YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

18/1/2008

İkinci Ürkü

ikinci, ürkü

/ bir saat iki saat üç saat gibi şeyler oluyor / ama / hiçbir şeye benzemiyor / tutturduğum türkü /// nedendir bilmem / edip'le söylediğimiz zaman / oluyordu hâlbuki / (Turgut Uyar)


[elimi kaç kere yıkadıysam o kadar kere havlu tuttum. gözlerimin rengini hep siyah bildim aynaya karşı, kimliğimi dört kere değiştirdim hiçbirini kaybetmemiştim. "şiirde bütünlük!" dedi davudî bir ses, deniz tarafından: ünlem nedir bildim. kimliğimi bildim, kimliğimi unuttum kaç kere havlu tuttuysam avludaki kuyudan o kadar korktum. denizi ilk gördüğümde dalgakıran aradım kıran kuyuyu, kızan avluyu, mavi kimliği. üç tane ay, iki tane yıldız, içinde dört kardeş bir yeğen uyunulan mavi taht. "gözlerini kapama, beni deniz tutmaz." diyenin elini üç kere bıraktım, dördüncüyü hiç. ünlemi uğuldayan o sesi duymazlıktan, cümleyi görmezlikten, unuttuğum çorabı hatırlamazlıktan geldim. sakalımı nereden kessem?]


Çok özenerek aldığım mavi bir kalemle dokuzuncu sayfasından ayırdığım ve günlerdir televizyonun yanında dergilerin arasında duran o kitabı almaya uzandım. Az önce de kırmızı defteri yerdeki yığının içerisinden çekip aldım, alırken aklımda hiçbir şey yoktu, şimdi de yok. Müzik yok, ses yok, hareket yok. Bu dinginlik hayra alamet değil, çağırdığı ve çağrıştırdığı her şeyden ürküyorum, kafiye değil. Mavi kalem hala orada, kırmızı defter yer değiştirdi, üzerinde acemice gibi görünen ve sarı saman kağıdına basılmış o kitap da artık defterin üstünde, kalem hala orada. Kitabın yirmi ikinci satırının h'si büyük başlayan ilk cümlesinin altını çizmişim, kurşun (ve muhtemelen uçlu) bir kalemle: "Hayır, hiç kimse intihar kararına varmaz." diyor Farisî uzak akraba. Bu daha ilk cümle.


Ne çok şeyden ürktüm. Ne çok şeyden. Tekrar etmekten, yorulmaktan, yürümekten, yazmaktan, arkadaşlardan, annemden, öğretmenlerimden, askerden, cemselerden, kimliğimden, denizden, kitaplardan, otobüslerden, duraklardan, sevgiliden. Ben bütün bunların ürküntüsünün toplamı gibiyim aslında, ama daha birçok şeyden ürkmek için yaşıyorum. Hayretle ürküyorum ben, şaşırarak, apışıp kalarak, böbreğim sancılanarak. Nerede okudumdu şimdi hatırlamıyorum, bize ürkek görünen birçok hayvan aslında en cesur olanlarıdır diyordu. Okuduktan sonra bir cesaret gelmişti bana da, demiştim tamam, demek ki ben de cesurum, aslında cesaretin zıddı ürkeklik değil korkaklık. Korkmadan anlatmalıyım, ama ürkeklik iyi midir? İki kere.


[çeyrek geçe vapur var, bir de çeyrek kala. şaşıyorum hala, hayret ediyorum virgül yazan kaleme, kalemin kırmızısına, denizin mavisine, denizin şaşmazlığına, vapurun insanına, insanın hayretsizliğine, tekmiline hayret ediyorum. bazen küfrediyorum, çoğun seviyorum, küfür insana yakışır diyorum, karşılığı yine insandır diyorum, brandalar tenteler darabalar kepenkler taraçalar tarçınlar evlerin altıncı katından atlayan asûde kediler dilrûba kadınlar... hayret ediyorum kimliğime, üzerinde yazan ismime, bu kalemin ekseri kırmızı yazışına, balkonlara şairlere şiirlere kelimelere harflere... tenteler, denizler, kıranlar, hevesler]


Öykü şöyle başlıyor; adam üniversitenin ikinci sınıfındayken, kütüphaneden bir kitap alıyor. Kütüphane oldukça fakir aslında, kim hediye ettiyse artık, geç Enis Batur'lu yky'nin kalın üçüncü hamurlarına basılmış bazı kitaplar ve yky'nin yatay olarak duran şiir kitaplarından bazıları var kütüphanede. O zamanlar bina değişmemiş daha, kütüphaneye nemrut suratlı o kadın gelmemiş, bazen kütüphaneciye sormadan bile kitap alabiliyor adam. Günlerden bir gün yine, Sadık Hidayet'in "diri gömülen"ine tesadüf ediyor, kitabı alıyor, kitabın sırtında da kütüphane numarası var, "891.503 HİDd 1995 k.1" şeklinde kodlanmış, aslında aldığı kitabın altını çizmemesi gerektiğini biliyor ama işte nasıl oluyorsa bitmeyen Yenibosna-Avcılar yolculuklarından birinde alıyor eline kurşun kalemi, kitabın adı olan ilk öyküyü okurken başlıyor altını çizmeye. Adam o zamanlar şiir yazmıyor, adam o zamanlar doğru dürüst hiçbir şey yazmıyor ama Sadık Hidayet'in kitabının altını çizmeyi seviyor. Yolculuk bitiyor, evde devam ediyor okumaya, o zamanlar odasındaki pencereden el kadar deniz de görünüyor, odasında o zamanlar deniz kokusu dediği sonradan iyot kokusu olduğunu öğrendiği bir koku da var her zaman. Annesinin özenle hazırladığı nevresimlerden biri var yatakta, duvara dayadığı yastığa yaslıyor sırtını, okumaya devam ediyor, yanlış ama adam kitabın altını çizmeye devam ediyor 71 sayfa boyunca, yirmi altı kez. Sonra bitiyor kitap, kütüphaneye, sırtında yazan numaralarla birlikte geri götürüyor Sadık Hidayet'in diri gömülen'ini, sonra bu bahis burada kapanıyor, o zaman için. Ama hikaye aslında şöyle başlıyor; aradan iki sene geçiyor, gözleri sarı parmakları uzun elleri rumeli biri o kitabı artık nemrut suratlı kadının ortasında oturduğu kütüphaneden alıyor, okuyor, adamın yazdığı bir yazıyla da bağlantı kurup adama diyor ki, "Sadık Hidayet'in diri gömülen hikayesini andırıyor senin o yazın." Adam yazmaya başlamış, artık çoğun bilgisayardan yazıyor, aradan dört ev geçmiş, bir Ayvalık, bir Cunda, bir Bursa, bir Mecidiyeköy. O sarı gözlü ardından diyor ki, "Ben o kitabı kütüphaneden aldım, altı da çizilmiş hatta." Adam da diyor ki "Güzel, o kitabın altını ben çizmiştim, o zamanlar yazı yazmıyordum, o zamanlar ben daha bu kadar çok ürkmüyordum, ben çizdim onların altını." O gözleri sarı da diyor ki "Vallahi, vallahi biliyordum." Hikaye bu ya, telefonda kısa bir sessizlik oluyor, sonra kitap iki sene sonra geliyor bir odada yer buluyor kendine, bir kırmızı defterin üstünde, arasında da mavi bir kalemle ayrık, dokuzuncu sayfasından.

 

"İntihar bazılarında birlikte bulunur." (diri gömülen, Sadık Hidayet, yky, İstanbul Şubat 1995, s. 8, paragraf 6, cümle 2)


 

[saat sabahın altısı, katlardan altı. balkonlu evlerin mimarı benim, ubeyd söyle karakoç'a o öpsün alnımdan. alnım geniş alnım dar, balkonum var, evim dar. parmağıma gelen bir yüzük var, dizimi kırdım, kızımı kırdım, ettim kıraat. kırk kıraat ettim kırk kıraat. hızarla kırk saat!]

said aydın

17/8/2007

Bir Yıl Sonra, Ankara'dan Aykırı'ya

Ne kadar unutmaya çalışırsam çalışayım; olmuyor. Keder topluyorum. Biliyorum. Ağlıyorum.

“Çingeneler yağmuru bekliyor.”

Bir ezgi var yavaştan. O ezgi ki, bulunamamış bir ezgiydi. Metafor yok. Bulamamıştım. “poyraz da ıslak ıslak yosun koktu.”

Gitmedim bir daha. O mezarlığa bir kez daha gidemedim. Toprağı, hala Kızıltepe’deki odamda, bir bardağın içinde durur. Geçen gittiğimde kontrol ettim, sanki azalmış biraz poşetin içindekiler. Nasıl da sımsıkı tutmuştum mezarlıktayken. Yanımda kim vardı, birileri orada benimle konuştu mu, hiçbirini hatırlamıyorum. Hatta toprağı alırken bile, yaptığımın "Batılı" bir şey olduğunu düşünüp kendi kendime kızmıştım nedense. Onu eve kadar nasıl getirdim, neyin içine koydum, onu da hatırlamıyorum. Sadece şimdi bir bardağın içinde olduğunu biliyorum. Bir daha niye gitmedim ki ben mezara? Onu da bilmiyorum. İlk zamanlar hastane caddesinden de geçemiyordum. Artık geçiyorum. Hatta bazı bazı eve bile bakmadan geçiyorum unutup. İnsan, unutuyor mu? İnsan, madem unutuyor, ben neden bu kadar sık hatırlıyorum. Hatırlama kelimesinin ardında unutma kavramı olduğunun da farkındayım gerçi. İki nokta koymak istemiyorum, üç nokta hiç.

“gök soyundu mevsimlerden, deniz oldu.”

Öyle mi oluyor Allah’ım? Allah’ım, peki sen orda mısın? Allah’ım ordaysan üç kere ses ver. Ya da bir kere. Ama ses ver. Ses versen… (üç nokta koydum, bu benim sesim olsun, kendimden de nefret ediyorum.)

“giyinirken bütün cevapsız yüzleri/neden yoktun?” Allah’ım?

Şimdi hocam olsa burada, dün Zarifoğlu posteri astım kitaplığımın ardına, ona göstersem. Yeni bir bilgisayarım var hatta, güzel bir ekranı var, ekrana da Oğuz Atay’ı koydum. Hem bunları göstersem ona, sonra sürpriz yapsam, kedileri çağırsam adlarıyla: Asûde, Dilrûba. Hocam çok sevinse. Aklımda yanlış mı kalmış emin değilim ama sanki onların da vardı bir kedileri evde. Zihnim yanılıyorsa da sevmiştir, seviyordur kedileri. Eminim. Sonra. Sonra en sonunda bu şarkıyı dinletsem Metin-Kemal’den: “Hangimsin sen benim?” desem ki, hocam hani benim sizi en son gördüğüm gün vardı ya sizin evde. Evet hocam çok hayırsızım, hiç sormadım, arayamadım. Haklısınız hocam, kontörsüzlük bahane olamaz tabii. Evet hocam, Kadıköy’de yaşadım, hem de Cemal Süreya Sokak’ta. Hiç sormayın hocam, emlakçının gazabına uğradık, ama en azından orada yaşadım.  Moda’ya mı? Tabii ki hocam, çok gittik. Zaten bizim ev de Moda diye geçiyordu, bilirsiniz siz de. Evet evet siz okulu bitirdiğiniz zamanlarda değiştirmişler sokağın adını. Evet, eski adı Cihan Seraskeri Sokak. Bu da yeni evimiz. Süleyman’la birlikte kalıyoruz. O şimdi Kızıltepe’de. Evet, tesadüf işte, siz buradayken o oraya gitti. Ama geleceğinizi haber alsa, dönmezdi hocam. O da çok özledi sizi. Evet, o da hayırsızlık yaptı biraz. Ama bizi bağışlayacağınızı biliyorduk hocam. Ahmet Hoca’yla da tanıştım bu arada. Nerde tanıştığımızı söylesem hayatta inanmazsınız, o yüzden boş verin hocam, asıl mesele tanışmamız değil miydi ki? Size ondan bile haber veremedim, ne deseniz haklısınız. En son Kitap Postası’nda gördüm Ahmet Hoca’nın yazısını, eminim siz de görmüşsünüzdür. Şiir mi? Çok az yazıyorum hocam. Aslında benden şair olmayacağını anladım sanki. Yok vallahi kaçmak değil bu ama sanki öyle olduğunu hissediyorum. Üzerine gitmek mi? Cesaret edemedim hocam. Tamam hocam, üstüne gitmeliyim. Haklısınız. Bu posterler mi? Ha, şu karşıda duran, okulda yaptığımız Cemal Süreya Şiir günü’ne ait. Evet, Cemal Süreya şiirleri okuduk arkadaşlarla. Altı kişiydik sanırım, neredeyse bir sene önceydi. Çok güzel geçti. Evet haklısınız hocam, mektup yazıyor olsam, bütün bunları size söylerdim ama dedim ya, insan hayırsızlığa bir alıştı mı, zaten artık ayıbımı yaptım, daha da üzerine gitmeyeyim, yan yana değilsek düzelmez diye düşünüyor bazen. Ama işte görüştük ya hocam, bakın benim dediğim gibi oldu, siz beni affettiniz, şimdi size evimi gezdiriyorum ne güzel. Yarın size o sokakta oturduğum evi de gösteririm. Ekrandaki fotoğraf mı? Valla hocam internetten arattım, arama motoruna Oğuz Atay yazınca, grafikler kısmında bu fotoğraf da çıkıyor. Evet ben de çok severim bu fotoğrafını. Korkuyu Beklerken’in kapağındaki fotoğraf değil mi? Biliyordum sevmeyeceğinizi. Evet, ben de okudum orayı. Yıldız Ecevit de demiş. Müteahhitlik dönemine ait sanırım o fotoğraf. Siz daha iyi bilirsiniz hocam, ben dört senedir yaşıyorum burada dalga geçmeyin siz de benimle şimdi. Valla benim hatırladığım kadarıyla arka tarafta Eminönü var. Durun bakıp geleyim içeriden. He tamam, sonra bakarız kitaplığıma. Ama sizinkinin yanında benimkinin adı kitaplık bile değil hocam.Yok vallahi tevazu göstermiyorum. Benimki çeyreği bile değildir sizinkinin yanında. Unutur muyum hiç? Tabii ki hatırlıyorum kitaplığınızı. Tamam, iki buçuk senedir sizin eve gelmiyor olabilirim ama hiç unutmadım tabii ki kitaplığı da, döktüğümüz kahveleri de. Hocam bu arada size en son gelişim demişken; hatırlıyor musunuz, sizin müzik dinlemiyor oluşunuzdan falan söz etmiştik. Evet, falan kelimesinin kullanımından ben de çoğu zaman rahatsız oluyorum ama yapışıyor dile bir şekilde. He, evet bir kaset vardı elimde. Heh, evet dinletmek istediğim şarkıyı dinletememiştim bir türlü. Şimdi dinleteyim isterseniz. Şimdi çalan mı? Bu Burhan Berken diye bir adam. Diyarbakır türküsü bu söylediği. Evet, ben de çok seviyorum. “getirsen bir ordu atlı.” dedi, evet. Dinleteyim mi hocam? Tamam, açıyorum şimdi. Metin-Kemal diye iki kardeş. Zazaca söylüyorlar, Türkçe de söylüyorlar. Güzel başlıyor evet.

             “Çingeneler keder topluyor

Biliyorum

Ağlıyorum

çingeneler yağmur bekliyor

biliyorum

ağlıyorum”

                                                                      said aydın

3/3/2007

Taziye Yemeği

taziye yemeği

 

Bir yazı ancak bu kadar beklenir. Bir yazının başına otururken ancak bu kadar canı acır insanın. Bir yazının “mesele”sinin mevcudiyeti yazıyı yazan için ancak bu kadar vicdan azabı olur. Doğrudan söylüyorum; bu yazıda referans göstermekten beis görmeyeceğim, gösterdiğim referansların niteliği falan üzerine de pek düşünmeyeceğim ve birileri “ağlak” da bulsa, şimdilerde iyicene mahalle ismine dönüşen “vefa”nın ve yemek baharatını karşılayan “acı”nın terkisinde yazacağım, burnum sızlaya sızlaya.

 

2 Mart 2004 gecesi ile, sabah yedi buçuğu arasına girecek o “şey”in bendeki karşılığını aykırı’ya yazacağımı söyleselerdi… 2 Mart gecesi Erdal Hoca’ma bir mektup yazmaya karar vermiştim. En son ondan bir mektup almıştım, bana aykırı’nın bazı sayılarını postalamıştı Kızıltepe’den ve buruş buruş bir kareli kağıdın arkasına kurşun kalemle ve o çok okunaklı elyazısıyla “kalmak katlanmaktır.” yazmıştı ve ben  de ona ahvâlimi bildiren bir mektup yazmak istiyordum uzun uzun. Denizi avuç içi kadar gören bir pencere vardı odamda, bazen tuz kokusu olanca mülhemliğiyle odaya girerdi, o zamanlar ben bir elyazısına bakarak ağlamayı öğrenmemiştim henüz. Hala da ona yazdığım ama postalayamadığım bazı mektupların içinde de diyorum bunu, burada da diyeyim; bir kitabın kenarına alınmış notları teker teker okumaya çalışarak, altı çizili yerleri neredeyse ezberleyerek ve hepsinin yanında ağlayarak peşine düştüm hocamın yazdıklarının. Hepsine kendimce anlamlar verdim, hepsini ayrı ayrı bir daha, ısrarla ve lanet bir kederle yenidenyenidenyeniden okudum. O gece de, onun bana verdiği ve altı çizili yerleri ezberlediğim kitaplardan biri olan Virginia Woolf’un “Dalgalar”ını okumaktan sonraya ertelemiştim mektubu. Kitabı okuyup öyle mektup yazayım diye düşünüp, mesaj atmakla yetinmiştim. Kelime kelime hatırlıyorum ya, “Melankoli bir ruh hali değil, bir taciz yöntemidir, değil mi hocam?” kısmını en çok hatırlıyorum. Bilmişim gibi. Keşke şimdi içimdeki sancının karşılığı melankoli gibi bir kelime ile anlatılabiliyor olsa. “Karşılığını Bulamamış Sorular” diye bir kitabı vardır Haydar Ergülen’in, burası da karşılığını bulamamış ünlemler işte. Burası bir âh!

 

    Sonra 3 Mart sabahı bir telefon. Kaygılı ve çekingen bir ses. “Erdal Hoca” diyor gerisini getiremiyor. Uykuluyum, hiçbir şey anlamıyorum ama hocamın adını duyunca hemen uyanıyorum. Karşıdaki ses ağlıyor, anlıyorum ki bir şey diyemeyecek. Kapıyorum, babamı arıyorum, bana söylenilen hocamın hastanede olduğu. Aklıma hiçbir şey gelmiyor, gelemiyor. Babam, benim biliyor olduğumu varsayarak “Başımız sağolsun oğlum, cenazeyi bekliyoruz şimdi.” diyor. Benim nefesim kesiliyor. Yok, kesinlikle hatırlamıyorum, inanamadığım gibi. Sonra, sesimle uyanan bütün ev arkadaşları, ayarlanan otobüs bileti, on dokuz saat on dokuz fincan kahveyle ve sürekli ağlayarak geçen o yolculuk ve Kızıltepe.

 

Bir yer ne zaman memleket olur? Bir yerin ne zaman memleket olmadığını iyi biliyorum. Bunu da o gün öğrendim. (Öğrenmez olaydım.) Otobüsten inip yürüdüğüm o yolda dizlerimin titremesiyle şimdiki titreme birbirine benziyor muydu acaba? Ya o nefes kesilmesi? Otobüste, yine onun tavsiyesiyle okumaya başladığım “Anayurt Oteli”nin bitişi. Dalgalar’ı elime her aldığımda saplanan sancı. Ancak girişteki imzaya kadarını okuyabildiğim Dalgalar. Elimin altındaki aykırı’lar, hiçbirine elimi değdiremediğim. Sigaraya o zaman başlamamıştım, sadece kahve vardı. O zamanlar bu dizeyi biliyordum ama: “Sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım/günlerdir söylüyorum/sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım.” Sigara ve kahveyi saysak da burada (burası sancı) yalnızım hocam.

 

4 Mart’tı (bir zamanlar) memleket olan o karaya ulaştığımda. Taziye yerine yürüdüm ezbere bildiğim yollardan. Daha kaç zaman önce gitmiştim yine, kıştı, üzerimde beyaz bir mont vardı, İstanbul’u sormuştu hocam, “Bahariye’ye git, Moda’ya, Kadıköy’e git, benden de selam söyle.” demişti. Annesinin getirdiği kahveleri her zamanki gibi dökmüştük, yine söz aykırı’dan açılmıştı, bana fotoğraflar göstermişti, yıllığa bakmıştık yeniden, birilerinin şiirlerinden söz etmiştik. Babasından kalma Lubitel fotoğraf makinesi hediye etmek istemişti benim fotoğraf çekmeye başladığımı öğrendikten sonra. Çok mahcup olmuştum, direnmiştim, “babanızdan kalmış hocam” diye, ama o ısrarla makineyi arayıp hediye etmişti. İşte o gidişimdi Dalgalar’ı aldığım zaman da, bir şarkıyı dinletmeye çalışıp dinletemediğim zaman da.  “Hocam, gelin işte İstanbul’a” demiştim. “Annem…” demişti. Bir şey diyememiştim ardından. 4 Mart’tı taziye yerine ulaştığımda. (Ulaşmaz olaydım.)

 

Çadırın orada bir adam vardı. Kardeşi Şener Abi tanıştırdı bizi bütün o hengamenin ortasında. “Siz tanışmıyor muydunuz ki?” dedi, siması bir fotoğraftan tanıdıktı sanki. “Hayır.” dedik ikimiz de. “Abimin üniversiteden arkadaşı Ahmet Koçak.” dedi. “Said de abimin okuldan öğrencisi.” dedi ardından. Biliyordum ki adını. Bilal İbileme’yi, Ahmet Koçak’ı, Tarkan Başer’i, Emrah Ayhan’ı… “Hocam buraya mıymış tanışmak?” dedim ağlayarak Ahmet Hoca’ya. Sonra hiç susmadık. En son adına taziye yemeği denilen yemeği bir türlü yiyemediğimizi hatırlıyorum.

 

Unuttum mu ki?

              (virgül)                                             said aydın

 

aykIRI EDEBIYAT   Mart’2007 SAYI:34

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

 

emrah ayhan, ahmet koçak, bülent gariboğlu,

hikmet k., nur figen feslioğlu, erdal can,

 said aydın, ecmel galip

 

adres: gümüşküpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com,metahcakko@hotmail.com

        SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR