YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

14/6/2009

İdamını Bekleyen Kuşlar

 

    İdamını Bekleyen Kuşlar

 

    Apansızın gelen ölümdür hayat

    Ölümü hissettiğin kadar

                                      hayattasındır

    Bir soluklanma anı kadar uzun

    Güneşin batışı kadar kısadır

    Kuş uçmaz sılaya uçunca

                                      ebabil hayalin

    Arkadaşı olursun maviye özleminin…

 

    Saçlarını ay ışığıyla ören mahkûmun

    Gurbetinde pıhtılaştığı rüyada

                                             ararsın kendini

    Nedendir hep

    Mühletsiz mahzenlerin intizar geceleri

    Hayatı saklar ya hep hayattan

    Sürgününde içine çekersin ya yağmuru

    Sırılsıklam toprak olursun sonra

    Dağlardan topladığın

                             ömürsüz karlar eriyerek

    Gözyaşlarının serzenişine katılır

    Mültecisi olursun gözlerinin…

 

    Var git mezarını açmaya artık

    Hayatı bırak hayattan

    Güller,

         koklaşmayalı ağlayacaksa da arkandan

    Kuşlara selam ver

                                 son defa

    Tüm müştekîlerden kaçarak

    Teslimiyet limanına

                             demir at ruhundan…

 

    Hayret!

    Ne çok ölümü unutan var

    Gassallar nerede heyhat!

 

                              yunus emre tozal

 

 

"...masum insanlara kötülük ediyorlar, gerçek olaylara karşı güvenimizi sarsıyorlar. İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Tutunacak bir dalımız kalmıyor… Tutunamıyoruz…" 

Tutunamayanlar - oğuz atay

 

Bir Dost:   www.tenkafesi.com

21/10/2008

Filistinli Yüreğin Hüznü

Filistinli Yüreğin Hüznü

 


 

 / vicdan âyinesinde bir sır gibi kaldı

haykırışların ey... /

  Sen! Filistin yürekli çocuk! Akıt yaşlarını taşlara, akıt ki sevdan çıkarsın miraç fezasına aşkını…

   Kalleşçe geçen gecelerin ardından, bir şafak vaktinde, sükûtuyla maviye özlemini anlatan, serseri kaldırımlarda sabahlarken rastladım ona. Örselenmişti taş atan elleri belki ama yalnızlık sancısıyla inim inleyen gözyaşları vardı. Ukdesi dağlanmıştı, ama sönmemişti iman ateşi!

   Titreyişlerinin ardından gelen cesaretle, yüreği kalktı ve tüm dünyaya haykırdı:

   -Heyhat ki ölüm busesi kondu gamzelerine! Heyhat ki şefkatiyle, hep hazanı yaşadı vicdanı, rûznamesi hep yakarışlarıyla doldu!... Kimi zaman ağladı, kimi zaman sızladı ve kimi zaman da aşk ile yandı sevda ülkesi Filistin’de…

   Ve hâlâ yanmayı bekleyen, özlemiyle dağları delen Filistinli çocuklar var bir yerlerde…

   Bakarsınız bir gün atılan taşlar bizlere değer de, bu kadar sorumsuz, vicdansız ve olmayan sancımız olur bir gün… Belki de o zaman anlayacağız Filistin’li çocuğun ızdırabını, belki de o zaman ıslanacağız bulutların titreyişlerinde…

   Bir yerlerde “ah”ları olanlar, o zaman ses verecekler umut huzmesine…

 

                                             yunus emre tozal

19/9/2008

Sevgiyi Dokuyan Çocuk

SEVGİYİ DOKUYAN ÇOCUK

Kadim zamanlardan günümüze gelen bir insan, acaba bizim yaşayışımıza bakıp da en çok neye özlem duyar, hiç düşündünüz mü? Aşkın doğduğu zemheri ıssız çöl gecelerinde, şiir meclislerine özlem duyan birisi olarak, şöyle bir kendimi yokladığımda neler geçmiyor ki yüreğimden… Cennetin kapısında bekleyen yılan misali; dostluklara gebe yüreğimizi, ıslak çığlıklarla doldurduğumuz, uğruna kan kırmızı gözyaşlarımızın sel olup aktığı, yüreklerin sevgi cemreleriyle yoğrulup hemhal olduğu, efsane dostlukların hasretiyle tutuşuyorum buram buram…

 

Ruh, hep güzeli arar durur… Bu dünyada kavuşamayacağını bile bile hayallere dalar. Okyanusun iki damlası olan âşık ve maşuk, hayallerde buluşmuştur hep… Hayaller de olmasa gidecek yer bulamazdı herhalde âşıklar!… Hayallerimizde bile köşeli duvarlar yığınının ötesine geçemiyoruz. Keskin dönemeçlerden dönemeyip, aslımızdan uzaklaşıyoruz!... Duyamaz olduk âşık ile maşukun gülistanda yakarışlarını… Heyhat! Tutsak kaldık nefsimize… Asumanlarda kanat çırpabilmek için özgür olmak gerekmez mi? En büyük özgürlüğün, hakka arttırılmış tutsaklık olduğunu haykıran kumrular konmuyor artık balkonumuza…

 

Kâğıdın kalemden ayrılmasıyla, artık her ihtiyacımızı teknoloji karşılıyor! Dostumuza yazdığımız, yüreğimizi ve sevgimizi satır aralarına sakladığımız, zarfın içine gül koyarak yolladığımız gül kokan mektupları bile!...

 

Onlar ki, bu gam yurdunda sevgiyi, aşkı doyasıya tatmışlar, aşkın zehrini kana kana içmişler ve O’nsuz yaşayamamışlar… Vefa giysisini giyip, irfan meclisinde birbirlerine sımsıkı sarılıp, kenetlenmişler. Bir vücudun azaları gibi yaşayıp, soluk soluğa kaldıkları mahzenlerde, güneş olup doğmuşlar birbirlerinin yüreklerine…

 

Kutlu yolda ahlak köprüsünü yıkmışlar karanlığa mahkûm olanlar… Edep nedir bilemez olmuş batılın ışığıyla aydınlanacağını sananlar! Batılın, suyun üzerindeki köpük olduğunu unutuvermiş dimağlar… Küçücük bir menfaat karşılığında özgürlüğünü sahte ilahlara satanlar; unutturulmuşlar gülün aşkından… İşitemez olmuş kalpler ilahi musikiyi…

 

Hasret mektebinde sevgiliye ulaşmak için, sevgiyi usul usul dokuyanlar, çağa adını altın harflerle kazıdılar… Çağa adını altın harflerle kazıyan Şeyh Galip insanı şöyle tanımlar:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Yani; ibret nazarıyla bak kendine ey kişi! Ve anla ki sensin âlemlerin özü. Sen, yaratılmışların gözbebeği olan “insan”sın… 

 

Sevgiyi, dostlukları unuttuğumuzdan beridir yağmaya başladı başımıza taşlar. Sokakta kalmış, annesini, babasını kaybetmiş Filistinli yetimin yanağından süzülen merhamet şebnemini göremeyecek kadar aciz kalmış ve katılaşmış kalplerimiz… Sevgi ateşinin çevresinde uçuşan pervanelerimiz yok artık! Ta süveydamıza diktiğimiz acziyet ağacının yerinde yeller esiyor! Aynaya her bakışımızda, gittikçe daha çok kararmaya başladığımızın farkında değiliz… Peki, şimdi değil de ne zaman ekeceğiz sevgi tohumlarını yüreklerimize? Ne zaman sevda ikliminden yağmurlar yağacak miraç fezamıza? Filistinli yetim çocuğun yanaklarından süzülen gözyaşlarını silmek için, daha neyi bekleyeceğiz?  Dağların büklüm büklüm büküleceği, denizlerin kaynayacağı kıyamet gününün gelmesini mi?

yunus emre tozal

11/5/2008

Güzide Cellât

        Güzide Cellât

 

  Ülfet hayatın tıkanık damarlarında

  Şehrin sahte ışıklarında uluyor körpecik serçeler…

 

  Yadigâr idam sehpasından süzülen vefa

  Hüzün ve gözyaşı meleklerin avuçlarında titrek

  Doğuyor güneş sara nöbetlerinde

  Hâlini arz ediyor gök ağlayışlarıyla

  Kurusıkı yaşları kabul etmiyor toprak…

 

  Manşeti atılınca semaya kıyametin

  Cellâtlar kahrolacak müntehir duruşlarında…

 

  Mekkî dualara borçlusun umut düşleri

  İntizar yaşları mumyalandıran çarmıha

  Teslimiyete borçlusun yazgını…

 

  Küllerini savuran rüzgâra borçlusun ölümünü

  Yaktıkça seni küllerinden ayıran

  Ateşe borçlusun aşkını…

 

                                 yunus emre tozal

 

 

www.aykiriedebiyat.blogcu.com

 

Sayfalar Dolunca Çıkar,Kafa Konforunu bozar

 

FATİH- Ağaç, Sıla, İnkılâp, Vefa Kitabevleri, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yay.

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar Kitabevleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı, Kocav Kitabevi

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

BEYOĞLU-Yeşilçam Cafe (Emek Pasajı), Simurg K.evi

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

DENİZLİ-EğitimBir-Sen, NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi (Kitapçılar Çarşısı)

SİVAS- erguvan sahaf

SAKARYA-İksir Kitabevi, Radyo Hilâl, Tozlu Sanat Evi

SAMSUN- NT Mağazası (Kale Mah.)

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

DÜZCE- Zirve Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

15/2/2008

Safi Kuyudaki Çocuk/ Yeni Başlayanlar İçin Yeniden Sİyer

      sâfi kuyudaki çocuk

 

Nutkun tutulduğu an güneş de tutulur

Talan edilmiş acıların peşinde ay hilâle bürünür

Bir çocuğun bembeyaz kalbi gibi atar kalbim

Islık çalınır meçhule giden geminin arkasından

Bakakalınır pâymal umutların sulara karışmasına

Pembe hayaller dolu düşler vurulduğu vakit

Kâbustan uyanır kâinat

Kıyama kalkar nedametkâr soluklar…

 

Zîşan zirvelerde hummalı titreyişler

İçimde kor gibi yanan mufassal kuyular var

Mütecavizleşir geceleri ay ışığını görünce kuyular

Büyüyüp de ayrı kalınan

Ayrı kalınıp da matemi tutulan

Matbuh sevdalar teşhisi yüreğim…

 

Dokununca gök hüznüne

Kuyusuna alır tutsak kuşları

Hicret eder ardından

Ölüme gebe kuyudan…

 

Vakti geldi makbere girmenin

Tufanlarla hesaplaşan serçe misali

Hesabı verilecek uçurumlarda gezmenin

Çöllerde erimenin, şiir olmanın

Mum ışığında yangına su taşımanın

Doruktaki karları eritip özgürleşecek

İçindeki çığlığa ses vererek dirilecek çocuk

Gözyaşını silince yağmurlar

Toprağa karışacak…

 

Toprak kabul etmeyince sâfi yüreğini

Dua dua kanatlanacak yeryüzünden…

 

yunus emre tozal

 


 

   yeni başlayanlar için yeniden siyer

 

570

 

koşuyordunuz, kelimeler aksak öznesiz bir çatıya bağlanıyordu

ve  suskun, nadasa bırakılan cümleler kasidelere ulanıyordu…

 

610

 

adımlarımı kanatan tehcirlerde ulaktım, vezin aruza durdu yeniden

haritalarda değişti çizgiler, aydınlandı anne öğretileri yeniden.

 

632

 

kuytu bir ölüm arıyorum kendime. hüznün katık olduğu şiirlerim var

gittikçe kararıyor Medine, hiç yıldızlar kadar ağladığım görülmedi.

 

hikmet kızıl

2/12/2007

Ölümün Yazgısı

 ÖLÜMÜN YAZGISI

 

Mahzende dağdağalı çığlık

Gözler ufuktan kotarılmış

Gardiyanların kalp atışları soluklanırken

Hurufata adanmış mürekkep sızıyor geceme

Doyumsuzca ilerleyen bir sandal

Geride terk ettiği mısralar kadar hüzünlü notalar…

 

Yıldızlar gurbetinde yine

Mağrur rüyalar dolunayda toplanmış

Rayiha tüttürürken yitik sevincimiz

Müsveddesi kalır dudaklarımızda hayallerin

Uçuklar uçurum nidalar

Şefkat merhemi sürülür ukdelerine gecenin…

 

Yalvarırcasına bakar anılar

İncitir şehla gözleri hatıralar, ağlatır

İçimizi serinleten yakamoz

Harabeye çevirir kum saatlerimizi

Kor suretinde çöker sis zindana

Düşer yaralarımıza şule şule kül…

 

Hüzün sarmaşığı yıldızlara uzanmış

Tutuşmuş merdivenler kıyamete

Ölüm meşalesine gebe kıvılcımlar

İlmek ilmek düğümlenir hayat hikâyesine

Avuçlarımızda tomar tomar ter

Şakağımızda eceline susamış vuslat düşler…

 

Kemirir çığlıklar dimağımızı

Nefes almalar hızlanır

Puslu ay vaktinde

Hâlihazırda bekler çakallar

Nihan korkular ıslatır dudakları

Nazını rafa kaldıran mehtapta

Teslim olur kelimeler…

 

Mezar taşlarında kalan kadim nâle

Süzülüyor göğün hokkalarına

Kalemler yaz(a)mıyor isyanı

Zincirlerle taçlandırılmış öfkeler ki,

Heyhat! Efkâr yanaşmış prangalara!

Kelepçeler lâl, gözler âmâ…

 

Gök, gözyaşını yağmura dönüştürürken

Üryan yürekler kanat çırpar sessizce

Demir parmaklıklar kırbaçlar arzuları

Türkülere günbatımları konu olur

Güneş secde etmeye gider ulvî dualarımızda

Kâinat kıyametine gebe

Karanlık fecrine

Ateş suya, denizler yarılmaya gebe

Ölümse, aşka gebe…

                                     yunus emre tozal     

 

www.baska.blogcu.com

“…aşıkların bAŞKadır yOLu…”

29/9/2007

İdam Sehpasına Atılan Bakışlar

İDAM SEHPASINA ATILAN BAKIŞLAR

 

   Yalnızlığın girdabında boğulurken atılır adımlar çoğu kere… Tuttuğumuz nefesimizi bırakmak zorunda kaldığımızda, idama sürüklenen bakışlar sarar benliğimizi. Oturmak zorunda kaldığımız idam sehpasında, çakılı çivileri saydım beklerken sessizliği en garip duygularla… Sineme sakladım aşkı, çevremdekiler görmesin diye… Şahitlik yapacak gözyaşlarım özlemime. Hüzne meyilli adımlarımın kaymasından korkuyorum… Düşersem, izini takip ettiğim gölgeleri kaybederim. Düşersem kaldıran olur mu yüreği mi? Yolda kalmak nedir bilir misin? Ah yönünü bilememek… Çaresizlik…

 

   Boğazımda düğümlenen hıçkırıklar ulaştırır dirilerin yanına ruhumu... Bir titreme alır bedenimi, götürür toprağa yüreğimi. Semaya varan yalvarışlar kuşatır alaca karanlıkta benliğimi. Bu kadar üşüdüğümü hiç hatırlamıyorum… Mağrur bakışlar ordusu üstüme üstüme geliyor… Haykırışlarım; nereye gidiyorsunuz? Feryatlar atılıyor demir parmaklıklar ardından suskun yüreklere… Gözler idam sehpasına çevrili ama gönüller uzaklaşmış birbirinden… Birbirine kenetli eller, boşta kalmış şimdilerde…

 

   Vefamdır bir anlık titreyiş ve ardından gelen sıçrayış… Bağrıma bastığım taşı anarım yakamoz sesinde. Taş ki; girdaptan girdaba girerken cebimde taşıdığım vefalı dost... Hıramda deryalar görüyorum her gece usul usul... Gecemi kimseye veremem ben. Geceleyin doğuyorum ay ışığında ve geceleyin ölüme gülümsüyorum tavan arasında… İdam sehpasına geceleri oturuyorum sahte bakışları görmemek için…

 

   Savaş meydanlarında körpe körpe doğranmış yürekler özgürlüğe hicret etmişler. İdam sehpaları hala özgürlüğe hicret ettiriyor yürekleri. Çıkış kapısını ara(la)mak, yüreklere gebe acziyetimin ifadesidir. Kurşun gibi yüreğime saplanmış oklar, acıtsa da sevdamın olduğu mahzeni; gönül vermiş adımlarım kutlu yola… Gönül vermiş gözyaşlarım sevdama, fırtınalarda ararken çaresizliği…  

 

   Ismarlama gülüşler serapları andırsa da acıyla gülümsüyorum idam sehpasının çevresindeki donuk suratlara. Donuk suratlar, küçükken bulduğum yalnızlığımı hatırlatıyor çoğu kez… Merdivenle tırmanarak çıktığım çatıda, kaybettiğim yalnızlığı(mı) buldum. O gün bugündür yalnızlık düştü içime bir kor gibi... İskeleye yanaşan vapurlar beni götürmedi uzak diyarlara, sürgün kaldım yüreğimin başkentinde. Belki de böyle olmalıydı… Sürgün kalmalıydım yüreğimin başkentinde kefenimle beraber… Ve orada vermeliydim sahtelere karşı ilk idam kararını…

 

   Gölgeme biçeceğim kaftanı hazırladım, sevda ateşinin korlarında dolaşırken. Bir gülistanda buldum kendimi, mezarlıkta ararken. En umulmadık anda aldım önüme bir kalem ve bir kâğıt. Güneşin batışını yazdım belki kâğıda ama güneş daha batmadı! Kazdığım mezara gömmeye çalıştım güneşi bir sabah fakat nafile… Ufukta yaklaştıkça uzaklaşan mavi, umut alevi ve güneş birleşmişler. Güneş bağrına almışken umudu batar mı hiç?

 

   Her geçen gün büyüyen bir yara benimki… Yarayı iyileştirecek hekimi bulsam, şiirimle idam ederdim idam sehpasında. Asıl hekimler hak ediyor en çok idam sehpasında oturmayı ama… Ama hekimler yok ortada! Kaybolmuşlar…

 

   Ayağıma takılmış zincirler de neyin nesi? Kaç(a)mam ben zaten, merak etmeyin… Yüreğimi bırakıp bin kere ölemem, soluğumu tuttuğum gecelerde… Arzum vefalı dostuma kavuşmaksa, seve seve gelirim idam sehpasına. Vefalı dostuma kavuşup sahtelerden kurtulabileceksem, girin kollarıma ve götürün beni idam sehpasına… Uçurumlarda geze geze kaybolmuş, aşk(l)a kazıdığım yüreğimi alın ve verin idam kararını saati beklemeden. Kucağımı açtım özgürlüğe, tahammül edemiyorum artık saniyelere… Ölüme gülümsemeye başladım idam sehpasında, ama hala yok ortada idam kararı!

 

                                                                        yunus emre tozal

 

“Ömrü ramazan olanın ahireti bayram olur”

ÖMRÜMÜZ RAMAZAN

AHİRETİMİZ BAYRAM OLSUN!

 

17/8/2007

Ölümün Arefesinde

fotoğraf: emrah ayhan

 

Doladım

Ateş saçan ipe doladım hür nefesimi

Umudu getiren kuşun kanadına bıraktım yüreğimi

Ten sedefine hapsettim nefis yüklü bulutları

Kırbaç izleri gün ışığına çıkardı, aşk ızdırabını

 

Bağırdım

Avazım çıktığı kadar haykırdım heyula uçurumlarda

Bir hayaldi ölüme kavuşmak gözyaşlarıyla toprakta

Yandı, kül oldu

ve ardından savruldu nihan aşk muştusu

Zemheri kuyudan çıktı,

aşkı sinesine çeken kutlu yolcu

 

Terk ettim

Fanilikten hicran eyler meyhor gönül

Elemli bir meltemle acziyet şurubunu içerken

Sevda teknesinden çıkarılır yabancı cemreler

Aşk rahminde dikiş tutmaya adanır mavera sözler

 

Adadım

Hiçliği her şeye tercih ettiğim

rüveyda güle adanmıştır od

Şehla bakışların ıslaklığında açmış

vuslat sedefinde şule

Mezarlar beklerken tabutun içinde bezgin çığlıkları

Beklenir

yüreklerin muskası olmaya aday gül muştuları

 

Sevdim

Issız çöllerde ararken

mecnunun ayak izlerini buhran buhran

Kefen olmuş kalemim

saplanır süveydama bir mızrak gibi

Şakağımda nakşolmuş ölümün

miracını yaşıyorum aşkın kıyametinde

Ölüm busesi sevincim,

sökemiyorum gözyaşı bezlerini mahzenimde

 

Bir serçenin ağlarken ki öldüğü gözyaşı gibi

içimde(mi?)sin…

 

                                    yunus emre tozal