YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

11/5/2008

Bir İzah Denemesi

BİR İZAH DENEMESİ

 

   Her şeyin başlangıç noktasına yıllar önce haziran, temmuz, ağustos ayları boyunca evin bir odasına kapanıp kendimi kitaplara vermemi koyabilirim. Attığım adımların, beni niyetlenmediğim yolculuklara çıkarabileceğini bilmediğim zamanlar henüz. Birden fazla anlamın peşine düşmeyecek kadar toyum. Kitap okumak, kitap okumaktır. Gerçeklik bu kadar yalın işte. Aksak topal da olsa varlığını devam ettiren halk kütüphanesi, bu neredeyse tek okuruna iyi davranıyor. Çantama doldurabildiğim miktarda kitabı ödünç almama ses eden yok. Çoğu kitabın kapağını ilk ben açıyorum. Bir tek dünya klasiklerinin ön sayfasındaki tarih çizelgesi kabarık.

 

   Yeni bir oyuncak hediye edilmiş çocuk heyecanına bulanıyor günlerim. Hiçbir amaç gütmeden kitaptan kitaba uzayan yolda el yordamı ilerliyorum sadece. Mukaddime'nin neden sadece bir cildi var bu önemli değil. İkinci cildini de bir okusam. Cemil Meriç'in işaretlediği Tutunamayanlar'dan haberdar birini bulmalıyım. Bir de Ölmeye Yatmak'ın devam kitaplarını. Kısıtlanmışlığı sorgulamıyorum, başkalarının nefes almak kadar kolay ulaştıklarını neden birkaç sene ertelemek zorunda olduğumu da. Sefiller ve Suç ve Ceza'dan sonra Kara Kitap'ı okuyabilirim. Anne Frank'ın Hatıra Defteri'ni ve Güneş İmparatorluğu'nu bir de. Daha fazlasını istemek uygunsuz bir davranış olur. Yaşayan edebiyattan isimler çalınıyor arada bir kulağıma. Yaşayan ve edebiyata dair çabaları olan insanlar... Halk kütüphanesinin dar, loş ve havasız salonuyla bağdaştıramayacağım bir garip canlı türü işte. Onlar gerçekten bambaşka bir alem canım.

 

   Haberdar olmak, türedi bir dahil olma isteğini de beraberinde getiriyormuş meğer. Geride kalanların fark etmemesi için gereken tüm tedbirleri alarak başka alemin kapısındakilere iltica isteğimi sunuyorum. Kimse de uyarmıyor: ben de varım diyebilmek için önce tamamlanmak gerekir. Başka alem bana hala bir cevap vermedi. Elimden tutacak hiç kimse olmadığı halde bu yola girdim. Evet neyime güvenerekse hatta neyime gerekse. Şimdi koşuyorum nefes nefeseyim. Ama yetişmek ne mümkün. Tam aradaki mesafeyi kapattım derken birisi dönüp Salinger deyiveriyor. Herkes aşina bir bakışla başını sallarken ben koşuya ara verip eksiğimi tamamlıyorum. Bu sefer oldu diye düşünürken birden Bukowski diyorlar, Fowles diyorlar. Nasıl müsaade edilmiş bu yolda koşmama, Nabokov'u, Joyce'u okumamışken. “Ama ben çok hevesliyim” diyorum. “Fırsat verilse hepsini öğrenebilirim.” Halbuki bütün kanat altları ve koyu gölgeler ben gelmeden dağıtılmış. Akranlarım harıl harıl üretime geçmişken benim amatör ruhum ne yapsın burada? Kalite kontrol? Saçmalama. “Mesaiye bile kalırım.” diyorum. Asgari ücrete razıyım. Layık görülmüyorum.

 

   Bu durum üzerine düşünmekle geçiyor günlerim. Şimdi başka türlü yaşamış olmayı istiyorum. Bu başka alemin kapısını hiç vurmamalıydım belki. Henüz erkenken unutmaya çalışmalıydım onun varlığını. Cemil Meriç, Adalet Ağaoğlu'ndan bahsedince bunun hiç sonlanmayacak bir zincirin ilk halkası olduğunu fark edip kendimi ve geleceğimi korumaya almalıydım. Zamanında tedbir alamadım tehlikeyi sezemedim. Aynı derde tutulmuş azımsanmayacak bir kitlenin varlığı ciddi çözümler üretmeyi gerektiren bir durum olarak bekliyor. Edebiyattan yarı anlar, ortaya ürün koyamaz, ikinci bir dünyanın varlığını fark ederek kafası karışmış, kapının önünde dönüp dolaşıp ne içeri girebilen ne de başka yere gidebilen, yeterli paradan yoksunluğu ya da üreten kısımda olma takıntısı nedeniyle nitelikli okur da olamayan eksik bireylerin varlığının önüne geçilmeli. Bir takım tedbirlerle bu işi hiç başlamadan bitirmek mümkün elbette. İçine düştüğüm durumun içinden çıkılmazlığı buradan yetkililere seslenmeye zorluyor beni:

 

   Taşradaki halk kütüphaneleri kapatılmalı, tüm kitaplar toplanmalı. Bakkal amcanın ekmek sarması sonucu olmadık evlere tehlike bulaşabileceği gerçeği göz önünde tutularak, gazetelerden kültür-sanat sayfası kaldırılmalı. Siyah beyaz, tekdüze hayatlarını yaşayanlar hiçbir zaman uykularından uyandırılmamalı. Yerel belediyeler yirmi dört saat hoparlörlerden ninni yayını yapmalı. Okullardan edebiyat dersleri kaldırılmalı. Hayatın dört işlemden oluşan dört duvarlı bir kafeste mesudane barınabileceği sık sık vurgulanmalı. Kazara edebiyattan bahseden birine rastlanırsa “Edebiyat mı? Yok canım nereden uyduruyorsun böyle şeyleri?” şeklinde her türlü şüpheyi giderecek bir cevapla karşılık verilmeli. Kırtasiyecilerin, dükkanlarının en tozlu köşesine birkaç kitap koyarak körpe beyinlere ilk zehirli tohumları serpmelerine engel olunmalı. Başka bir dünyanın varlığına delalet eden tüm veriler çocukların ve dahi büyüklerin de ulaşamayacağı yerlerde saklanmalı. Memleket genelinde huzur ve istikrar ancak böylesi bir uygulamayla mümkündür sevgili yetkililer. Hayır kendim için istemiyorum. Ben aksak topal devam edeceğim, geri dönüşüm mümkün değil. Bari benden sonrakiler temiz, sade, bir örnek beyinlerle saadet içinde tamamlasınlar hayatlarını. Rahatsız edici bir samimiyetle konuştuğumun farkındayım elbette. Fakat böylesi bir konuda soyutlamalara ve süslü cümlelere başvurmanın beni amacıma ulaştıramayacağını düşündüm. Kapı önünde beklerken hangi ara öğrenmiş olabilirsin ki zaten bunları diyen gülümsemenizi görür gibi oluyorum. Yargıya varırken acele etmeyin derim ben. Durumun vahametini ancak böylesi bir rahatsız edicilik anlatabilirdi. Hem ben taşralıyım, gereğinden fazla samimi yetiştirildim. Hesaplı ve içten pazarlıklı olma, bünyeye sonradan uyum sağlamakta pek mahir değil. Zamanla olacak tabi meydan öyle gerektiriyor.

 

   Mümkün olan en kısa zamanda bu işle ilgilenilmezse işler çığırından çıkabilir. Demedi demeyin sevgili yetkililer. Ey benim bir zaman sonraki uyum sağlamış halim! Seni utandırmak için yazıyorum tüm bu şeyleri. Buraya bir çentik atıyorum bakalım boyun ne kadar uzayacak? Bir zamanlar kısacık olduğunu istesen de saklayamazsın artık. Bunu neden mi yapıyorum? Seni ve burnu büyümüş havanı sevmiyorum ondandır. Bir de diyor ya Oğuz Atay: “Vatandaşlarım gibi kendimi korumasını bilmiyorum.” Öğrenene kadar iş işten geçmese bari.

 

şehnaz mile

15/2/2008

Çürüdü Dünya Önümde Gördüm

her sabah aynı ölü evine uyanmak

hep aynı

işte ödünç nefeslerim

işte bütün adımlarım

olmaz olsun yaşamak sevinci, gam mı

sevinçsiz de sürüklenir bir ceset elbette

suyu çekilmiş bu ağacı taşlamak

şimdi görevim”

   çürüdü dünya önümde gördüm

 

Hangi ölü başlattı tabutuna bir tekme atıp gömülmeyi reddetmeyi?

 

Neden hepimiz can çekişmek için burada toplandık? Yaşam da ölüm de tek kişilik değil miydi hâlbuki? Hiç hava kalmadı hiç can kalmadı. Öldük, şimdi dağılabiliriz. Herkes mezarına gidebilir, hatta bir an önce gitmelidir. Çürüyen bir cesedi dolaştırmak sağlığa zarar verebilir çünkü.

 

Hepimizi gördüm gözlerim yanacak sandım. Ölülerden birisi, bu yıl kâr oranındaki değişimi hesaplıyor; birisi kaç puan alırsa sınavı geçebileceğini düşünüyor; bir diğeri başkalarının zevklerine uygun olmak diye bir dert edinmiş durmadan alışveriş yapıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi kalpten, sevmekten, fedakârlıktan dem vuranlar, ulvi bir gaye uğruna hayatlarını verdiklerini düşünenler de vardı. Ve gidişatın hiçbir yerine yakışmayan cümleleri. Hepsini dinledim. Sonuna geldiklerinde başını unuttuğum cümlelerini sabırla dinledim. Unutuyordum, çünkü sadece benim dinlemem canlanmalarına yetmiyordu.

 

İşte her yönden kuşatılmışız. İşte her şeyi hesaplamışlar. Hücrelerimizden başlayıp şehrin sınırlarında sona eren binlerce tuzak kurmuşlar. Tuzaklar, birbirimizden ve cüzdanlarımızdan geçiyor. İnsan kendine tuzak olmaya rıza gösterdiği için hepsi. Hayır çıkış yok. Burada kaldık. Yazık cesetlerimizi mezara götüremeyeceğiz. Hep beraber çürüyeceğiz çıkışsızlığımızda.

 

En derin inkârlarla örtüyoruz çürüyen yerlerimizi. Sadece klişelere inanıyoruz uzun zamandır. İşte bu iman sürüklüyor cesetlerimizi. Sokaklarda kol geziyor, çorbalara karışıyor, rüyaları denetliyor. Bebeklerin biberonlarına süt diye ondan koyuluyor, konuşmaya başlayana amentü niyetine ezberletiliyor. İşte kan yerine akıyor tüm damarlarda.

 

En korkuncu şehrin meydanı. Yaşıyormuş gibi yapan bunca ceset, hangi oyunu sergilemekte bakamıyorum. Yürürlükteki saçmalığın altında imzamız var öyle mi? Bir ara hep beraber kafamızı sallamış olmalıyız. Madde madde nefessizlik madde madde eksilmek.

 

Öldük ama kalbimize ne oldu? Soğudu desem. Bazıları kalbimizin tekrar ısınabileceğini söylüyor inanmıyorum. Ben bir kere ölüneceğine inanıyorum sadece bir kere ölüneceğine. Soğuğa bulaşan hiçbir kalbin geri dönemeyeceğine.

 

Suçlarımızın en büyüğü gün ışığındaki hayata aldırmazlığımızdı. Bir sabah gün ışığındaki hayat çekilip alındığında ve biz bunu farketmediğimizde kıyamet gelmişti aslında. Şimdi soğukluğu ürperten bu donuk aydınlığa mahkumuz. Cesetlerimizi üşütecek kadar soğuk.

 

Yüksekçe bir yere çıkıp haykırsam hiç kimse dinlemeyecek beni biliyorum. Şehri boşaltmalıyız artık, bağlarımızdan kurtulmalıyız halbuki. Ölmek işin yarısı, mezarlarımızı bularak tamamlamalıyız onu. Herkes bir an önce kendi çürüyüşünün başına dönmeli.

 

Varlığımız kayboluş rengini alalı ne çok oldu. Kayıp cümleleri dillendirmek için heyecanın gerekli olmadığını anlayalı ne çok oldu. Günlerimizi aynı iz üzerinde gidip gelmeye tahsis edeli ne çok oldu. İçimizden kimse bu kısır döngüden şikayet etmeye kalkamaz o halde. Öyle geç kaldık ki.

 

Tek bir adım atmaya kalkışan herkes karşısında tüm cesetleri buluyor. Yürürlükteki tek eylem çürüyüş burada. İtiraz, tarihindeki en dışlanmış zamanını yaşıyor.

 

Paranın, cesetleri ayağa kaldırıp dolaşmaya mecbur edecek kadar güçlü olduğunu bilmezdim; dehşetle öğrendim. Çirkin bir inkarı bu denli yaygın kılacak başka bir güç yok hem: herkes birbirinin hayatına dair süslü cümleler kurmakla meşgul. Birisi çıkıp gerçeği söyleyiverse açlıktan öleceğini düşünüyor. Ya da adını sevgi koyduğu o korkunç varlıktan mahrum kalacağını. Elimizde emanet bir huzur hissiyle klişe yalanlar altından geçip tamamlanıyoruz ucuzundan.

 

Ben de ölmüştüm bir zamanlar. Diğerleriyle beraber klişelerin bir ucundan tuttuğum da vakidir. Farkında olunmadığı sürece ölü olmak, rahatsız edici bir durum da değil aslında. Ama birdenbire gelen bu hatırlayışı ne yapmalıyım şimdi bilmiyorum. Hiç kimseye bahsedemem bundan, manalı manalı gülmelerine dayanamam.

 

Ama öldük biz; acıklı bir hikayeye dahiliz.”

 

şehnaz mile