YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

10/5/2009

Baltalı Adam

Baltalı Adam

Aynada kendine baktı ve ‘senin derdin ne aslanım?’ dedi.

Eve sarhoş geldiği akşamlarda babası da böyle sorardı ona. Bu, anlat bakalım, son zamanlarda niye durmadan kafayı çekiyorsun, demek değildi, ayaklarını denk al, çizmeyi aşma anlamında yumuşak bir ikazdı.

 Yüzündeki tıraş kesiğine dokundu. Parmak ucuna kan bulaştı. Yıldızlarımız barışmadı bir türlü adamcağızla, dedi duvardaki yansımaya.

Babası televizyonda haberleri izlerken ölüp gitmişti bir akşam ve onu düşününce kendini kötü hissederdi hep.

Yeni gömleğinin yakaları sıkıyordu, yeni bir şey giymek mesele olurdu onun için. Saate baktı, on dakika sonra çıksam rahat yetişirim. O kadar bekleyemedi, ayrıldı evden. Kalın, koyu renkli bulutlar geçiyordu yukarıdan. Kasvetli bir hava vardı. Ağaçlar çiçek açmıştı. Kuş sesleri yoldan geçen araçların gürültüsüne karışıyordu.  ‘Eskiden olsa bunlar bile neşelendirirdi beni. Şimdi hiçbir tel oynamıyor içimde. Hepsini anlatmalıyım doktora. Her şeyin canımı sıktığını, ter kokulu otobüslerde çıldıracak gibi olduğumu. Yaşama tutkumun sıfırlandığını...

Bekleme odasında adamın biri kafasını ütülüyordu bir saat sonra. Neyse ki herifin adı okundu ve kurtuldu ondan. Boşalan koltuğa hayli şişman bir kadın oturdu.

- Bütün akrabalarımdan nefret ediyorum.

- Efendim?

- Hepsi bana canavar gibi görünüyor.

- Zormuş sizin işiniz.

- Hem de nasıl.

Sekreterlerden biri geldi kadının yanına ve ona belgesinde yanlışlık olduğunu söyledi.

Böylece ondan da paçayı kurtardı. 

Bekleme salonu doluydu. Şehirde her yer doluydu. Belki de bizi bu odalara getiren şey de budur, ruhumuz boş bir yer arıyordur, biraz kafa dinlemek istiyor o da. Çantasından bir kitap çıkardı ama kendini okuduklarına veremiyordu. O güne dek beğendiğini düşündüğü yazarın aslında fazla şişirilmiş olabileceğine dair bir fikir belirdi aklında ve sayfalar devrildikçe buna ikna olmaya başladı. Belki de kitabı Türkçeye çeviren adamın beceriksizliğidir, bu. Salona bir göz attı, ah bir de şimdi buna mı takılayım canım, dedi. Kendime yeteri kadar dert buluyorum zaten. Az sonra adı okundu. Beyaz önlük içinde gencecik bir kız ona bakıyordu. Peşi sıra gitti kızın, minik bir odaya girdiler. Masa, onun karşısında basit bir koltuk, kız bir şeyler yazdı, o da kötü tercüme edilmiş kitabı çantaya koydu.

- Hoş geldiniz.

- Sağ olun, hoş bulduk.

- Çok dikkatli okuyordunuz.

- Yok, kendimi bir türlü veremiyordum.

- Seviyorsunuz herhalde okumayı.

- Doktor siz misiniz?

- Evet, benzemiyor muyum?

- Çok gençsiziniz, psikiyatristleri kafamda değişik canlandırmıştım.

- Anlıyorum.

- Filmlerden falan hani.

- İsterseniz erkek hekim arkadaşlardan rica edelim...

- Ne için?

- Yani doktor seçebilirsiniz, demek istiyorum. Bazı hastalar hemcinsleriyle daha rahat konuşurlar...

- Yok, hayır, önemli değil, yanlış anlamayın! Sonuçta siz de hekimsiniz.

- O halde başlayalım.

- Evet.

- ...?

- Buyurun Nihat Bey.

- Valla ne diyeyim ki, şimdi birden, ne anlatayım?

- Sizi buraya getiren sebepten başlayabiliriz.

- Hep yorgun hissediyorum kendimi.

- Hıhı!

- Bir de her şeye sinir oluyorum. Her şeye!

- Anlıyorum.

- Anladığınızı sanmam.

- Açın biraz.

- Buraya gelirken etrafta gereksiz bir kalabalığın olduğunu düşündüm. Zaten hep böyle düşünürüm. İki metre yürüyemiyorsunuz. Önünüze saniye geçmeden lanet bir insan çıkıyor. Sonra bir daha, sonra bir daha, hep böyle... Affedersiniz, şu ‘lanet’ ağzımdan kaçtı, yani sıkıntılı bir şey...

- Hımmm.

- Evet, doktor hanım, bunları söylemekle de kendimi garip hissettim şimdi, yani sonuçta siz de bir yabancısınız, hayır, böyle söylemek istemiyorum, nasıl desem, işte tam da bu, kendimi ifade ederken güçlük çekiyorum. Basit bir konuyu çetrefil hale getiriyorum. Çok çabuk yanlış anlaşılıyorum. Yanlış anlaşılmaya zemin hazırlıyorum. Bu, tuhaf bir cümle oldu galiba.

Kadının gülümsemesini bekledi. Ama boşunaydı bu. Kâğıtlara bir şeyler yazıp durdu. Kocaman kara gözleri vardı, güzel ve soğuk ama mizah duygusunun damlası yoktu orada:

- Uyku düzeniniz nasıl?

- İyi

- İştahınız?

- İyi.

- İzleniyormuş duygusuna kapılıyor musunuz?

- Hayır, hayır, hiç öyle şeyler yok inanın, sadece yorgun ve sinirliyim.

- Anlıyorum.

- Yürürken, yani bir yere yetişmeye çalışırsınız hani, hızlı yürümek istersiniz ve birden önünüze sallanarak ilerleyen iki kişi çıkar. Kaldırım da zaten iki kişinin yan yana yürüyebileceği genişliktedir. ‘Zınk!’ diye durursuzuz. Oysa saniyeler önemlidir sizin için. Yapacak hiçbir şey yoktur ve sokaklar doludur, günün hangi saati olursa olsun maalesef doludur. Tam önünüzdeki fok balığına benzeyen kadını geçtiğinizde karşınızda iri yarı birini bulursunuz; kahredici ter kokusuyla önünüzde dikilen bir duvar, onu da atlatınca, başka engeller çıkar, o anda orada bulunan birileri mutlaka keser yolunuzu, ya da kırmızı yanar ve yolun bu tarafında tükenmiş bir şekilde bekleyemeye başlarsınız, anlatabiliyor muyum ve bu böyle sürüp gider, varmak istediğiniz yere ulaştığınızda işinizi bitirmişlerdir. Piliniz bitmiştir yani... Çok mu büyütüyorum?

- Dinliyorum sizi Nihat Bey.

- Hayalimde büyük bir balta taşıyorum ve önüme çıkan herkesin kellesini uçuruyorum.

Gülümsedi bunu söylerken. Kadının yüzünde herhangi bir anlam yoktu.

- Şaka yapıyorum.

- Devam edin.

- Yani siz bir şeyler sorarsanız devam edeceğim, bu şekilde kendi kendime konuşur gibiyim ve...

- Ailenizde daha önce rahatsızlık yaşayan biri oldu mu.

- Kafadan mı yani?

- Psikolojik herhangi bir durum.

- Ailem tümden çatlaktır aslında...

- ‘Çatlak’ derken.

- Çatlak, yani, gündelik dildeki çatlak, normalin dışında davranışları olan, ne bileyim, doktor sizsiniz değil mi.

- Tıp dilinde o şekilde ifade etmeyiz.

- Şüphesiz etmezsiniz. Mesela bir abim vardır. Tuhaf bir adamdır. Ailede herkes biraz tuhaftır ya. Abim bundan yıllar önce kendini bir polis olarak görmeye başladı. Oysa daha on yedi yaşındaydı. Televizyonda bir dizi vardı ve tuhaf bir polis sokakları bir sürü pislikten temizliyordu. Baretta’ydı adı polisin. Duymamışsınızdır bile. Sizin hatırlamanız mümkün değil. Papağanı da vardı adamın. İtalyan’dı galiba, kafam karıştı şimdi. Yoksa zenci miydi. Anılarımı birbirine karıştırıyorum... Hele babamı tanımalıydınız; babam, kafasını havayla bozmuştu, durmadan göğe bakar ve bu gün yağmaz bu, derdi. Ya da akşama kar var... 

-...

- Asıl mesele şu; ben neşemi yitirdim galiba. Öyle şen şakrak bir adam da sayılmazdım gerçi...

Genç kadın bir şeyler yazıyordu önündeki kâğıda. Ne garip burada oturmuş, neredeyse kızım yaşında birine dert anlatıyorum... Bir an bunu da söylemek istedi, vazgeçti. Saçmalıktı bu, oyundu ve biliyordu ki buna inancı da yoktu. Dünyayla ilgili herhangi bir inancı yoktu. Bütün sözler boşluğa akıyordu, anlamsız ve işe yaramaz konuşmalar...

Eli kesiğe gitti. Penceresiz minik oda daha da küçük göründü gözüne. Gömleğin yakası boynunu yakıyordu.

Bir ırmağın kenarında yere eğilir ve bir taş alıp var gücünüzle fırlatırsınız hani. Öbür yakaya ulaştıramayacağınızı bildiğiniz halde yine denersiniz. Konuşmalar da böyle. Hatta bütün hikâyemiz...

Kadına söylemek istedikleri bunlardı işte, ama gerek yoktu anlatmaya.

- Demin size bahsettiğim balta, yani, yanlış anlamayın rica ederim, mecazi anlamda demek istiyorum. Yoksa kimsenin kafasını uçuracağım yok, hasta değilim ben.

Güldü yine, kadın susuyordu ve soğuk bir havası vardı. Çıplak, hücre gibi bir oda, suskun bir hekim hanım ve terleyen, yeni gömlekli bir adam. Ne sahne yahu, dedi.

- Devam edin Nihat Bey.

- Bir gün eve sarhoş geldim. Ayakta duramıyorum. Her şey dönüyor. Avluda dikildim. Felaket sarhoşum. Babam çıktı evden. ‘Ne bu halin?’ dedi. Pat! diye yıkıldım yere. O anda yani, devrilip gittim. Babamın yüzünde anlam veremediğimim bir endişe vardı. ‘Aslanım’, dedi, ‘havaya bak, şimdi yağmur bastıracak, git, yerde yatıp durma, ıslanacaksın sonra...’

bülent gariboğlu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır