YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

15/10/2009

Bir Sarhoşluk Gecesi


BİR SARHOŞLUK GECESİ

Herkes içmekle meşgul, bazıları da ölmekle, mesela sinekler o mor ışıklı kafesin içinde 'cozzz!' diye yanıp cehennemi boyluyor, kadehimi sineklere ve karşımdakilere kaldırıyorum, gülüyorlar bana, iyi, mutlu etmeyi severim insanları, onları hiç sevememiş olsam da... 'Şef''e özel talimat veriyor Serkan, buranın gediklisi, mühendis olur kendileri; diğeri kasabanın önemli bir avukatı, ‘usta’, diyorlar, ortayı donatıver, misafirimiz var.

‘Bir senedir buraya dadandık,’ diyor Hasan, kafaları burada çekiyoruz!’

Serkan, ‘anlat!’ diyor, ‘nasıl gidiyor, neler yapıyorsun?’

‘Hiç!’, diyorum, ‘hemen hemen hiç!’

Tabakların biri geliyor biri gidiyor. Konuşuyorum. Çarpılmış ağzımla, beyhude gülümseyişimle. Sarhoş oluyorum yavaştan.

Sadece sarhoş olduğunda tatlılaşan adamlardanım ben de. Akşam ve yemekler güzel. Terasta esinti var, bunaltıcı sıcağı duymuyoruz. Tepeye astıkları mor ışıklı alet sivrisineklerin defterini dürüyor. ‘Yaşamak artık çok kolay!’ diyorum, buzlu rakımla alete işaret ederek; ‘babalarımız ne talihsizlermiş!’

 ‘Sen sarhoş oldun!’ diyor Serkan. Gülümsüyorum. Hep gülümsüyorum. Konuşuyorlar ve dinliyorum onları. Dostlarım hüzün veriyor bana. Hala kadınları konuşuyoruz, şu yaşa geldik aynı şeyler, kasabayı ve işlerimizi konuşuyoruz, bir de Serkan’ın bir türlü evlenecek kızı bulamamasını. Dostlarım hüzün veriyor bana, bu kasaba, elektrikle yanan sinekler, bol yıldızlı bu ağustos göğü, rakı ve sigara ve çaldıkları şarkılar, bir baltaya sap olamamış insanlara özgü o tuhaf bakışlarıyla garsonlar...

‘Biri var aslında’, diyor Serkan; Hasan;‘hep biri vardır senin ama bir türlü o biri karın olmayı başaramaz.’

‘Evlenme, diye ekliyor Hasan, bence evlenme!

‘Nedense’ diye cevap veriyor Serkan, ‘hep evlenenler evlenme’, diyor.

‘Hasan’a katılıyorum’, diyorum.

‘Tolstoy, evlenmek bir erkeğin ruhen ölümüdür, demiş...’

Sonra yanımıza biri oturuyor. Tanıştırılıyoruz. Adını hemen unutuyorum. Yine içkiler geliyor ve ben artık içmemem gerektiğini biliyorum. Hasta bir adamım çünkü, sarhoşluk sabahlarım doğduğuma pişman eder beni. Onların ne içkisi bitiyor ne sözleri. Şöyle hep domuz gibi sağlam bir adam olmayı istedim, ömrünce bir kere bile nezle olmayan adamlardan hani. Annem hep, ‘tozun toprağın içinde tek başına büyüdün sen, ondan böyle hastasın’, der durur.

Üzülür benim için. Sizin için üzülen biri derttir size ve o da hüzün verir adama. ‘Önemli değil anne!’ derim, ‘boş oturmadın ya, çalışıyordun.’

 Şimdi beni bekliyor. Uyukluyordur koltukta, televizyon açık kalmıştır. Uyanıp saate bakıyordur iki de bir. Bekleme beni, dedim oysa. Annem dahil hiç kimsenin beni bekliyor olması hoşuma gitmez, tozun toprağın içinde böyle ince duygulara karşı bağışıklık kazanmışım demek ki...

Dönen dünyanın altında hesapları ödeyip çıktık. Sinekler ışığa koşup kavrulmaya devam ediyor. Çoktan gece yarısı olmuş, caddeler boş, ay batıp gitmiş. Hasan’ın arabaya atıyoruz kendimizi. Başım şimdiden kazan gibi ve midem çalkalanıyor. Hala nasıl konuşuyorlar anlamıyorum. Yol üstünde bir işkembecide duruyoruz. Hayatımda ilk defa içiyorum işkembe çorbasını. İşe yaramıyor. Hasan, Serkan alışmış mideleriyle taş gibi duruyor bana gülüyorlar. Serkan;’ Eee bu durumlarda ne diyor Tolstoy efendi.

Kafayı vurup yatmamı söylüyor, dedim. Gülüyorlar yine. Çarpık bakışlarımla ben de gülüyorum ve bir şarkıya başlıyorum. Yesari Asım Arsoy’un hüseyni şarkısı: 

‘Fâriğ olmam meşreb-i rindâneden/ Yüz çevirmem nâfile peymâneden/ Bezmedikçe hâlet-i mestâneden/ Çıkmam Allah etmesin meyhaneden.’ 

‘Ne antika adamsın oğlum!’diyor, Serkan. Hasan, radyosunu açıyor arabanın. Cırlak sesli bir kadın boğuyor şarkımı, ben de yumuyorum gözlerimi. Görünmez kadehimi babamın hayaline kaldırıyorum, şarkı kalbimde çalmaya devam ediyor; Çıkmam Allah etmesin...’

‘İyi halt ediyorsun!’ diyor babam. Eve geliyoruz. İniyorum. El sallıyorum çocuklara.

‘Sağolun!’ diyorum, sağolun! Farların ışığında kalkan toza bakıp, ‘sağolun dostlar!’

Gittiler. Hoş geldin! Kendime hoş geldim. Dünya ne fena dönüyormuş meğer, ‘insan nasıl bulsun tanrıyı yahu?’ diyorum evin önündeki erik ağacına, ‘daha ayakta duramıyoruz birader!’
Yapraklarını hışırdatıyor erik. İçeriden ışık gelmiyor. Yukarıda ay yok, yıldızlar sessiz, karanlıkta dikilen bir adam, yarı gecede kendi evinin önünde sarhoş, kederli bir sahne bu ve bu sahneden uzaklaşmak isteyip bir adım atıyorum, atmamla yere yuvarlanmam bir oluyor. Aşk olsun dünya! Dünyanın suçu ne, diyor babam, kendi elinle yapıyorsun bunları. Sen diyorum babama, yaşarken böyle vaazlar vermezdin, neler oluyor o tarafta? Sonra toz kokusu! Yerde uzanmış tozu kokluyor ve kalbimin atışlarını duyuyorum. Ağustos böcekleri doldurmuş geceyi. Yanıma bir köpek geliyor, elimi kaldırıyorum, kaçıp gidiyor. Yerde sırt üstü dönüyor, yıldızlara bakıyorum. Işıltılı kubbenin içinde her şey dönüyor. Ne, diyorum, ne bunun anlamı! Kalkıyorum. Eriğin dibine yığılıyorum. Zehirlenmiş bir köpek gibi öğürüyorum ağacın dibine. Ben burada bir zamanlar sarışın bir çocuk olarak oyun oynardım, neler oldu da böyle sarhoş, mutsuz, yalnız bir adam haline geldim? Ve burada güneş olurdu, asmanın altında annemi beklerdim bazı günler, babam elinde fileyle çarşıdan gelirdi, sonra Zehra vardı, onunla ekşi üzümler koparırdık asmadan, Zehra’nın karım olmasını isterdim hep, Zehra’ya ne oldu, üzümlere ve güneşe, babama, o sarışın çocuğa... 

Terli alnıma yapraklar çarpıyor. Böceklerin müziği bütün geceyi ele geçirmiş. Anahtar yok üzerimde. Kalkıp kapıyı vuruyorum. Kim o diyor uykulu sesi annemin. Bir yabancı diyorum. Açılıyor kapı. Yaşmağını arasından bembeyaz saçları görünüyor.

‘ Anne çok kötüyüm!’

‘İçtin mi sen?’ diyor. Merdivenleri çıkıp yatağa atıyorum kendimi. Böcekler kafamın içinde çınlıyor. Oda dönüyor. Annem bir fincan kahveyle yanıma geliyor.

'Sakın ışığı açma!' diyorum.

'Çok mu içtin?' diyor.
'Çok kötüyüm anne!', diyorum.
'Kahveyi iç, miden yatışır!' Yok, diyorum yok. Mavi bir leğen getiriyor. Leğene boşaltıyorum ne içtiysem. Sen git, diyorum anneme. Git uyu! Ne vardı oğlum bu kadar içecek.
Bütün ev o hastalıklı anason kokusuyla doluyor. Annem pencereyi açıyor, sonra odadan çıkıp gidiyor. Bir saat boyunca acıyla kıvranarak iki büklüm içimi dışarı kusuyorum. Başım çatlarcasına ağrıyor. Serin bir rüzgâr giriyor içeri. Sonra da annem.

Loş ışıkta yorgun bir hayal. Anne, diyorum, babam ne yapıyor. Gülümsüyor zorla. Uyuyor, diyor, çok yorgun. Elinde bir bardak, uzatıyor. Nane, limon kaynattım, iç şunu. Alıp yudumluyorum. Leğeni alıp gidiyor.  

Ezan başlıyor az sonra. Horozlar ötüyor. Sonra siliniyor her şey. Babam radyoyu açıyor. Bir Cuma sabahı olsa gerek. Bizim eller çalıyor radyoda. 'Halk Hikayeleri' başlayacak birazdan. Demli çay kokusu eve dağılmış . Abim iniyor aşağı, sonra Selma. Daha incecik dal gibi bir genç kız, sofrayı kuruyor. Annem elinde demlikle görünüyor. Bu bir rüya biliyorum, yine de mutluyum. Yer sofrasına çöküyoruz. Ne anason kokusu var orada ne mavi leğen.
Annemin ışıltılı, kahverengi saçları yaşmağından fırlamış, yıllar hiç geçmemiş gibi.

Babam biraz daha açıyor radyonun sesini.

Bir udi yavaştan giriyor şarkıya: 'Fariğ olmam meşrebi rindaneden...’

öykü ve illüstrasyon: bülent gariboğlu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır