YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

30/11/2008

Biraz Açılmak

biraz açılmak...

‘’Tek bir şey önemli; yiterken var olmayı öğrenmek’’, diyor Cioran. Herkes bir şeyler diyor zaten. Ne dediklerini Allah bilir ve bunların neye yarayacağını. Bir şeyi tek bir gerçeği bilen biri bana öyle geliyor ki susup bu aptal komediyi izler. Gülümseyerek izler. Bir zamanlar kendi budalalığını da anımsayarak.

''Peki sen oğlum?'' diye soruyorum kendime. Senin numaran ne? Ben mi, gerçekten bilmiyorum dostum, ben yalnızca eve gidiyorum. Ne sıkıcı bir hikayesin sen böyle.Eve dönen adam. Bari döndüğü yerde çamaşır asan bir karısı, bahçede kumlarda oynayan çocukların olsa. Film olsan eve dönerken biter serüvenin. Gün dağların arkasından inerken adamımız evine döner.Terli ve yorgundur ve sıkıcı. Ya da şöyle: Adam şehrin dışında bir semtte oturuyor. Yine şehrin dışındaki bir alış-veriş- kayboluş merkezinden çıkıp evine yürüyor. Mesafe bir saat. Bu saatte adam derin varoluş sorunları üzerine kafa yorar. Her şeyden midesi bulanmıştır.

Bir gün varoluş üzerine düşünürken bulursun kendini ve her şeyden iğrenen biri olursan şaşırma buna. Böyle bir noktaya gelirsin kaçınılmaz bir biçimde ve eğer gelmediysen zaten sana söylenilecek tek bir kelime yok, demektir. Uyumaya ve tıkınmaya devam edebilirisin.Azrail gelip kelleni gövdenden ayırana kadar mesela. İşte bunları konuşuyordu adam.Sadece  kendisinin değil ölmüş büyük aptalların soruları üzerinde de  çalışmaktadır:

''Hiç kimse benim kadar her şeyin boşluğuna inanmadı, hiç kimse de bu kadar boş şeyleri trajik yönden ele almayacak.'' Bir dakika bay Cioran. Beni tanıma ayrıcalığına ermediğiniz için böyle konuşuyorsunuz. On on beş santim yarıçaplı kellelerde neler olup bitiyor biliyor musunuz.Sizin de diğerlerinin de büyük tıkanması bu noktada gerçekleşiyor bayım.

Bizleri kavramlarla, sözcüklerle, sizi siz yapmış bir dolu boktan süreçle ölümlü krallığınıza köle yapıyorsunuz. Biz angutları demek istiyorum. Aslında bu konuyu uzatmak niyetinde değilim. Yorgunluktan ölüyorum. İnsan yürürken nasıl felsefe yapabilir anlayamıyorum. Gerçi böyle bir güruhun olduğunu duymuştum tarihte ama unuttum şimdi. Dedim ya yürürken insan hiçbir şeye yoğunlaşamıyor. Yanımdan geçen arabalar tepemde parıldayan şu parlak yıldız - ne olaydı sen de diğer kardeşlerin gibi biraz daha uzak olsaydın gezegenimizden, ölür müydün-, şu yol boyunca dikilmiş çınar fidanları, apartman blokları, rüzgar, bulutlar her şey yorgunluğumu dev bir mikroskopla büyütüyor gibi. Benim trajedim de bu. Yalnızlıkla kalabalığın arasında öğütülmek.

Ben de şu olur olmaz kendisiyle fikir tartışmaları yapan biriyim. Uzun ve can sıkıcı deneyimlerim bana öğretti ki tartışmayı da kavgayı da arkadaşlığı da kendi kendinle yapmalısın. On beş sene öncesini düşünüyorum mesela, ne kadar dost canlısı bir delikanlıydım. Kötü insanın olmadığını, toplumun kişiyi şekillendirip onu bir ruh hastasına bir katile dönüştürdüğünü düşünürdüm.

-Ne kadar budalaymışım- İnsanlara yardım yapacağım diye kendimi parçalardım. On liram varsa cebimde beş lirası arkadaşımındı. Tanımadığım insanlara selam verirdim. Asansörlerde espri yapardım hücre arkadaşlarıma. O uzun, çileli bir kaç saniyede insanların bakışlarını koyacak yer bulma çırpınışlarına anlam veremezdim. Bir ara da Afrika da ki açları düşünüp çileci bir felsefeyi bile denemiş, zayıflayınca elmacık kemiklerim, çıkık omzumla onlara benzemiştim. Sonunda hastalandım tabii. Sevgilim de artık sana olan duygularım değişti hoş çakal deyip terk etmişti beni. Hayır. Artık kızgın değilim insanlara. Onları anlıyorum. Büyük acıları var insanoğlunun. En basitinden en soylusuna kadar bir dolu acıyla geçiyorlar yeryüzünden. Onları sevmeli evet, hala böyle düşünüyorum. Ama kafesin arkasındaki bir aslana duyulan sevgiyle...

Biraz yürürüm açılırım, demiştim, şu halime bak. İç tartışmalarım bitmiyor. Annem de öyle söylerdi anlamsız konuşmalarımla başını ağrıttığımda; ''biraz yürü açılırsın!'' Sonra dostlarımdan duydum bunu; acılarımdan, kaygılarımdan ve lanet melankolimle kafalarını ütüleyince, ''git dolaş biraz açılırsın.'' Evet. Açıldım. Sizi dinleyip açıldım sevgili kadın, anne, sevgili dostlarım dalgalarda, tozlu yollarda, şehirlerde, geceleyin ıpıssız bozkırda, güneşin alevlerinde, bitmeyen kavurucu günlerin altında. Bu bana bir mısrayı anımsattı şimdi.

''Açılmak için bir yara, açılmanızı bekler'' Dar evlerde, dar çağı yaşamış nikotin ıssızı, tedirgin bir şairin mırıldanışı bu. Ben de açıldım işte. Hatadır açılmak. soğuk gecede yorganın açılması mesela, sizi sevmeyen bir kadına açılmanız, denizde dalgalara açılmanız, ormanın derinliklerine ve en tehlikelisi sözcüklerin derinliğine...

Cemil Meriç mi yazmıştı; ''bir gemi gibi açılmadan limanda çürüdüm'', diye. Bir de bu var tabii. Nasılsa çürüyeceksen ha limanda ha okyanuslarda, ne fark eder.  Sen de bir bilgenin ruhu varsa kumsaldan fazla uzaklaşmamış bile olsan yıldızlara dek gidersin ama bir budalanın öküzce bir sıradanlığına sahipsen neyi öğreneceksin ki bayım.

Bunu sesli söyledim. O anda yanımda şişman yaşlı bir adam geçiyordu ve tersçe baktı yüzüme. Al işte dedim. Ben sizi sevmek için şu kısacık yaşamımda binlerce parçaya bölündüm sayın beyefendi. Sizse bu zavallı yalnız adama nefretle bakıyorsunuz. Bir gün son nefesimde pişman ölmeyeceğim bu yüzden. Gözüm çöplükte kalmayacak bayım. Balzac'ın Albay Şabert’ ni düşündüm. ''İğreniyorum sayın bayan, dünyanızdan, sizden...'' Karısına böyle bağırıyordu. ''Bir hastalığa yakalandım, dünyadan ve insanlardan tiksinme hastalığına...''

Yaşlı albay savaşta öldü zannedilip bir çukura atılır, günlerce cesetlerin altında yaşar. Evine döndüğünde karısın çoktan biriyle evlendiğini, mallarının da yağmalandığını görür. ''İğreniyorum dünyanızdan!''Albayım. İyi yönünden bakın. Bu bir seçim. Bir ömrü kör bir aptal olarak geçirebilirsin ya da gözün açılır ve acıyı bulursun yanında. Hakikati bilen susar ve üzülür. Tanrının elçilerini düşünün. Dünyayı kederle yaşadılar. Taşlandılar, katledildiler. Benim sevgili Kierkegaardim, yaşadığı yüzyıla tutkudan yoksun bir akıl çağı, diyordu. Şimdi olsa cinnet çağı mı derdi buna. Bir çölden bile yoksunuz artık diyor Rumen yazar, içimde kötümser edebiyatını konuşuyor hala, bay Cioran diyorum, haklısınız valla, yarım saattir yürüyorum, istediğim tek şey bir kaç dakika, bir otomobile - burada şehirde uzak bir semtte olmama rağmen -  bir insana, ev bloklarına rastlamak istemiyorum.

Bazı embesil yazarlar var bazı gerçekten hödük insanlar var hani, eskiden yaşayan insanlara, uçağa binemedikleri, cep telefonu kullanmadıkları için acıyanlar, bir çağın içinde olmayı bunlarla ifade edenler. Ben gürültünün olmadığı çağları seviyorum mesela. Çölde giden kervanları, çölde yıldızlara bakmak, televizyonun olmadığı çağları, bir lambanın başında, kamışı mürekkebe  banarak yazan bilgeleri seviyorum, bir büyücü gibi matematikle uğraşan eski zaman adamlarını, simyacıların karanlık hücrelerindeki umutsuz arayışlarına saygı duyuyorum, rüyanın yaşamdan, ölümden kovulmadığı çağları arıyorum. ‘İnsanın,’ diyorum Bay Cioran, bir çöle ihtiyacı var belki de, gözlerimizi kapattığımızda, gün içinde kaybolduğumuz uğraşların tantanasında kumlarında uzanıp yıldızlara bakacağı bir sanal çöle.

Bunları düşünürken karşımdan bir kadın geliyor, sırtında eşofmanları, başında tuhaf bir şapka, sanırım sağlık yürüyüşü bu, ya da diyet falan olsa gerek, hayli yağlanmış gövdesi, hantal bir biçerdöver makinesi gibi geçiyor yanımdan, insanların bakışları giderek aynılaşıyor sanki, ya da beni gördüklerinde böyle bir ışık yanıyor hepsinde, kim bilir, ne garip dünya, dünyanın bu tuhaf halleri bitmez hiçbir zaman, açlık çeken milyonlarca insana karşılık, fazla beslenmekten ölen insanlar, yaşamın komik diyalektiği diyelim, gülelim isterseniz, kadının bakışları diyordum ya, siz de hemen Bay Cioran lafı yapıştırıyorsunuz:''Kendimizi başkalarının gözleriyle görebilseydik, derhal ortadan kaybolurduk.'' Size bütün kalbimle hak veriyorum. Ve ben de ortadan kaybolmak istiyorum. Şu az önce anlattığım çölüme dönüyorum. Biraz çöl biraz müzik, bunlar sizi kurtarmaz, zaten kurtulmak diye de bir şey yok nasılsa.

Açıldım işte... Açıldım ve acıdım sevgili kadın, anne ve eski dostlarım... Eve dönmeli, film bitiyor çünkü, eve dönüp Trakl okuyacağım. Bu sıcakta içinde serin gölgelerin olduğu, ıssız avlulara akşamın indiği şiirler, çan sesi, otlarda küçük rüzgar... Biraz şiir, biraz müzik, biraz çöl gerekiyor bana. Kumların üzerinde yitip giderken biraz dinlenirim, ne dersiniz....

bülent gariboğlu          

23 nisan 2008/batıkent

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır