YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

4/1/2009

Yüzemem Ben

Yüzemem Ben...

 

Bakıyorum. Uzaktan mı? Duruyor, konuşuyor. Karşımda. Fazla uzak değil o zaman. Uzak olan ben miyim? Sanmıyorum. Saçını topluyor. Kadın mı? Susuyorum. O konuşuyor. O ve etrafındaki arkadaşları. Kalabalık bir yer mi? Sağa veya sola bakmalı mıyım? Bakamam. Canımız mı acır? Acı? Sustular. Ben değil. Onlar. M ve arkadaşları.

 

                Unut onu. Hiç bir şey yok aklımda. Ona karşı hiç bir his.  Tahammülüm de yok. Dönmesini isteyen de. Dönmeli mi dersin? Dönmesin. Bunu kendime ifade etmem gerek. Ya anılar? Bitti... Unuttum bile...

 

                Uzaklardan geldim. Karşından, oturduğun taburenin karşısından. Mumlar mı yanıyor masada? Masada mı oturuyoruz? Yoksa yanan içiniz mi? İçiniz mi acıtır sizi, acıtan siz misiniz kendi içinizi? Konuşmam mı gerek? Anlaşılabilmek için mi? Yoksa, anlaşılamamak için mi? Hayatıma hoş geldiniz. Tebessüm mü ediyorum? Hayır, bayağı sırıtıyorum. Sırıtmak yakışmıyor. Kime? Ciddi mi duralım? Duruyorum. Görüyor musun? Mumlar mı söndü? Görmüyor. Sessizlik mi arttı? Kalktı mı? Neredeydik ki? Önemli miydik? Kendimizden mi bahsediyoruz yoksa? Bahsetmeli miyiz? Dur. Anlatma. Hiçbir şey bilmek istemiyorum. Bilmeli miyim? Bilmek?

 

                Yorgun muyum? Uyuyamıyorum. Hatırlayacak mı? Elim karıncalanıyor. Yerde bir yastık. Yastığın üstünde elim. Beynim de mi karıncalanıyor yoksa? Elimin üstünde bir el. Sıcak mı? Gözünü kapatıyor. Uyuyacak mı? Herkes uyudu mu? Ben buradayım, hala uyumadım. Uyuyamadım. Sessizlik çöktü yine. Uykudan mı?

 

Vaz mı geçtin?

Vazgeçmiş değilim. Hoş geldin. Kızacak bir şey yok. Kimseye bahsetmedim.

Durdun.

Durmadım. Onlar durdu. Ben konuştum seninle, duymadın mı beni?

Geçen gece de güldün.

Sana değil, kendime gülmüşümdür.

Onlara da anlattın mı?  Onlara da bahsettin mi?

Hayır. Kimseye bahsetmedim. Sordular, uyku tutmadı dedim. Kimse yoktu dedim. Evde tek başıma oturuyordum, canım sıkıldı dedim.

Sana nasıl baktıklarını görüyor musun? Seni anlamadıklarını, seninle dalga geçtiklerini görüyor musun?

Evet, evet. Görüyorum. Haklıydın. Az mı kaldı delirmemize?

 

Kafasını çevirip bana baktı. Gördüm. Sende bak. Bakıyorum. Güldü. Sen de gül. Gülüyorum. Bir şey mi demeliyim? Evet. “Nefesimi tutuyorum. Uzun zamandan beri nefesim tutulu içimde. Görüyor musun? Hiç nefes almıyorum. Sanki ihtiyacım yokmuş gibi. Yüzemem ben. Nefesimi o yüzden tutuyorum belki de. Boğulmaktan korkuyorum sanırım. Tutup çeker misin beni denizden. Dedim ya yüzemem ben. Ya sen, sen arada bir mi tutarsın elimi, yoksa boğulunca mı tutarsın. Unutmuşum, sen yüzersin. Ben nefesimi tutarım sadece. Sarıl o zaman uykuya. Ben uyumam. Yavaşça nefesimi bırakırım pencereden. Üşürsün.” Ne diyeceğimi bilmiyorum. Hala gülüyor mu? “Karşısındayım kendimin. Sorular soruyorum. Kendime mi soruyorum? Kendimdeki sana mı? Cevap vermiyorsun. Üşüyor musun hala?” Gülüyoruz...

 

                Bakıyorum...

Uzakta mı?

Yanımda kimse var mı?

Karşımda...

Saçı dağınık. Toka yok.

Elim karıncalanıyor...

Teni sıcak...

Sarıl diyor.... Gülüyorum...

Sarılıyorum....

Gidiyor...

15/12/2008

özkan kaya

16/6/2007

Küf

   Karanlık, hem de çok karanlık sanki uzay boşluğu gibi, ama yıldızlar yok ne yıldızlar ne de yarın doğacak güneş, sanki biri sihirli değneği ile sihir yapmış gibi, şikayetçi miyim hayır durum gayet iyi, peki beni bu denli sıkan ne olabilir, bilmiyorum, bilmek de istemiyorum sanki, ama rahatsız edici bir durum, karanlık, tıkanmak bu muydu acaba, uzanmışım yüzüm kapalı ama nefes alabiliyorum, kendimi garip hissediyorum sanki mistik bir konserden sonra seyircilerin üstüne atlayan sanatçılar gibi eller üstündeyim, uçuyorum yoksa düşüyor muyum, haberim yok, alkışlar kulağımda, gürültü, kalabalık, haykırış, çığlık ve hüzün, peki ama bunların anlamı nedir, biri neler olduğunu anlatsın demek istiyorum ama yüzlerine baktığım insanların yüzlerini göremiyorum, kalabalıktayım bunu hissediyorum ama nerdeyim bilmiyorum.

     Bazen yolculuklara çıkardık, küçük; ama eğlenceli ufak yolculuklara, tarifeler, paralar, yalanlar, insanlar ve sapkın inançlarla dolu yolculuklar, biri ne dese onu hafızamıza alıp sonra bir sohbette lafı yapıştırırdık, sonra kızarır utanıp geri dönmek isterdik bu ufak yolculuktan, geri dönerken yüzlerimizde anlamını bilmediğimiz ifadeler taşırdık, sonra sonra evimizdeyiz. Sanırım bugün karanlığın tükenmesine imkân yok, belki de hep beraber yaşayacağız, bu küçük dünyada sana da yer var tabi ama fazla kalamazsın, muhakkak bir gün sen de gideceksin, herkesin gittiği gibi sen de bir gün gideceksin. Belki gözlerin dolacak belki sevineceksin belki de ağlamak gelecek içinden ama üzülme biraz sızlar için ve sonra geçer.

     Sabahları öldürürdük şişelerde, planlar yapıp sonra onları gerçekleştirirdik düşlerimizde, sabah olduğunda ağrı ve korku sarardı dört yanımızı, planlarımızı unutup ufuklara yolculuklarımızı erteleyip işe dönerdik, yaşamlarımız memur zihniyetine bürünmüştü sonra böyle öleceğimizi düşünürdük. Güneşin parlattığı ağaç dallarından yere süzülen yaprakların gölgesinde kaybolurduk kimi zaman, dillerimiz susardı, hiç kimseye aldırış etmeden öylece geçerdik bedenlerimizden, ne bir açlık duygusu ne de ihtiyaç molası verirdik ve bırakırdık bir dere kenarında ruhumuzu, kendimizi temizlenmiş hissederdik ve devam ederdik hayatımıza kaldığımız yerden.

     Ben kendimi ne zaman tuhaf hissetsem soluğu hep orada alırdım, biraz esrarlı, biraz utangaç, biraz tutsak ve biraz dingindi o yer, ilk şaşkınlığımı orada yaşamıştım, ilk buluşmayı, kendimle ilk buluşmayı bu küçük tabutta bulmuştum, belki bir orman, belki de sade tahta kokusu bunu hissettirirdi bana, belki karanlık belki su… Islaklık hissediyorum kefenimde, belki uzak, gözlerim kapalı, yaşam sen koş, ne acı ne de ıstırap, bir boşluk ve karanlık ve korku salgılayabiliyor hala vücudum o halde yaşıyorum ama tabuttayım, demek ki bedenimdeki ıslaklık sığ sulardan değil kendini unutan gözlerimden, akrebin zehri nakışlamış ruhumu ve bedenime batıyor, sanki işkence yapıyorlar bedenime ama ruhum özgür biliyorum kendi ellerimle bırakmıştım göl kenarına, nerede peki bu ışık bu yaşam karanlıktan mı ibaret yoksa, bilmiyorum, bilmemek de beni rahatsız etmiyor açıkçası, artık sorular geride kaldı, hala tutsak bedenim ve acı çekiyor, peki konuşan kim, sürekli kulağımda bir ses var, hadi kalk diyor.

      Karanlık, hem de çok karanlık, sanki uzay boşluğu gibi, yıldızlar yok, yolculuklara çıkıyorum, gözlerim bedenimi ıslatıyor, yalanlar, sapkın inançlar ve tarifeler, memur zihniyetli yaşam, isteklerim yok, karanlık hem de çok karanlık, üstümde kefenim, ışık kapalı perdeler çekik, elimde tabutum, karanlık, kulağımda bir ses; annem kalk diyor, hoş geldin annem korkuttun beni, tamam, ama tabut, karanlık, sığ sular, memurlar, kefenim nerede anne; onlar yarınlarımız oğlum geç oldu, yarınlarımız bizi doyurmuyor değil mi anne, anne, annem, annemi göremiyorum, hala karanlık ruhum yok elim bağlı bedenim işkencede ve ben tabutumdayım, uykusuz dünyanın girişindeyim, hoş bulduk, peki, ama ya annem nerede! O uyuyor…

özkan kaya

3/4/2007

Duman Suratlı Adam

duman suratlı adam

 

“Bu kenti sevmemin nedeni, benim onu sevmemde yatıyor” demişti, kayıkçının biri. Ben bir kenti sevemedim, kemdimi sevdim veya aldatıyorum kendimi, kendimden kendimsizleşmiyorum, sadece kendime kendim gibi davranmıyorum. Kendi kendine, kendimden kendimsizleşmeyi kendime yediremem. Kendim gibi olmalıyım. Kendime kızmıyorum. Kendinden oluyor böyle şeyler. Kendimdeyim. Evet, kendimdeyim. Kendimsiz kendimi değil de, kendimdeki kendimi seviyorum.  Belki de kendimsizleşiyorum, kendimden uzaklaşıyorum. Bilmiyorum. Seçemiyorum. Kendimi özlüyorum...

 

                Üşüyordum. Köşe başındaki pastanenin beş adım ilerisinde durmuşum. O an her şey yabancı gelmiş zihnime. Sol elimde Milan Kundera’nın Kimlik adlı kitabı varmış ona bakıyormuşum, kitap ters duruyormuş. Sağ elim çenemdeymiş. Sol elimde serbest bir şekilde sol bacağımın yanındaymış. Kitap neredeymiş? Ara sıra başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyormuşum. Otobüsten görülenler bu kadarmış. Aslında kısa bir geçiş esnasında; insanların fazla dikkatli olmadıklarını da buna eklersek, benim duruşumun fark edilmesi biraz imkansız sayılırdı. Şu an imkansız değil sanırım. Aslında hatırlamıyorum. Size saçma gelebilir. Size saçma geldiği veya size nasıl göründüğü de umurumda değil. Evet her şey yabancıydı ve üşümüyordum, ayaklarımda sızı vardı. Sadece sızı...

 

                Kendimi bulduğumda bir odanın içinde uzanmış tavana bakıyordum. Yanı başımda duran adamlar sigaralarını pencereye doğru üfleyip yerde yatan bedenim hakkında atıp tutuyorlardı. Anlamalarını beklemiyordum, anlamsızlıklarını anlamaya çalışmıyordum. Beni anlamalarının yerine sadece bana anlam katmamalarını ve kendilerinin beni anlamaya çalışmadan, bana anlamsız anlamsız bakmalarını istiyordum. Herkesin anlaması alışıla gelmiş bir şey olmasa gerek. Beni anlamamanıza sevindim...

 

- Uyuması doğru mu?

- Bilmem, kaldırsak mı acaba?

- Biraz daha uyusun...

 

Uyumuyordum veya uyuyordum da düş mü görüyordum. Hatırlamak kadar basit olan bir eylemi o an gerçekleştiremiyordum. Uykulu muydum? Duruyor muydum? Gülüyor muydum? Uzanmış mıydım? Ayakta mıydım? Ciddi miydim? Neydim! Kalkmanın ve yürümenin sükunetini beynimle eşleştirip kendimi odadan dışarı attım. İçeride yatan bendim ama aynı anda odanın dışındaydım. Kendimin de dışındaydım. Uzakta, uzaklarda bir yerlerdeydim.

 

Gereksinimlerimin getirdiği gerekliliklerden kaynaklanarak kendimi gerekliymişim gibi hissediyordum. Böyle hissetmek hoşuma gidiyordu. Suskunluk, sinsice gülümsemeler. Başın öne eğilmesi. Derin nefes alarak sade, kadife bir ses tonu seçilerek, konuşmanın derinlere inmesi, derinlere indikçe karşındakinin surat ifadesinin birden anlamsızlığa dönüşmesi ve benim buna tanıklık etmem, tanıklık sırasındaki yüzümün bana gülümsemesi... Kibir. 

 

Gereksinimlerimin getirdiği gerekliliklerden bir şey kaynaklanmayarak kendimi gerekliymişim gibi değil de, gereksizmişim gibi de hissetmiyorum. Kendimi, kendimden mi saklıyorum? Olasılık. Endişelerim var. Endişelerimin kendimden saklanması ile ilişkisi olduğunu sanmıyorum. İlişkinin olması için iki sıfat olur veya nesne veya adı her neyse. Ben öyle olduğunu hissetmiyorum. Beyin uyarıcılarım, buna olanak vermiyor. Hayır, sorun olduğunu sanmıyorum. Sanmıyoruz!

 

Yalnız değilken, yalnız kalmak istemenin, yalnızlığın sükunetini içine çekmenin, bu çekim esnasında gözümü kapatmanın, gözümü kapattığım an düşüncelerimi, karanlık gözlerimin önüne getirmenin ve bunun hazzına vararak gözlerimi ve iç çekintilerime ara vermeden devam etmenin, hoşnutluğu içinde ciğerlerimi patlayıncaya ve gözlerim kör oluncaya kadar bu tablonun bozulmaması için kendime yalvarışımın bir sebebi vardı veya yoktu. Belki o an öyle olmasını arzu ettim. Arzu etmek? Hoşuma gitmedi. Hoşumuza gidemedi. Belki de eksikliklerim vardı. Hoşlanmakla alakalı olan eksiklikler. Bu hoşuma gitti. Öyleyse hoşlanıyorum demek. Hoşumuza gitmeyen neydi? Arzu? Yanlış. Eksiklik? Kati...

 

Gözlerini kapattı. Gözleri kapalıyken müziğin sesini açtı biraz, “Violin Solo neyse ne...”  Başını öne eğip, konuşmadan ve gözlerini açmadan hafifçe başını sallamaya başladı. Elleri dizinin üstündeydi, avuçlarının arasında çay kaşığı vardı. Küçük bir çiçek gibi, özenle tutuyordu elinde. Kendini sıkıyordu. Müziğin verdiği bir haz olsa gerek. Kemanlar coşmuştu. Kayıp gibiydi. Belki de tuhaf. Elinde tuttuğu kaşık. Durması. Hatırlamayışı. Başını koltuğa yasladı, sol eliyle kaşığı hafifçe büktü. Belki de bükülen kendisiydi... Yerimden kalkıp iyi olup olmadığını sormak istedim. Sadece bir istekdi bu. Duracak mıydı yine? Yoksa durmayıp ağlayacak mıydı. Unutacak mıydı?...

 

Gözlerimi açtım. Karanlıktı. Zihnimdeki ben susmuştu. Ben de susmuştum. Sesler uzaklaşıyordu. Kendim? Kendime dokundum. Dokunduğum kendim miydim? Hissedemedim o an. Aynanın karşısında, duman suratlı adama bakındım uzun uzun. Uzun uzun baktım. Uzun uzun bakıştık. İçime ulaşıyordum. Derinlere, derinliklerin içindeki derinlere inmiştim. “Ummak gereksiz bir iyimserlik belki de.” İndiğim derinliklerden çıkabileceğime ihtimal vermiyorum...

 

Şu an... şu an kendimden korkuyorum…

özkan kaya

1/2/2007

Eksiklik

Eksiklik

 

Masanın üstündeki ısırılmış elmanın çürüyen kısmındaki küçük kurtçuğa bakıyorum. Bir yandan girip diğer yandan çıkıyor. Çıkmadan önceki zaman içinde endişeleniyorum ama kısa sürüyor bu endişe, tekrardan elmanın üstünde süründüğünü görmek endişemin yersiz olduğunu gösteriyor. Üç saniye sonra pis bir gülümsemeyle avuçlarımın arasındaki korkulu yüzünü görmek. Korkma seni ısırmayacağım, sarılmak en sevdiğim...

Sarılmak en sevdiğimizdir.

Masanın karşısında, üç adım ilerisinde bir koltuk, koltukta bir adam, sağ bileğinin üstünde bir kesik, kesikten halıya akan bir kaç damla kan, kanın üstünde sinek, sineğe bakan kurtçuk, kurtçuğa bakan ben.

Bana bakan sinek. Sinek kurtçuğa bakmakta, kurtçuk bana, ben sineğe. Koltuğun sol kolunda kitap, sol elim kitabın üstünde. Sağ elimin gölgesi sineğin üstünde. Ben koltuktayım. Hiç birimiz şikayetçi değiliz bu durumdan.

İnce bir sızı var damlayan kanda. Bende değil. Sinekte de değil. Hayır, kurtçukda da değil. Peki kimde? Dağınıklıkta...

            İçine sızamadınız. Sızmak? Düşünmedim. Yeteneksizliğinizin verdiği bir duru... Hayır, Düşünemedim, düşledim, hayal!

Ya umut? Bekledim, bekliyoruz. Şüphe yok. Umut? Gereklilik. Bilinmeyen bir hikâyede geleceğim uykuna. Uyanışımla beraber… Hissediyor musunuz? Evet. Gösterebilir misiniz? Görebilir misin bakmadan?

Sanmıyorum. Gösteremiyorum, üzgünüm ama üzgünlüğüm gösterememekten kaynaklanmıyor. Üzücü olan görememen. Hiç yürürken gözlerini kapatmayı denedin mi, deneyemezsin, çarpmaktan korkarsın, göremeyeceğinden endişe duyarsın.

İşte bu yüzden göremezsin.

Korkarsın ama yersizdir bu korku senin için. Korku? Senin olmayan bir şeyi anlatabilir misin? Sanmıyorum, peki şimdi nasılsın, kendini nasıl hissediyorsun, merak ediyorum açıkçası. Şu an tarif edebilir misin kendini, nasılsın? Eksik...

            “Yalnızlığımın iyi tarafı hiçbir şeye alışmak zorunda olmamam.”

Sığınmak... Sığmak... Sığ bir liman, içinde kimsenin olmadığı, olmaması gerektiği, gerekliliğinin bende mevcut olduğu. Yelkeni kırık ve biraz da su almakta olan küçük bir sandal, tuhaf olan bunu bilememem. Bir kaç tahtasının kırıklığının yanı sıra biraz yosunlanmış olan iskelenin (ki bu yosun yoğunluğunun sebebini bilmiyorum.) üstünden küçük ve keşfedilmemiş (keşfetmeyi bırakın görülmemiş) adaya baktım.

 Karanlıktayım. Gündüzü barındırmıyor tenim. Karanlık ki hayatta baki olan. İçindeyim. İnkar etmek alışıla gelmiş değil. Adres zihninde, silme. Kaybolmak istersen. Ben buradayım. Başımı gökyüzüne kaldırıp ışığa bakıyorum, güneşe değil. Yıldızlara da değil, ışığa. Tek olan ışığa. Uykulu gözlere...

            Koşmak nasıl bir şey? Ya düşmek, düşmek acıtır mı bedeni. Beden acıyabilir mi? Susuyorsun, acıdan mı? Acı bedende mi saklıdır, yoksa susmakta mı? Gömülmek yalıtılacak bir kaçış mı?

Yanlışlık nerde saklı? Havada süzülen yazı ve tura? Küller, hala sıcak mı? Sigaradaki duman? Yüzündeki masken? İçindeki mahsen?

Dilindeki hüzün? Dinlenmemek küçüklükle mi alakalı? Ya büyümek, büyümek zor mu? Ölmek nasıl bir his? Şu an huzurlu musun?

Sigarayı dudaklarından alıp elinden kumsala düşen karıncanın üstünde dolaştırmak onu korkutur mu?

Boş bir şişenin içine hapsettiğin kertenkeleye bakmak sızını dindiriyor mu?

 Neden sürekli okuyorsun aynı kitabı? Tutunamamaktan mı korkuyorsun? Zaaflarımızı yenebilir miyiz? Yenmeli miyiz? Yenmeli miydik...

            Sol ceket cebimin içindeki elmayı masaya koydum. Masanın üstünde duran kitabı alıp koltuğa oturdum, bir kaç sayfaya göz gezdirdim. Özellikle altı çizili olan yerlere. Kitabı koltuğun sol kolçağına koydum ve elimi de onun üstüne. Masaya uzanıp elmadan bir ısırık alıp tekrar masaya koydum. İçimde tarifsizliğinin yanı sıra daha önce tatmadığım, garip bir duygu vardı.

Gariplik? Doğmak elimde değildi... Ölmek?

Pencereden içeri giren sineğe takılıyor gözüm, halıya konuyor. Sağ elimde ince bir sızı Bende değil kanda. Korkum. Işığım. Limanım. Karanlık. Doğum.

Evet küçük bir kurtçuğun doğumu. Oda dağınık. Ben ışığa bakıyorum. Sinek kana. Kurtçuk elmaya. Usulca sağ elimi kaldırıp kalbimdeki çiziğe götürüyorum. Elimden düşen bir karınca gibi huzurluyum. Artık uyuyabilirim...

 

                                                      özkan kaya

1/1/2007

S/On Saniye

s/on saniye

 

             Yavaşça yanıma sokuldu. Gömleğimin düğmelerini açtı. Gözlerimi gözlerine dikip ne yaptığını anlamadan, zamana bıraktım her şeyi. Ellerini tenimde hissettim, kalbime yakın bir yerlerde. Parmaklarıyla derimi kaldırıp, göğüs kafesimi araladı.

Ve bu aralama beynime baskı yapmış olacak ki, bayılmışım. Bayılmış mıydım? Baygın mıydım? Tanık yoktu. Suçlu da yok. Hatırlayamıyordum...

Sandalyemde oturuyorum. Sağ bacağım, sol bacağımın üstündeydi; ve diz kapağımın alt kısmında bulunan eklem yeri sol bacağıma temas yerinden veya sağ bacağımın ağır basması sonrası damarların kan akışını yavaşlatmasından kaynaklanmış olacak uyuşmuş, hatta karıncalanmıştı. Hep sağ bacağımı kurban etmişimdir. Başım sandalyenin arka kısmına dayalı. Gözlerimin aydınlık tavana bakması gerekiyordu çünkü duruş biçimim bunu gerektiriyordu ama gerektiği yerde değildi. Doğruldum, sağımda mavi saten bir gölge vardı. Hemen yakınımda bir duvar ve duvarda asılı olan bir pano, panodaki ilginç terimler-mecmualar-afişler-resimler v.s. Her insana ilginç gelebilecek ve her insanın anlayabileceği türden şeylerdi. Sağ bacağımı azat ettim.

-Anlamıyorum seni bazen. Bazen çok mantıklısın, bazen de bunun sen olmadığını düşünüyorum.

Kısa bir andır bu; hani hiç umulmadık bir yerden çıkıp gelen ve sana sormadan içine sızan, bu sızmanın sonunda seni havaya sıçratan kısa bir rüzgardır bu. Klima çarptı herhalde, boynuma rüzgar geldi kapatalım mı? Başın sallanması. Rüzgarın dinmesi.

                Arkada, boşluğa bakan ve bu boşluğun içinde pisliği barından garip bir kömürlüktü pencerenin baktığı yer. Ben aşağıya bakmayı hiç sevmezdim. Sigaramı yakar ve güneşe doğru üflerdim. Dumandan şekillenen zihnimdeki siluete sarılıp uyurdum. Uyanmam uzun sürmezdi. Parmağı yakan izmarit bölerdi sarılışımı.

                Her aksam sandalyemle vedalaşıp dışarı çıkardım. Yirmi altı adım attıktan sonra yol ikiye bölünüyordu. Her zaman sol taraftaki yoldan gitmek zorundaydım ama aklım ara sıra gittiğim sağ taraftaki yoldaydı. Sabahları, kısa bir günaydın. Aksamları, iyi aksamlar; akşamların iyi mi yoksa kötü mü olduğu önemli değildi, sadece alışkanlıkların getirdiği masum bir  iyi akşamlar ve tatlı uykular...

                Ne yapmalıyım? Ne yapmalıydık? Ne yapabilirdik? Düşüncelerim gün içinde sürekli olarak bu üç cümleyi tekrarlayıp duruyor. Şu an hatırlamıyorum, zaten hiç bir zaman hatırlamazdım. Önce elin uyuşması, kasılması, başa ağrı saplanması, hatırlamaların on saniye kadar kısa olması, sandalyenin beni bırakmaması, benim anlayamamam, içimdeki saniye; üç, iki, bir... Elim uyuşuyor, bu uyuşma suratımda ve bedenimde de mevcut durumda. Hatta sağ ayağım karıncalar içinde. Durgunluk. Suskunluk. Tebessümler. Ve yapman gereken her ne haltsa onu yapamamak. Kızgınlık...

                Aynaya baktığımda, kısa, esmer veya melez olan kendimi görmek istiyordum. Aksine uzun, sarışın ve kızıl veya adı belli olmayan bir renk görüyordum ama mutluydum. Önemli miydi bu. Bilmiyorum. Ne bileyim ben. Sigaram nerde?

-Çöpte... Tebessüm. İyi aksamlar...

                Bazen yeterli olmadığımı düşünüyorum. Kimin için mi? Sizle ilgisi yok, benimle de ilgisi yok. Yeterli olmayışım, zamanın bana güvenmeyişi mi? Belki de on saniyenin çok kısa bir zaman dilimi olması. Elimin uyuşması, yüzümün karıncalanması, buna sağ bacağım da dâhil tabi ki. Yolun ikiye ayrılması ve benim sürekli olarak sol yoldan gitmem. Bilmiyorum. Bilemiyorum. Yetersiz miyim? Eksik miyim? Güvensiz miyim? Hayır!  Zihnim; TV gürültüsü gibi... Durduruyorum kendimi...

                Yavaşça yanıma sokulup, gömleğimin düğmelerini açtı. Gözlerimi gözlerine kilitleyip ne yaptığını anlamadan zamana bıraktım. Elleri tenimde, kalbime yakın bir yerdeydi. Parmaklarıyla derimi kaldırıp, göğüs kafesimi araladı. On saniyem vardı, sadece on saniye. Elini aralanmış göğüs kafesimden kaldırıp kalbimin olduğu yere bir çizik attı. Üç, iki ve bir... İçimdesin... Artık hatırlıyorum...              

                                                                             özkan kaya