Bir İzah Denemesi
BİR İZAH DENEMESİ
Her şeyin başlangıç noktasına yıllar önce
haziran, temmuz, ağustos ayları boyunca evin bir odasına kapanıp kendimi
kitaplara vermemi koyabilirim. Attığım adımların, beni niyetlenmediğim
yolculuklara çıkarabileceğini bilmediğim zamanlar henüz. Birden fazla anlamın
peşine düşmeyecek kadar toyum. Kitap okumak, kitap okumaktır. Gerçeklik bu
kadar yalın işte. Aksak topal da olsa varlığını devam ettiren halk kütüphanesi,
bu neredeyse tek okuruna iyi davranıyor. Çantama doldurabildiğim miktarda
kitabı ödünç almama ses eden yok. Çoğu kitabın kapağını ilk ben açıyorum. Bir
tek dünya klasiklerinin ön sayfasındaki tarih çizelgesi kabarık.
Yeni bir oyuncak hediye edilmiş çocuk
heyecanına bulanıyor günlerim. Hiçbir amaç gütmeden kitaptan kitaba uzayan
yolda el yordamı ilerliyorum sadece. Mukaddime'nin neden sadece bir cildi var
bu önemli değil. İkinci cildini de bir okusam. Cemil Meriç'in işaretlediği
Tutunamayanlar'dan haberdar birini bulmalıyım. Bir de Ölmeye Yatmak'ın devam
kitaplarını. Kısıtlanmışlığı sorgulamıyorum, başkalarının nefes almak kadar
kolay ulaştıklarını neden birkaç sene ertelemek zorunda olduğumu da. Sefiller
ve Suç ve Ceza'dan sonra Kara Kitap'ı okuyabilirim. Anne Frank'ın Hatıra
Defteri'ni ve Güneş İmparatorluğu'nu bir de. Daha fazlasını istemek uygunsuz
bir davranış olur. Yaşayan edebiyattan isimler çalınıyor arada bir kulağıma.
Yaşayan ve edebiyata dair çabaları olan insanlar... Halk kütüphanesinin dar,
loş ve havasız salonuyla bağdaştıramayacağım bir garip canlı türü işte. Onlar
gerçekten bambaşka bir alem canım.
Haberdar olmak, türedi bir dahil olma
isteğini de beraberinde getiriyormuş meğer. Geride kalanların fark etmemesi
için gereken tüm tedbirleri alarak başka alemin kapısındakilere iltica isteğimi
sunuyorum. Kimse de uyarmıyor: ben de varım diyebilmek için önce tamamlanmak
gerekir. Başka alem bana hala bir cevap vermedi. Elimden tutacak hiç kimse
olmadığı halde bu yola girdim. Evet neyime güvenerekse hatta neyime gerekse.
Şimdi koşuyorum nefes nefeseyim. Ama yetişmek ne mümkün. Tam aradaki mesafeyi
kapattım derken birisi dönüp Salinger deyiveriyor. Herkes aşina bir bakışla
başını sallarken ben koşuya ara verip eksiğimi tamamlıyorum. Bu sefer oldu diye
düşünürken birden Bukowski diyorlar, Fowles diyorlar. Nasıl müsaade edilmiş bu
yolda koşmama, Nabokov'u, Joyce'u okumamışken. “Ama ben çok hevesliyim”
diyorum. “Fırsat verilse hepsini öğrenebilirim.” Halbuki bütün kanat altları ve
koyu gölgeler ben gelmeden dağıtılmış. Akranlarım harıl harıl üretime geçmişken
benim amatör ruhum ne yapsın burada? Kalite kontrol? Saçmalama. “Mesaiye bile
kalırım.” diyorum. Asgari ücrete razıyım. Layık görülmüyorum.
Bu durum üzerine düşünmekle geçiyor
günlerim. Şimdi başka türlü yaşamış olmayı istiyorum. Bu başka alemin kapısını
hiç vurmamalıydım belki. Henüz erkenken unutmaya çalışmalıydım onun varlığını.
Cemil Meriç, Adalet Ağaoğlu'ndan bahsedince bunun hiç sonlanmayacak bir
zincirin ilk halkası olduğunu fark edip kendimi ve geleceğimi korumaya
almalıydım. Zamanında tedbir alamadım tehlikeyi sezemedim. Aynı derde tutulmuş
azımsanmayacak bir kitlenin varlığı ciddi çözümler üretmeyi gerektiren bir
durum olarak bekliyor. Edebiyattan yarı anlar, ortaya ürün koyamaz, ikinci bir
dünyanın varlığını fark ederek kafası karışmış, kapının önünde dönüp dolaşıp ne
içeri girebilen ne de başka yere gidebilen, yeterli paradan yoksunluğu ya da
üreten kısımda olma takıntısı nedeniyle nitelikli okur da olamayan eksik
bireylerin varlığının önüne geçilmeli. Bir takım tedbirlerle bu işi hiç
başlamadan bitirmek mümkün elbette. İçine düştüğüm durumun içinden çıkılmazlığı
buradan yetkililere seslenmeye zorluyor beni:
Taşradaki halk kütüphaneleri kapatılmalı,
tüm kitaplar toplanmalı. Bakkal amcanın ekmek sarması sonucu olmadık evlere
tehlike bulaşabileceği gerçeği göz önünde tutularak, gazetelerden kültür-sanat
sayfası kaldırılmalı. Siyah beyaz, tekdüze hayatlarını yaşayanlar hiçbir zaman
uykularından uyandırılmamalı. Yerel belediyeler yirmi dört saat hoparlörlerden
ninni yayını yapmalı. Okullardan edebiyat dersleri kaldırılmalı. Hayatın dört
işlemden oluşan dört duvarlı bir kafeste mesudane barınabileceği sık sık
vurgulanmalı. Kazara edebiyattan bahseden birine rastlanırsa “Edebiyat mı? Yok
canım nereden uyduruyorsun böyle şeyleri?” şeklinde her türlü şüpheyi giderecek
bir cevapla karşılık verilmeli. Kırtasiyecilerin, dükkanlarının en tozlu
köşesine birkaç kitap koyarak körpe beyinlere ilk zehirli tohumları
serpmelerine engel olunmalı. Başka bir dünyanın varlığına delalet eden tüm
veriler çocukların ve dahi büyüklerin de ulaşamayacağı yerlerde saklanmalı.
Memleket genelinde huzur ve istikrar ancak böylesi bir uygulamayla mümkündür
sevgili yetkililer. Hayır kendim için istemiyorum. Ben aksak topal devam
edeceğim, geri dönüşüm mümkün değil. Bari benden sonrakiler temiz, sade, bir
örnek beyinlerle saadet içinde tamamlasınlar hayatlarını. Rahatsız edici bir
samimiyetle konuştuğumun farkındayım elbette. Fakat böylesi bir konuda
soyutlamalara ve süslü cümlelere başvurmanın beni amacıma ulaştıramayacağını
düşündüm. Kapı önünde beklerken hangi ara öğrenmiş olabilirsin ki zaten bunları
diyen gülümsemenizi görür gibi oluyorum. Yargıya varırken acele etmeyin derim
ben. Durumun vahametini ancak böylesi bir rahatsız edicilik anlatabilirdi. Hem
ben taşralıyım, gereğinden fazla samimi yetiştirildim. Hesaplı ve içten
pazarlıklı olma, bünyeye sonradan uyum sağlamakta pek mahir değil. Zamanla
olacak tabi meydan öyle gerektiriyor.
Mümkün olan en kısa zamanda bu işle
ilgilenilmezse işler çığırından çıkabilir. Demedi demeyin sevgili yetkililer. Ey
benim bir zaman sonraki uyum sağlamış halim! Seni utandırmak için yazıyorum tüm
bu şeyleri. Buraya bir çentik atıyorum bakalım boyun ne kadar uzayacak? Bir
zamanlar kısacık olduğunu istesen de saklayamazsın artık. Bunu neden mi
yapıyorum? Seni ve burnu büyümüş havanı sevmiyorum ondandır. Bir de diyor ya
Oğuz Atay: “Vatandaşlarım gibi kendimi korumasını bilmiyorum.” Öğrenene kadar
iş işten geçmese bari.
0 yorum yazılmıştır