YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki |

23/11/2009

"Küskün" Gitti

“Küskün” Gitti…

 

Ona her baktığımda, 13. yüzyılın dervişane ruhunu, 20. yüzyılın entelektüel duruşuyla, kaygısıyla, sorumluluğuyla harmanlayan birini gördüm. Onunla her sohbetimde, söylemek istediğim şeylerin eksik kaldığını; alçak gönüllüğü ve nezaketi karşısında ezildiğimi hissettim. Güneş gibiydi; sıcaklığında ısınıyor, ışığında aydınlanıyor lakin bir türlü ona dokunamıyordum. Her daim kendisi ile birlikte yürüyen “Kaygı”yı görmemek için kör olmak gerekti. Üretmenin, paylaşmanın, vermenin, hissetmenin, yaşamanın, iyi ve güzeli ortaya çıkarmanın kaygısı… Sanki “Dert”ten, dert edinmekten örülmüş bir beden!

 

Bu satırları okumuş olsaydı mahcubiyetle “Abartmışsın abi!” derdi hiç şüphesiz. Bırak da abartayım üstat! İnsanın adamlığının mesleğiyle, şahsiyetinin otomobilinin markasıyla ve evinin metrekaresi ile ölçüldüğü bir dünyada abartacak birini bulmak ne kadar zor biliyor musun? (Biliyor musun lafın gelişi) Sıfatlandırma basit: evi olanlar, arabası olanlar, evi arabası olanlar, evi arabası en iyi olanlar vs. vs. “Yüreği olanlar mı?” Ne diyorsun sen hocam ya! Madem sen sıfatlandıramadıklarımızdansın Ürdün’e kadar yolun var. Dersin, ders saat ücretinden daha değerli olmadığı yerde, kime ders vermeye kalkıyorsun?

 

İtiraf etmeliyim O benim için çok şey yaptı ben onun için hiçbir şey… Metah oldu, Ahmet oldu; her zaman tevazu sahibi bir dost oldu. Bir örnek: Son kitabımın editörlüğünü yaptı, önsözünü döktürdü, tanıtım yazısı yazdı. Bense 6196 dizeyi, bir tarihi yapıyı her noktasının üzerinde durarak restore eden usta gayretiyle, ortaya çıkardığı eseri “Leyla ve Mecnun” için tek kelime edemedim. Her kelimesini, maharetli bir elin işlediği dantel gibi bıkmadan usanmadan işlemişti. Fuzuli’nin bu ünlü manzum eserini, ölçüsünü ve uyağını bozmadan günümüz Türkçesine çevirmek ve edebiyat dünyamıza kazandırmak çok takdir edilesi bir çalışmadır. Büyük bir sabrın ve özverinin ürünü. Sadece bu mu? Öğrencilerin için kendini paralaman, Türkçe için çırpınman… Burada da “İyilikler karşılıklı mı abi ya!” derdi. İyi ya dostum o karşılıksızı bir de ben yapabilseydim. Dedim ya bir yanım hep eksik kaldı, hep sığ… 

 

Bak sen gittin, şehir daha soğuk ve daha ışıksız. Biliyorum sayın seyirciler “Kış geliyor ondan,” diyorsunuz ama benim bahsettiğim soğuk o soğuk değil, o perdeden değil serencamım! Beni sokaklar anlar, duvarlar anlar, hüzünlü karanlığını gündüzün üzerine çeken gece anlar, Şehit Kamil’in yeşil demir kapısı, taş basamakları anlar, insanlar da anlar(dı). Beyinler ne zaman iğdiş edilmeye başladı bilen var mı? Şehirler kış geldi diye üşümezler…

 

“Küskün” gittin ama küsüp gitmedin biliyorum. Lakin Ereğli biraz daha soluksuz, biraz daha anlamsız gibi ve biraz da küsmüş gibi.

 

Biliyorum bu yazı karmaşık oldu; aynen sen giderken hissettiğim duygular gibi…

 

murat koçak

11/9/2009

Açılıyorum,Acılıyorum

Açılıyorum, Acılıyorum

 

1.Kişi: Ya söylesene abicim! Şöyle bir açılıp bulanık sularda mı boğulsam, yoksa açılım açılım, soğuk namluyu ısıtan bir merminin ıslığında mı göğe kanat çırpsam?

2.Kişi: Onu mübarek ağzımı açtıranlara sor! Adamlar bizim suyumuz berrak diyor.

3.Kişi: Berrakmış da biz mi bulandırıyormuşuz?

4.Kişi: Ama, kurt bulanık havadan daha çok nemalanıyor. Açılmak kötü mü?

2.Kişi: Yav kardeşim! Sana açıl dediysek saçıl da demedik ya! Hoş, biz sana ne açıl ne de saçıl dedik. Durduk yerde mide bulandırıyorsun.

4.Kişi: Zaten sizin maharetiniz çok konuşup hiçbir şey söylememek.

3.Kişi: Saçma/lıyorsun bin bir zahmetle derleyip toparladığım hayallerimi. Söyle bakim sen hangi bağın baykuşusun?

4.Kişi: Kuş beyinli olduktan sonra ne fark eder, ha baykuş ha bayankuş.

Bayan: Hı Efendim? Bizim oralarda bir laf vardır aç ayı oynamaz.

1.Kişi: Sen nerden çıktın şimdi, konumuzla ne alakası var bu sözün? Konumuz açılmak!

Bayan: Ayol açılıyorum suç, kapanıyorum gerici.

4.Kişi: E kızım, sana açıl dediysek anadan üryan kareler sun demedik ki! Biz demişiz Çanakkale Boğazı, sen diyorsun… Yok, yok bu değildi: Ben diyorum içini aç, sen diyorsun dışımda bir şey kalmadı.

3.Kişi: Ben demiştim; dış güçler var bu işin tepesinde.

2.Kişi: Yani, gülü seven el bombasının pimine katlanır.

Bayan: Boğucu bir hava geliyor doğudan doğudan.

1.Kişi: Kızım sen çok siyasi terliyorsun, ortam değiştir biraz, açıl, rahatla.

Bayan: Sizde bir karar verin artık: açılayım mı açılmayayım mı?

4.Kişi: Kimseye dokunmayan militan bin yaşasın!

Bayan: Ha! Bunun çok alakası var.

3.Kişi: Kötüyü bin yaşatırsan, gün olur sana bir dokunur, aklın şaşar.

2.Kişi: Efendi, sivrisineği rahat bırak, bataklığı ipe as kurusun.

3.Kişi: İp bulamadıysan al sana giyotin!

4.Kişi: Kardeşim, giyotin vardı da niye kullanmadın zamanında?

2.Kişi: Sakla samanı, gelir demagoji zamanı.

Bataklık: Bataklığı niye kurutacakmışsınız ya!? Hesabınız sivrisinekle bana ne diye bulaşıyorsunuz? O zaman dağları da yıkın, ormanları da yakın. Bir yerlerinize de kına yakın!

1.Kişi: Fesübhenallah! Biz nereden geldik buralara?

Bayan: Orta Asya’dan.

Bataklık: Ben hep buradaydım.

2.Kişi: Dışarıdan.

3.Kişi: İçeriden.

4.Kişi: Açılımdan.

1.Kişi: Üfff açılın açılın! İçimi dışıma çıkardınız be!

 

murat koçak

14/6/2009

Ölüyorum! Hayatından Daha Coşkulu

Ölüyorum! Hayatından Daha Coşkulu…

 

         Avucuma biriktirdiğim küçük çakıl taşlarını, dalgaları ile suyunu ayakuçlarıma kadar getiren denize atıyordum. Deniz büyük bir iştahla ve birkaç saniye aralıklarla aynı işleme devam ediyordu. Dalgalar geri çekilirken kumun üzerinde beyaz köpüklerini bırakıyorlardı. Köpükler kumların üzerinde kısa bir süre duruyor, yeni bir dalga gelmeden önce, hissettirmeden gözden kayboluyorlardı. Kimi zaman rüzgârın etkisiyle hırçın ve kararlı; kimi zaman sakin ve devinim halinde ama dünya yaratıldığından beri devam eden bir hareketlilik.

         Denize attığım çakıl taşı “lup” diye ses çıkarttı ve birkaç damla sıçratarak dibe yollandı. “Niye denize taş atıyorsun?” diyen bir ses yankılandı içimde. Açıkçası bu konuda bir fikrim yoktu. Atıyordum işte… İnsanoğlu su topluluğu görüvermesin hemen ilk ulaştığı taşı o su ile buluşturmak ister. Nedir bizi bu hareketi yapmaya iten güdü? O an deniz ile toprak, gözüme iki düşman topluluk olarak göründüler. Deniz, toprağı fethetmek için bütün gücüyle saldırıyor, başarılı olamayarak geri dönüyordu. Fakat başarısızlık denizi pes ettirmiyor bıkkınlık göstermeden ve gücünü toplayarak yeniden saldırıyordu. Belki de her saldırı sonucu bir miktar toprak parçasını koparıp aldığı için iştahı kesilmiyordu. Toprak acımasız düşmanına karşı savunmada kalıyor, rakibinin binlerce yıllık saldırısı karşılığı, kendisinden aldığı küçücük parçayı umursamıyordu.

         “İşte bu!” dedim çıkmazdan kurtulmuş edasıyla. Taşı atmamın sebebi bu… Ben saldırgana karşı, kendisini savunanın yanındaydım. Denizin gözüne taşı vuruyordum ki daha fazla toprak parçası çalmasın. Ben yaşamak için toprağa muhtacım. İnsanlar medeniyetlerini kara parçasının üzerinde inşa etmişlerdir. Ayaklarımı üzerinde sağlam hissettiğim kadim dost çekiliverirse tepetaklak olmaz mıydım? Bu düşüncelerin eşliğin elimdeki taşı daha hızlı ve kararlı şekilde denize fırlattım. Yine “lup” sesi ve saniyelik sıçrayan damlalar…

         Yanılıyor olamaz mıydım peki? Belki denizle toprak birbirlerini çılgınca seven iki âşıktı. Deniz, sevgilisinin göğüslerine başını yaslamak için uzanıyordu. Dalgalarıyla toprağın saçlarını okşuyordu. Geri çekilirden kumların üzerinde bıraktığı beyaz köpük deniz papatyalarıydı. Papatyaları özenle sevgilisinin kulağına takıyor, geriye dönüp tekrar tazelerini topluyordu. Toprağın papatyaları kurur kurumaz, dalgalar yenisini getirip yerine bırakıyorlardı.   

         Bu kez içimde kıskançlık fırtınaları kopuverdi. Nasıl olabilirdi bu!.. Deniz benim sevdiğime nasıl, hangi hakla göz koyabilirdi? Toprak alnıma, mürekkebi çıkmayan, solmayan bir kalemle yazılmış yazıydı. Onun sevgisini hiç kimselerle paylaşamayacak kadar cimriydim. Her gün ona dokunmasam, sevgisini hissetmesem, varlığını duyumsamasam benim için hayat bitmiş demekti. Yaratılışımda bile toprağın özü yok muydu? Ben onunla hemhal olmuşum, bir bütün oluşturmuşum. Bu kez dişlerimi öfkeyle sıktım, avucumdaki taşı daha güçlü kavradım ve “lup”… Biraz sonra bir “lup” daha…

         Bir el usulca sağ omzumu kavradı. Başımı çevirdim ve göz göze geldik. Donuk bakışlarla buz gibi seslendi.

    “Öleceksin!”

    “Anlamadım…”

    “Sen öleceksin, deniz ve toprak kalacaklar.”

    “Ne fark eder?” dedim, “Ölünceye kadar seveceğim.”

    “Hıh! Bu bayat sözlerle nereye kadar?”

    “Ölünceye kadar!..”

murat koçak

10/5/2009

Ruhumun Cinsiyeti Yoktu; Sevemedi Seni!

Ruhumun Cinsiyeti Yoktu; Sevemedi Seni!...

 

Hocam!

“Hocam” diyorsam dil alışkanlığı arkadaşım

Gözlerin gözlere yazdığı mektubu

Okumasını nereden bilebilirdi ruhum

Beynimin hatasız çevirisi olmasaydı…

 

Hocam!

“Hocam” diyorsam ruh hali hanımefendi

Bendeki durum say ki asansör boşluğu

Ruhumu vererek sevmiyormuşum, öyle mi?

Ben aşkı salıverdim, bir ikindi vaktiydi…

 

Hocam!

“Hocam” diyorsam lafın gelişi öğretmenim

Olmuyor işte, toplama, çıkarma, çarpmayla

Ruhum karanlıkmış benim, öyle diyorlar

Işık arıyorum geceleri huruf-u mukattaayla…

 

Hocam!

“Hocam” diyorsam imamlık yaptığından

“Bir de sana ruhtan soruyorlar,”* diyor Rabbim

Karıştır bakalım yüzlerce yıllık ilmihalini

Benim şaşkınlığım nedir? Söyle derdimin mealini…

 

                                                          murat koçak

*İsra suresi (85)

 

aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:

FATİH- İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar Kitabevleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak., Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi

SİVAS- erguvan sahaf

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

11/4/2009

Gömleğimin Yakası Eskidi / Hayy İçimi Dışıma Çevirdi

Gömleğimin yakası eskidi! / Hayy! İçimi dışıma çevirdi…

Yaşlı profesör konuşma yapacağı kürsüye yengeç yürüyüşüyle yaklaştı. Kürsünün üç basamağını of-puf nakaratlarıyla çıktı. Meydan, mahşer çekimleri için hazırlanmış gibiydi. Konuşmayı yapacak olan önemli bir profesördü. Yazıları, konferansları, kitapları ve düşünceleriyle toplumda haklı bir saygınlık kazanmış birini dinlemek, görüşlerinden faydalanmak isteyenler hep oradaydı.

Mikrofon açılınca profesörün boğuk nefes alışverişi ve ardından iki kesik öksürüğü hoparlörlerden duyuldu. Bu sesler profesörün ne kadar yaşlandığını ve meydana gelirken, hatta kürsünün üç tanecik basamağını çıkarken yaşadığı zorluğu belgeliyordu. Hiç çıkarmadığı ve yüzünün yarısını kaplayan geniş çerçeveli gözlüklerini takmamıştı. Titrek ellerinin tuttuğu dokümanları da yoktu yanında. Dün gece gördüğü olayın şokundan kendisini kurtaramamış olmalıydı. Bu konferans için yaptığı tüm hazırlıkları unutmuş ya da hatırlama lüzumunu hissetmemişti. Profesör kalabalığa uzun uzun baktı ve “Hoş geldiniz,” dedi.

Alkışlar tufan olup meydanı yuttu. Takdir cümleleri, ıslıklar, haykırmalar alkış tufanına eşlik etti. Profesör kollarını; buruşuk ellerinin ayası dinleyicilere bakacak şekilde ve “Susun,” anlamında kaldırdı. Kalabalık birkaç saniye sonra sustu. Yaşlı adam konuşmaya devam etti: “Hoş geldiniz; ciğeri iki para etmezler, düzenbazlar, ikiyüzlüler, sünepeler.” Kalabalığı koyu bir sessizlik kapladı. “Hoş geldiniz; kocasını işe gönderip üst kattaki komşunun oğlunu açlıkla bekleyenler. Aynı yaştaki kızını çocuk görüp, kızının kız arkadaşının çaktırmadan vücut hatlarını inceleyenler. Mesai arkadaşının performansından çok, akşama kadar vereceği frikiği bekleyenler. Dikkatleri üzerine toplamak için eteğini yükseltip yakasını alçaltanlar. Ayarttığı sevgilisine, cep telefonuyla çırılçıplak mesajlar gönderen oğluna bıyık altından gülerken “Benim kızım yapmaz,” diyenler. O sırada kızının, odasında başka bir genç tarafından internet yoluyla iğfal edildiğinden habersizler. Eş-dostla televizyon izlerken; öpüşme sahnesine müsamaha göstermeyip kanal değiştiren, yalnız kalınca anadan üryan sahnelerde kaybolanlar.”

Kalabalığın sessizliği yerini yavaş yavaş homurtulara terk etmeye başladı. Profesör umursamadan konuşmasına devam ediyordu. “Okumanın erdeminden bahsedip yıllarca bir tane kitap almayanlar. Dürüstlük harmanlayıp, işyerinin basit bir kalemine tenezzül edenler. Yüzüne güldüğü arkadaşını, daha sırtını döner dönmez dedikodu kazanında kaynatanlar. İşçisinin hakkını ödemeyenler, işinin hakkını vermeyenler. Yeşil doğaya hasret ağıtları yakıp, roller kesen; fırsatını buluverince ağaç köklerine beton dökenler. Modern atıkları ile dünyayı leş kokan çöplüğe çeviren kalleşler. Erdemden dağlar kurarken lafı kimseye kaptırmayıp; düşenin elinden tutmayanlar, fakire yarım ekmeği çok görenler, yolda kalanı görmezden gelenler, menfaatin zirvesine tırmananlar. Yoksul çocuklara üç kuruş yardım toplamak için vur patlasın çal oynasın eğlenceler düzenleyip, milyon liraları aynı gecede sarhoş edenler. Hoş geldiniz.”

İzleyicilerin homurtusu artmış; sataşmalara, içten edilen küfürlere ve el-kol hareketleriyle profesöre tepkiye dönüşmüştü. Daha fazla dayanamayıp meydanı terk etmeye başlayanlarda vardı. Profesör “Durun!” dedi. “Tepkilerden anladığıma göre siz bu söylediklerimin hiçbirini yapmıyorsunuz; namuslu, terbiyeli şahsiyetlersiniz. Bunları şimdiye kadar sadece ben yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Dünyanın bataklık kokmasına sebep benim. Sizlerden özür diliyorum! Yarın ben burada olmayacağım ve artık bataklık kokusu duymayacaksınız.” Konuşmayı bitiren profesör, düşünceli ve ihtiyarlığın alametleriyle kürsüden indi.

Profesör ertesi gün, dediği gibi, dünyadan ayrılmıştı. Fakat dünyanın bataklık kokusunda hiçbir azalma yoktu! 

murat koçak

9/2/2009

Çarmıh

Çarmıh…

 

Ey İsa!

Üfle kalbime

Kuşlar gibi kanatlansın

Dalmalıyım bu kez mabedin derinliklerine

Bir kadın kollarını açmış

Kadının kolları hain çarmıh

Nefes ver!

İyileştir alacalarımı

Belki sen görmüyorsun

Kadının bakışları upuzun bir mıh

 

Bir ceylan ürkekliği kalbim, korkuyorum

Korkuyorum ışıkları çekiliyor evrenin

Ben zayıfım İsa!

Ben Meryem’in rahminde büyümedim.

Kadınlar artık Meryem değil

Kadınlar kadın değil bu çağda.

Hayat beşiğim, sallandım, sallandım düşünemedim,

Kutsal kelimelerle sar yüreğimi

Ben bu geceki gibi hiçbir asırda üşümedim.

 

Kırmızı nasılda yakışmış sana İsa

Kan çanağı gözlerin

Yaralar çıplak teninde gül bahçesi

Katran karası koparılmış saçların

Çarmıha gerilmedi diyorlar senin için, iftira

Hâlbuki ölüm,

Nasılda güzel yakışıyor avuçlarına.

 

Melek süsü verilmiş bir intihar bombacısı

Firari kalbim,

Benden azade

Ve isyankâr bütün azalarıma

Roma’nın kirlenmiş sokaklarından

Savrulan çakıl taşları

Kudüs’ün üzerine kan yağmuru olarak yağar.

Kekremsi bir yanık kokusu Filistin’i boğar

Ben nerden bilebilirdim İsa!

İsa’lar ancak Meryem’lerden doğar

 

Lanet olası çağın erkekleri

Büsbütün kadınsı

Şeytansı!

 

Ben kızıl çöl toprağı kadar suskunum

Nefesi ensemde asılı ölüm korkusuyla

Vebalı şehirlerden kaçamadım

Ve baharlarda kuşlar gibi uçamadım

İsa!

Tut nabzımı çürümüş parmaklarınla

Anla!

Ben hiç miraç coşkusu yaşayamadım.

Kafatasımı parçalıyor, düşünceler küflü mıh

Ruhum kurtulmalı tüm sahteliklerden

Bedenimi esir et kendine, hain çarmıh.

 

murat koçak

4/1/2009

Kalp Şeklinde Toprak Parçası İstiyorum



Kalp Şeklinde Toprak Parçası İstiyorum…

 

Ey insanlık!

Senden istediğim

Kalp şeklinde

Umut büyüklüğünde toprak parçası

Ve tohum tadında iyilik

Sadece bu yeter

Yarınlarını çapaladığım ufuklara

Güzellikler ekmeye…

Kalp şeklinde

Umut büyüklüğünde toprak parçası istiyorum

Ben oraya

Evreni sığdırabiliyorum…

 

                                 murat koçak

30/11/2008

Ölümü Seven Çocuklar



 - Mahmud Derviş’e -   

 

Ölümü Seven Çocuklar

 

Seversiniz ölümü

Çocukların şekerleri sevmesi gibi

Çocuklar şekerleri avuçlar

Siz avuçlarsınız ölümü

Sapan lastiği gerginliğinde topraklar

Çiçekler, böcekler;

Baharım nerede?

Ölü mü?

Felek, bırak artık peşimi

Toprak öpsün ölümü.

 

                        murat koçak

21/10/2008

Ben Aşkı Bir Sümüklü Böcek Sanmıştım

 

 

ben aşkı bir sümüklüböcek sanmıştım

 

Ben aşkı bir sümüklüböcek sanmıştım

Islak, yapışkan

Sinsice ilerleyen ve

Ardında parlak izler bırakan

 

Ben aşkı bir sümüklüböcek sanmıştım

Sütbeyaz teninde bıçak yarası

Kemikten evleri ile çalılıklar ülkesinden

Sürünür yağmur kokusu arası

 

Aşk siyah elbiseli gecenin

En güçlü yıldızıymış hâlbuki

Işıkları hasretle yutkunan avuçlarıma düşen

Her tutmaya çalıştığımda

Uyanmak istemediğim rüyaya dönüşen

 

Darağacı soğukluğunda ölümle girift

Yağlı urgan gerginliği gülümsemelerin

Fırtınalara davetiye çıkaran

Aşk iki kaşın ortasında kalıcı iz

Hayatları tekrar tekrar yakan

 

Bütün hücrelerimi titretir bir bakış, bir söz

Gardiyanım bir çift gözün taşıdıkları

Biliyorum sende değil aşkın gizi

Biliyorum

 

Bilmek neyin kârı

Yüreğim kendine mesken etmişken efkârı

 

Oysa

Ben

Aşkı

Bir sümüklüböcek sanmıştım

Kim bilir

Belki de bu yüzden

Derinden aldanmıştım.

 

                                          murat koçak 

19/9/2008

Tanrı Biziz!



TANRI BİZİZ!

 

Yüzüne kan sıçramış ve soluk soluğa kalmış halde, çarmıhtaki adamın avucuna küflü çiviyi çakmaya çalışan hahamın kulağına dudaklarını yaklaştıran Romalı sessizce:

— Bu İsa değil!

— Nereden biliyorsun?

— Çünkü Tanrı’nın elçisi gibi ölmüyor.

— Aptal! Biz onun Tanrı’sını ve elçiliğini kabul etmiyoruz. Hem kapa çeneni; halk ve tanrılarımız İsa’yı elimizden kaçırdığımızı duyacak!

— Tanrılarımızın bir şeyden haberi yoksa biz neden İsa’yı tanrılarımızı rahatsız ettiği için öldürmeye kalkıyoruz? Üstelik halkın da onunla bir alıp veremediği yok!

— Geri zekâlılık yapma; Tanrı da halk da biziz!

murat koçak