Adım "Aşk"mış
adım “aşk”mış
Yıllardır bir mağaraya kapatılmıştım. Hikayem uzun. Hikayem hüzün. İnsanlığa göre efsane; ama g e r ç e k!
Yılar önceydi. Küçüktüm. Yaramazdım. Yerimde duramaz her zaman yasak olan şeyleri yapardım. Bir gün yine oynuyorum. O buluttan o buluta atlıyordum. Çok eğleniyordum. Ama birden nereden geldiğini anlamadığım bir rüzgar esti ve dengemi kaybettim. Buluta ulaşamamıştım. Düşüvermiştim. Yuvarlanıyordum b o ş l u ğ a.
Şimdi ne yapacaktım?Yeryüzü denilen yere doğru yuvarlanıyordum. “İnsan” adı verdikleri canlılarla dolu bir yerdi duyduğum kadarıyla. Korkuyordum. Ağlamamalıydım yoksa göz yaşlarımdan göremezdim yolumu. K o r k u y o r d u m...
Yerdeydim artık. Etrafıma baktım. Bir sürü değişik yol vardı ve kocaman bir kalabalık. Ne yapacaktım şimdi?Kafam karışmıştı. İnsanların adımlarından kaça kaça bir kuytuda buldum kendimi. Büzüldüm. Kuytuya iyice sokuldum. Gökyüzüne baktım. En ufak bir kıpırtı yoktu. Bulutlar hala oradaydı. Hala oradaydılar. Neden beni almaya gelmemişlerdi. Artık güneş de gidiyordu. İyice yalnız kalmıştım. Y a p a y a l n ı z .
Karanlıkta bir karaltıydı üzerine gelen. Ben o kadar cesaretli değildim sadece çılgındım. Hem çılgınlık için cesarete gerek yoktu. Çılgın ama korkak. Ağlamaya başladım. Her zaman bir köşeye sıkıştırılınca yaptığım gibi. İki kol uzandı sarıp kucakladı beni. Koşar adım yürüyordu. Karışıyorduk k a r a n l ı ğ a .
Dört tarafı taşlı duvarla kaplı bir oda. Karşımdaki duvarda heybetli bir ahşap kapı... Kulpu demir, gövdesi yaşlı. Binlerce hayır milyonlarca kitap raflarda. Şamdanlar, tütsüler, halılar tablolar...Penceresi yoktu odanın. Buna rağmen aydınlıktı. Ben masanın üstünde duruyordum adam yerde minderin üzerinde oturuyordu. Ağlıyordu. Adımı söyledi. Şaşırdım. Bir insanoğlu tanıyordu beni. Adımı söyleyip söyleyip ağlıyordu,ahlıyordu. Sonra sakinleşti. Sonra kitapların arasında gezinip sol duvardaki üçüncü rafın en solundaki kitabı alıp başladı okumaya. Sonra diğerini,diğerini....Sabaha kadar bütün kitapları okumuştu. Sabah gün doğmadan eline aldı beni; “Varlığın da yokluğun da yakıyor. O zaman ne var olmalısın ne de yok” diye söylenerek şehrin dışına çıktık. Sonra bir tepe aştık. Bir mağaranın ağzında durup “İşte varlığınla yokluğunun birleştiği yer burası” diyip beni içeriye fırlattı. Üstüme taşları kapattı beni karanlığa terk e t t i .
Biliyordum sonumdu. Burada yok olup gidecektim. Hiç ağlamadığım kadar ağladım bir saat, bir gün, bir ay, bir yıl ... Bilmiyordum. Güneş kaç kere doğdu,bulutlar beni sordu mu,yağmur damlaları sokaklarda aradılar mı beni bilmiyordum,varlığım yokluğa d ö n e r k e n .
Zaman...Unuttum. Neydi? Umudumu kaybediyordum artık. O yaşlı adam neden beni buraya kapatmıştı?Ben ne yapmıştım ki ona?Üstelik neden varlığımla yokluğum bir olsun istiyordu. İnsanoğlu gerçekten anlaşılmaz bir v a r l ı k m ı ş .
Öylece oturuyordum. Zaten başka ne yapabilirdim ki. Birden bir ses geldi. Daha önce hiç duymadığım bir ses. Gök gürültüsünden daha sesli. Ardından bir sarsıntı. Her taraf oynadı yerinden. Sallandık,sallandık...Her taraf toz duman. Emindim yeryüzü yok o l -m u ş t u .
Gün ışığı. Nasıl olmuştu bu ! Uzun-uzun değil upuzun-zamandır hasret kaldığım güneş yüzüme yansıdı minicik bir delikten. Demek ki hala yaşıyordum tabi ki d ü n y a d a .
Kayalıkların arasındaki deliklerden zar zor da olsa çıkmayı başarmıştım. Özgürlük dedikleri bu olsa gerek. Bu yeryüzü ne kadar değişik bir yerdi. Çok şey öğrenmiştim. Korku, ağlamak, şaşırmak,güneşsizlik-adına karanlık dedikleri-,varolup,yok olmak...Hepsinden önemlisi ben artık o yaramaz ben değildim. Büyümüştüm. Büyümekten de öte o l g u n l a ş m ı ş t ı m.
Yağmur yağmaya başladı. Bulutlar varlığımı hissettiği biliyorum. Zamansız kavramlarda yaşadığım hüznü de. Yağmur yağdı ben döndüm etrafımda. Döndüm, döndüm....Erimeye başladım yağmurla karıştım suya,toprağa,havaya u s u l c a .
Sular karıştı toprağa oradan da çöllere. Öğrendim ki; Mecnun diye bir divane Leyla demiş adıma. Galip Hüsn, Fuzuli şakayık, Ferhat Aslı, Kerem Şirin demiş n a m ı m a .
Sular karıştı toprağa oradan da denizlere. Öğrendim ki ;Fatih İstanbul demiş adıma. Napollon para,Mevlana Şems,bülbül gül,Nazım Piyare, Tevfik Cezmi, Firavun Klopatra, bahar papatya demiş n a m ı m a .
Sular karıştı toprağa oradan da okyanuslara. Öğrendim ki ; Tolstoy Anna Karenina demiş adıma. Shakespeare Juliet, Penelope Odysseus, Fransa özgürlük, Almanya Berlin demiş n a m ı m a .
Yok olduğumu düşündüğüm anda bulmuş insanoğlu beni. Hepsini tek tek izledim. Hikayeleri farklıydı ama ben hep aynı roldeydim. Onlar için hüzün, yeis, gözyaşı, ayrılık, ızdırap olmuşum. Dayanamadım. H a y k ı r d ı m ;
Ey insanoğlu! Hepiniz için ayrı bir varlık olsam da bana “aşk” demişsiniz. Ben kötü değilim. Beni iyi de kötü yapan sizsiniz. Yıllardır yoktum. O gönül dediğiniz hassas terazinin kefesinde hiç durmadım ki beni yargılayasınız. İşte tek suçlu ben değilim,gözleriniz de d e ğ i l ! ! ! . . .
tuba karabey
0 yorum yazılmıştır