Kavga olmasın diye, alttan alırsınızdır

Dersi kapsamaz bağlam, dışı günah neyse o)

 

Cehaletim midemi, bulandırdı da kustum

Kelime doğradım da film çekmek itibardır

İnceldim sararmadım akıllara zarardım

Zaten zengin olacaktım vurabileydim topa

 

(Film çekmek de ne demek, kelime doğramak ne

Çıkmadı ki bor hapı, yutmaya ki neyse o)

 

Kimse beni çalmasın anneme de söyledim

Gerilmişim davulum zaten fener elendi

Okulda düş görmüştüm düşümde yine seni

Önümde bir hayat var mazimde de sen zira

 

(Jeopolitik önem, imtiyazlı ortaklık

Boru değil madendir, bor pahalı neyse o)

 

Şiir matematiktir yediyle çarp yediyi

Ama demek kör demek sokaktan al kediyi

En şirin kahramandır en kahraman rıdvandır

Fitbolu bırak da gel, bizim borumuz var ya

 

Alexandır thedoors, bir şeyin altında mı

Do’yu uzatıp söyle, ölçü uysun neyse o

 

alexandır thedoors*

*alexandır thedoors bir güray süngü müstearıdır

 

 

 

EnTeller-2

çizgi: bülent cingöz

4/4/2007

Moda Sızlar Coğrafyası

 

 

moda sızlar coğrafyası

 

Bak öldüler yine

Durmaksızın ölüyorlar

Sızlatıyorlar taşı ve kemiği

Üstelik yeni bütçemiz de hazır

Bir tank yetmiş bin ton elma ediyor

Toprak palet vasıtası ile elma suyu içiyor

 

Postalı kızlar beğensin diye giyerdik biz

Lacivert kot, beşyüzbir

Hayat elmacık kemiğine öykünürdü lisede

Aşık filan olunurdu yalınayak

Şapkamız da bulunurdu güneşten ve

                                             yağmurdan koruyan

Saklamayan çocukluğu misket bombalarından

Şimdi başka türlü zaman

Ama sen üzülme, ben üzülüyorum hepimizin yerine

Sık sık mektup filan yaz, yazı yaz kışı kış

İnternete girme, çağdaşlık bulaşıyormuş

Sonra üzülmez oluyormuş insan hiçbir şeye

Arasıra beni düşün güncelden arta kalan yanlarınla

Fırsat bulursan bize gel hatta

Mümkünse geceyarısından sonra

Oscar töreni seyredelim birlikte

Babil hayal kırıklığıymış diyorlar

Bu sefer kırıkları senden bilmiyorlar

Dünya barışı da diyorlar… Herkes sussun!

Küreselleşme filan

Ben sadece seninle küreselleşirim biliyorsun

Sen Filistinli dokuz yıllık arkadaşım

Epeyce çocuk ölüyorsun

Kudüs’te toprak oluyorsun

Bize de gelemezsin o halde, hayal işte

Bari selam söyle o hep çocuk kalacak arkadaşlarına

Keşke ben de hep çocuk kalabilseydim

Ama ben kravatlıyım her sözüme inanma

Zaten istanbul’da gömülecek yer kalmadı

Gökten bize bir adet mezarlık inse

Ya da alışveriş merkezlerini mezarlık yapsalar       

diyorum

Herkes sığar

Çocukken ölmek zorunda kalmaz böylece kimse

                                   alexunder thedoors

                                                                          (güray süngü)

1/2/2007

Yargılanan Şair

Yargılanan Şairin Kırık Savunması

 

beni ne ile suçladığınız hakkında tatmin edici cevaplar vermediğiniz sürece kalbim size hoş bakmayacak, desem ne kadar afaki olur, suçlanan suçlayan arasındaki ilişki bakımından...

 

... bakımından, açısından, bakmak gereğini ne sebeple konu ediyorum, desem de kendim düşüneceğim; ne dediğimi ben bile anlamadım diye...

ama hepsinin yanı sıra aklımın karışıklığından bahsetme gereği duyduğumu işe yaramayacağını bildiğim halde itiraf etmeliyim...

 

bana ne dedikleri ve neyle suçladıkları bir yana... ben kendime bakıp da kendimi suçlarken onları duyamadığım için ve anlayamadığım için ve tepki veremediğim için suçlanıyor bile olabilirdim...

bilmiyordum... bu kadar basitti. bu yüzden bana ilk sordukları sorunun cevabı çok açıktı... söylenebilecek tek şey vardı...

 

suçunu itiraf edecek misin?

suçlu olduğumu kabul ediyorum, ama suçumu itiraf edemem...

neden?
çünkü suçlu olduğumu biliyorum ama suçumun ne olduğunu bilmiyorum.

ANLAŞILMADI sanki...

öyle baktılar.

hep baktıkları gibi.

cezanı biliyor musun peki diye sormalarını beklemedim, desem yalan olur. bekledim... sanki söyleyecek sözüm vardı, biriktirmiştim ve kusacaktım...

sormadılar. hayal kırıklığı yaşamadım. beklediğim halde beklediğimin olmayacağını da bekliyordum. iyi bildiğim sık başarabildiğim ender şeylerden... (burada şeylerden yerine koyulabilecek bir kelime aramak isterdim, vaktimin olduğunu bile isteye. ama emin değilim, riske atamazdım zamanı. her an bitebilir. ve yazdığım harf son harfim olabilir.

 

     ne güzel demişti o: yazı öyle bir şeydir ki... yazdığın her kelimeyi hayatında yazdığın son kelime olabilirmiş gibi düşünerek yaz. ancak o zaman değer... ne kadar ciddiye alıyorsun yazmayı diye kendime sorma gereği bile hissetmedim ben.)

 

     yazı... benim. ben yazdıklarımdan müteşekkilim.

     zaten o yüzden gereksizyazarım.

    

     (konuyu dağıtmaya çalışan kim?)

     toparlan.

 

     sormadılar ve kaldı içimde bir cevap daha. hayata ilişkin...

     ceza... demiştim bir yerlerde... yoksa onlar mı demişti. dönüp bakmam gerek, emin değilim ama fark etmez aslında. doğru sözler bir çok açıdan söyleyeni aşar. ceza... ceza...

 

     bunu düşündüm ben. cezamı düşündüm, cezayı düşündüm. ama gördüm ki bir çok açıdan yargılanmak yargılanana ödül olabildiği gibi, ceza da olabilirdi yargılamak yargılayana...

 

     neden gülüyorsun diye sorduğunda yargılayan, demek ciddiye alındım, hayatım boşa gitmemiş, güleceğim tabi, diye cevap verdi yargılanan, yargıda. yargı esnasında. ya da yargı sonrasında. ödül ya da ceza... önemli değil sözlerin yanında.

 

     söz vermiştim. elimi kolumu bağlayan, beni esirgeyen bir sözdü. esirgeyen ama bağışlamayan, (çağrışıma açık yolları kapatmak gayesi güdüyorum şu an.) yanlışlarla dolu hayatın içinden küçük bir kesit.

 

     gizlice kendimi sakındığımı söyleyebilirim her şeye rağmen, gizlice sakınmak nedir diye soracak olan olur mu, olursa diyeyim ki; sakınmak kendimi tehlikeden acıdan ama sakındığımı hissettirmemeye çalışarak zira fark ederlerse mukavemet gösterdiğimi düşünüp üzerime gelebilirler, beni yenebilirler, direncimi kırabilirler... güven sorunu da mı? olabilir, kendimi suçlu olarak yaftalanmış bulduğuma göre...

 

     siz...

     gerçekten inanıyor musunuz suçlu olduğuma? hayır masumiyetimi bayrak edecek değilim, masum da değilim belki ama sizin söylediğiniz daha öte.

bazen inanamam, yani inanamazdım. dünya sizin etrafınızda dönerken eminim siz de zorlanıyordunuz inanma konusunda. öyle olmadığı anlaşılınca zaten başlamıyor mu hayat,yeniden. yeni ve aslında daha yenik...

     aşk... tam da böyle bir zamanda, bir kış akşamında, geldi ve...

     bin nokta.

 

     belki henüz erken, aşktan bahsetmek için. henüz öldüğümü ve ölümünüzü tasavvur edemiyorum, belki biraz daha vakit var, olmalı. anlatmalı.  

 

     dinleyecek misiniz gerçekten?

     dahası, var mısınız gerçekten.

 

     saçma.

     suçlayan siz değil misiniz ki ben size yakınlık hissetme yanılgısına düşüyorum, bir an da olsa?

     saçma.

     kin doluyum size. affetmeyeceğim.

     hata yaptım, yanlış kişiden bahsettiğimi söylediler. kalabalık olduklarını ve kabul etmem gerektiğini söylediler. kendileri olmadığını anlamam gerektiğini söylediler. aşkın kutsal olduğunu söylediler.

 

     (benim şansım olmadığını söylemediler. bunu anlamış olduğumu düşünüyorlarmış. anladığımı söyledim. ama onların anladığı şekilde olmadığını da söyledim. anlamadılar.)

 

     hayatımın bir cezadan ibaret olamayacak kadar güzel olduğunu söyledim, tek ayağımı yerden iki santim kaldırdığımı fark etmemeleri için çaba sarf ederek. Fark etmemeleri beni mutlu eder sanarak. onayladılar ve bana sevgi gösterdiler. onlar yüzünden sevginin öyle özlenir bir şey olmadığına inanacaktım neredeyse. (çabuk fikir değiştiririm. hemen, bir anda.)

 

     bir zamanlar onları çok sevdiğimi, onlara saygı duyduğumu hatta onlara benzemeye çalıştığımı da söyledim. sonra benzemeye çalışmak kısmını geri aldım. bunu gerçekten hatırlamıyordum. ama diğerleri vakiydi.

     bir zamanlar yanlışlarımla bile sizlerden birisi olamayacak kadar asildim, de dedim.

 

     tebessüm ettiler inceden....

     tebessüm ettiniz inceden, hatırlıyor musunuz? ben hiç unutmadım. bir çok şeyi hatırlamakta güçlük çekmemin nedeni de bu aslında. unutulması gereken her şeyi inatla zihnime kazımış olmam.

 

     şimdi yapması gerekenleri yapamayan bir insan olduğumu söylemekle başlamak... istemediğim halde istiyorum... söze...

ve insanın sıkılıyor olması nedeniyle "her şeyi anlamsız" bulmasının hayata ya da en azından her şeye haksızlık olduğunu düşünüyorum.

 

     sıkılıyor olmasaydın her şeyi anlamsız bulmayacaktın, istediğin şeyler olsaydı her şey anlamlı olacaktı senin için.

 

nankörsün, aptalsın da...

 

bu sözlerime alınmadılar, çünkü üstlerine bile almadılar. ben sanrılarıyla hareket eden bir neo romantikmişim. romantiğin başında neo kısmını ise sadece kafamı karıştırmak için eklediklerini iddia ediyorum şimdi. ne olduğunu bilemeyeceğim için kendimi garip hissetmemi amaçlamış olabilirler. bilmediğim başka amaçları da olabilir.

 

     ama tüm bunlar olurken birden bana dönüp, ne kadar kibirlisin sen böyle demeselerdi... keşke.

 

     anlayamadım. ne? dedim.

     yargılanacak kadar önemli olduğunu nereden çıkartıyorsun?
     dediler...

     ama, dedim; “bana suçunu biliyor musun?”, diye sordunuz... bana suçlu olduğumu söylediniz.

 

    gülmediler…

    suçlusun da yargılanacak kadar önemli misin bakalım?

 

    hoş olmadı…

    böyle başlamadığını; ama bittiğini söyleyebilirim.

 

    önemliydim ve suç işlemiştim. işlediğim suç onlara hayal bile edemeyecekleri zararlar vermişti. varlıklarını tehlikeye atmıştı. bu durumda önce beni yargılamaya kalkmışlardı ama hata yaptıklarını çabuk anlamışlardı. beni yargılayarak beni yenemezlerdi. beni yargılarlarsa yenilirlerdi.

 

bu yüzden yapmaları gerekeni ve aslında hep yaptıklarını yaptılar:

 

beni yok saydılar.

sizi de yok sayıyorlar.                                                                                                güray süngü

1/1/2007

Aşk,Ölüm ve İnanmak Üstüne...

Aşk, Ölüm ve İnanmak Üstüne

İcat Kelimeler…      

        ölüyoruz falan. küçük duyarlılıklar atlasında... büyük, kocaman laflar boğazına takılıyor insanın... yeter ki hiçbir şey yeterli gelmesin sızıyı dindirmeye falan... durup dururken olmaz ki, ha deyince… kelime icadı da insana fiyaka…

girilmemesi gereken bir yere girdim ama girilmemesini gerekli kılan kural yada her neyse... ondan alacağım var. hiç yoksa basit kelimeler, sıradanlığa vurgu... yüksekten konuşalım mı, çok zevkli, dünyanın merkezine çekip kendimizi günlük sıkılganlıklarımızı fiyakalı kelimelerle aslileştirme çabasına girelim mi, çok zevkli. ama ben bulut demiyorum, gökyüzünü sevgiyi falan çağrıştırıyor. hönk demek istiyorum çağrışımsız, zira kelimeler midemi bulandırıyor. mesela aşk falan...

çok eski bir arkadaşımı gördüm dün gece. birbirimizi tam biliyor olmaktan kaynaklanan zorlama içtenlikle örülü üç saatlik bir sohbetin etkisini üzerimden atmak için sadece duş almakla yetindim. temizlenmek bazen işe yarıyor. ben böyle değildim. can acıtamazdım eskiden. (böyle bir yeteneğim yoktu. bunun için yeterliliğim...) şimdi pek fark etmiyor. uf mu oldu canım, öpeyim de geçsin. komik... bir zamanlar sana kalbimi göstersem yaralarıma hayran olursun demiştim. şimdi göstereceğim ne var... kalbim mezarlık gibi.

gece neden gazoz kapağına dönüşüyorsun... ne kadar içtenlik... ben kendime rol kesmiyorum, bu hakikat. bir zamanlar gençtim ve yapardım, ama artık değil... olabildiğince samimiyim kendime. zaman etkiliyor, cidden etkiliyor. görecelik diyerek kurtaramam kendimi. fizik yasalarının geçersiz kaldığı zamanlar vardır. zaman etkiliyor. fazla vakit kalmadığını anladığında insan ne yapar? her geçen saniyenin ağırlığını hisseden insan ne yapar? özür dilerim geç kaldım aslında yola çok erken çıkmıştım, ama oldu bikere... nasıl yani... oldu bikere, tanıdım, dokundum, yüzünün yarısı yoktu, o da gazoz kapağıydı, ama terk ettim. çünkü kördü. hayır kör olması benim için sorun değildi, sorun şuydu ki kendimi güzel bulmuyordum. bu sebeple beni görmeden beni güzel bulması bana anlamlı gelmiyordu. çünkü onu kandırıyordum, kör olmasa beni sevmezdi ki... ah canım ne ilginçsin. evet çok ilgincim. hedonist bir sevgilim vardı bir zamanlar ve ben eksistansiyalisttim harbiden. imgem de gazoz kapağıydı. kendimi yere bıraktım beni tutmadı. üzerimi ört dedim, örtmedi. toprak atamazmış bir kefen üzerine hele ki kefenin içinde sevgilisi varken. yapması gereken buna göre, kefeni yırtmak olmalıydı. ama hedonist olduğu için beni terk etti, sora gömdü. sevgiline toprak atamazsan, onu sevgilin olmaktan çıkartırsın. tutarlıydı. ama adil değildi, ve dürüst...

kelimelerle oynadığını mı sanıyorsun? onlar senin için bir araç mı sadece? inanılmayacak kadar sığsın. bana anlatma git niçeyi kandır becerebiliyorsan. acısı olan insan susar. bu kadar gevezelenip sonra da kelime denklemlerinden dolayı acılarını ve halini ululamak pek samimi gelmiyor bana. o zaman içelim. kolay. ya da şiir yazalım. o da kolay. neden tornadan çıkmış gibisiniz. ey eşrefi sıfatından menkul mahlukat.

kendine acıyan insanın isyana hakkı yoktur diyeceğim. ya kendime acımıyorum, ya da bu isyan değil ki diyecekler. isyan... neresinden tutacağız... ismet özelin bir şiir kitabı vardı, neydi adı... "evet isyan". müthiş bir isim, ve müthiş bir kitaptı. ama neresinden tutacağız? neydi o şarkı, "bıçak kemiğe dayandı, ok yaydan çıktı diye değil. bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitsin diye" peki susma sustukça sıra sana gelecek ne demek? sıra sana gelmeyecek olsaydı susacaktın yani. bana dokunmayan yılan, çok yaşa... ama en güzeli savaşa hayır falan demek. iş yerinde sıcacık koltuğunda oturup net üzerinde sanal duyarlılık ifşası. savaş umurumda değil, insanlar savaşır ölür. yahut savaş olmasın, çocuklar ölmesin. ne basit, incecik bir çizgi üzerinde böylesine asli bir ayrım olabilmesi ne mana? ya aşk? ne alakası var? bilmiyorum var gibi. çıkıp dese bana benim için ölür müsün? çıkıp dese. ben desem, yaşatmayı tercih ederim. yalan çünkü hayat yalan. ama aşk... yani can; kelimeler karar veriyor insanın ne olduğuna, dikkat et. özenle yaklaş, her dediğin seni şekillendiriyor. "olduğun gibi değil, olmak istediğin gibi görün. her yalan bir yaratış."

Ve fiş çekildi.

insanın hayatla bağlantısını bir fişe indirgeyen anlayışı içselleştiremediğim için doğaldır ki bu fiil benim için anlamlı değil. bir ölüm ifadesi için kullanan açısından bir ölçüde yüksekten ve kinayeli. sanki sesleniş düzen muhalifi ve aynı zamanda düzenin sorumlusu olmayan birisi tarafından yapılıyor. kinayeyi yapan dillendirdiği oluşumdan kendisini sıyırmış oluyor. insanı bu ölçüde kendisinden uzaklaştıran o şeyi bir biçimde ifade çabasına girişmek, kinayeli anlatımı gerektirecek ve ben de bu asli sandığım sorunun bir mesulü haline geleceğim. kelime... kime karşı? neye dair? üslup... hangi amaca hizmet? zira fiş çekildi. manşette ne iyi duruyor değil mi? kesinlikle tabutta durduğu gibi kati değil. insan her şekilde kendisini yüceltiyor. kelimeler...

bir anda gördüm, özel bir çaba sonucu değil. çok da takılmadım. (takılmak, argodaki anlamında değil.) sadece algı ve duyarlılık sınırları dahilinde zihninde açılan deliği kapatmaya çalışırsın yapacağın manalandırmalarla, ortalama insanın bir temsilcisi olarak. yaptım... ortalama insan... ne garip, farklının ululandığı bir farklılaştırılmışlar meclisinde ortalamalıktan bahis açmak. deli kendisine deli diyebilecek algı seviyesine mi düştü? ne çok konuşuyorsun; uçlardayım, sınırdayım. boş laf değil mi? en tabi halinde iken içinde bulunduğun zamansallıkta ve sosyal ortamda, en tabi halinde olmana rağmen normlara göre konumunu belirleyip, kendisini yaşanan hayatın uçlarında ve sınırlarında diye tanımlamanın sulu bir tragedya değilse de toyluk olduğunu, kime söyleyebilirim, ve sözüm ne şekilde anlamlanır? ne diyordu; farklılık... neye göre. ben en doğal halimdeyim. bana farklılıktan bahseden sizsiniz. (siz değilsiniz, söz meclisten içeri. ben kendimle konuşuyorum.) şöyle ki; son hızla koşmaktayım ben, önümde ufku olmayan bir bozkır. bir ses geliyor, diyor ki; incecik bir çizgi üzerindesin, uçlarda yaşıyorsun, sınırdasın, dikkat et. koşan ben isem, ki kendimi bozkırda hissederek.(zannederek değil) bu sözü anlamlandırmam olanaksız. anlamlandırabildiğim an koca bozkırdan sürülmüşüm demektir. ki yemek yer gibi sürüyorken arabamı iki yüz km hızla, birden iki yüz km hızla sürer gibi sürmeye başlamışımdır arabamı iki yüz km hızla. farklılık denen şey yitirilmiştir. ama ne acı ki sıradanlaşılmamıştır da çünkü itham bir sıfat olmuş ve ben kendimi farklı hissederek ruhumu ululamaya başlamışımdır.

uçabilirsin çocuk, uçabilirsin. kanatların yoksa da uçabilirsin. ne kadar uçmak istiyorsan o kadar yüksekten atla. yere çakılıncaya kadar geçecek süre neyine yetmiyor. nicelik değil, nitelik esastır.

güray süngü