YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

9/2/2009

Doberman

Doberman

Çalışma masamda oturmuş  olağan hiçlik duygumun soğuk sularında boğulurken koridordan gelen havlama sesiyle kapıya doğru yöneldim. Dört metre kadar ötemde kocaman siyah bir doberman dilini çıkarmış bana bakıyordu. Saçmaydı. Ağır hasar almış anlamlandırma duygum anlamsızca süzdü bu şeyi. Evet. Saçmaydı yalnızca.

Böylesi şaşılası bir sahnede her insan bir açıklama isteğiyle kıvranmaya başlar birden, hepinizin başına gelmiştir. İşte ben bunu hanidir sıfırlamış biriyim. Şaşırmam ve yargılamam. Sadece bende oluşturacağı dalganın gelişini gözlerim. Doberman oradaydı. Dikilmiş beni seyrediyordu ve gürültücü bir ürkünçlükle yine havladı. Duvarlarda patladı bu ses ve ben olağan hiçlik duygumun yavaşça bedenimden uzaklaştığını hissettim. Bu tedirgin etti beni. Yaşamın korkunçluğu tam da bu noktada zonkluyordu bana kalırsa. Geçiş noktası. Hiçliğe veya kaygıya, endişeye, süregelen bir rüzgârı dinler gibi alışmaya başlarsınız. Dışarıdan gelen saldırı sizde bir organ gibi büyümeye ve bedeninize eklemlenmeye başlayacaktır sonunda.

Ama yeryüzündeki bulunuşunuz buna sürgit izin vermez. Bir şey atılmıştır size, bir ok, ucuna zehir sürülmüş bir mızrak bir yerden, gökten, ağaçların arasından, yerin derinlilerinden, çatılardan, duman dalgalarından, kapı altlarından sızan ışıktan, yani bir noktadan kalkar ve sizi sonunda avlayacaktır. Buna ölüm diyebiliriz elbette, ama hangi ölüm, bu sorunu basitleştirmek olur sadece, o şey, o seni bulacak olan şey, seni buluncaya dek bir yerde durmadan büyür. Seni yakalayacak olan o şeyi yalnızca sen fark edersin. Kılcal bir damarda, bir metalde, havanın bir akımında büyür durmadan. Atomları veya ruhu sonunda seni ele geçirecektir. Sen biraz da zaten bunun için buradasındır; o şeyin seni bulması için...

İşte geldi, dedim dobermanı orada tekinsiz gözleriyle beni süzer görürken. Bu kara renkli canavara bakıp filozofik sözler edeceğimi düşünüyorsanız yanıldınız. Bir kez daha havladı ve güçlü bacaklarıyla bana doğru atılması bir oldu. Çalışma odamın kapısını kapamadan önce gördüğüm son şey onun dar koridorda şimşek gibi üstüme akıp geldiğiydi. Hızını alamadı ve duvara çarptı.

Müthiş bir yorgunluk duydum o an. Ayakta duramıyordum. Kapının kolunu tutan elim ter içinde kaldı. Anahtarı yoktu bu odanın. Kolu tutmak zorundaydım. Niçin olduğunu bilmiyorum. Doberman bir şekilde kapıyı açacak kadar zeki olmalıydı. Evime girebildiğine göre bir kapıyı açmasından daha doğal ne olabilirdi ki. Ama ayakta duramıyordum. Kapının önüne yığıldım. Bütün ağırlığımı kapıya yaslayarak yaptım bunu. Hırıltılarını duyuyordum şimdi. Kapıya sürtünmesini. Zorluyordu işte. O korkunç burnuyla kapıyı itekliyordu. Artık korkuyordum.

Rüyada falan değildim. Ya da hep rüyadaydım, emin değilim. Çevremi bu kadar kesin nasıl anlıyorum peki. Kendime dokunuyorum. İşte ellerim, saçlarım... Dışarıdaki kuşları bile duyuyordum. Akşam saatleri olmalıydı. Kapalı perdelerin arasından gri bir aydınlık sızıyordu odaya. İhtimalleri düşünmeye başladım. Bu doberman diyordum acaba katları mı karıştırdı? Niye ben? Bunu kim göndermiş olabilir ki bana? ‘’Aşağılık tetikçi!’’ diye bağırdım ve niye böyle bağırdığıma bir anlam veremedim.

‘Saatim’ gelmişti demek. Buraya kadardı. O şey beni bulmuştu sonunda. Şaşıracak bir şey yoktu. ‘Şey’ hikâyenin sonunda seni bulurdu. Yaptıklarının karşılığı olarak bir gün karşına dikileceği kesindi, bu söylenmişti. İnanmamıştın ama bekliyordun her zaman.

Belki de saçmalıyordum. Biri bana şaka yapıyordu. Eşek şakası. Yo yo, bu şakanın çok ötesinde bir durumdu. Kapıyı nasıl da duymadım. Bu canavar anahtarlarla girmiş değildi herhalde evime. Ama ‘o şey’ duvar mı dinlerdi. Kafam karışmıştı. Belki de hayal görüyordum. İçindeyken rüya olduğunu bildiğim rüyalardan biri miydi acaba?

Birden daha beş dakika önceki halimin hiç de fena olmadığını anladım. Masamda oturmuş orman, deniz manzaralı takvime bakıp ne kadar anlamsız ve yavan her şey diye düşünüyordum. Bu sırada doberman kafasını kuvvetli bir biçimde kapıya vurdu, titredim. Sonra havladı. “Boşuna çırpınma” der gibi. “Defterini düreceğim birazdan” gibi. Sonunda hak ettiğin şeydir bu”, dercesine.

Öldürecek miydi beni? İşkence mi yapacaktı? Beni parçalara ayırıp haksızlık yaptığım, incittiğim insanlara mı postalayacaktı? Neydi o? Doberman cinsi bir köpek miydi yoksa sadece? Evimde ne işi vardı? Komşular duymuyor muydu bu havlamaları? Ne yapmam gerekiyordu* Kapıyı açıp bu oyunu bozmalıydım belki de. Halüsinasyon muydu yoksa bunlar?

Ölüm müydü doberman? Hayır. Bir başlangıçtı belki de. Evine kudurmuş bir dobermanın girdiği adam eskisi gibi olabilir miydi acaba? Yoksa biri bana böyle bir mesaj mı vermek istiyordu. Niçin bir orangutan değil de bu köpek: Niçin bir kurt değil, bir boa yılanı değil de bu hayvan geldi bana? Bunları kendime sorarken kapının dışındaki hırıltılı gölge ulumaya başladı. Yaralı gibiydi sanki. Belki dışarı çıkıp tedavi ettirmek istiyordu kendini. Çöktüğüm yerden çiçeklerime bakıyordum. Kitaplarıma. Tepkisiz seyrediyorlardı beni. Hiç yardımları yoktu. Öylece duruyorlardı orada. Hayatıma girenleri düşündüm. Ailemi, arkadaşlarımı, âşık olduğum kadınları. Şimdi şu çiçeklerden şu kitaplardan bana daha farklı davranmadıklarını anlıyordum. Belki onlarla beraberken hep bir dobermanla bulunmuştum yanlarında. Dünyaya, insanlara, doğaya, tanrıya karşı bir doberman çirkinliğinde de davranmış olabilirim pekâlâ. Şimdi sırtıma kapıyı çarpıp duran bu şey de bütün o yanlış toplamlarımın yankısıdır belki de. Kaçtığım sorumluluklarımdır, sıkılıp uzaklaştığım insanların ahlarıdır, öfkemin dalgalarıdır, yerden kaldırmadığım çocuklardır. Oysa ben ömrümce bir sabah ya da bir akşam vakti aşkın gelip kapımı çalmasını bekliyordum... Gele gele bir kara hayalet geldi sonunda. Hayır. Suçluluk duygularıyla geçmiş bir ömrün sözleriydi bunlar.

Gelen ne ölümdü ne bir hesap memuru. Aklımı başım almalıydım. Evime kocaman bir canavar girmişti sadece. Bunun ne psikolojik ne ne mistik bir tarafı vardı. Bir komplo kurulmuştu ya da kötü niyetli bir şakanın kurbanıydım.  

Şimdi kapımı daha da güçlenmiş bir şekilde zorlayan şey kapkara bir köpekti sadece. Gafil avlanmıştım. Odanın köşesinde duran sandığa ulaşabilsem kapıya destek yapabilirdim belki.

Sonra ayak seslerini duydum canavarın. Gidiyor muydu yoksa? Belki de. Eee dedim, her şey bitikten sonra tekrar masama gidip hiçlik sularında mı yüzeceğim? Bilmiyordum. Evet. Artık hırıltılarını duymuyordum hayvanın. Ya odaya girmek için başka yollar deneyecekse. Evime nasıl girdiğini bilmediğim bir köpeğin başka yetenekleri de olamaz mıydı? Çabucak bir karar verdim ve sandığa ulaşıp kapıya dek çektim. Köpeğin o sırada kapıdan gireceği düşüncesi bir kaç yılımı götürmüş olmalı.

Öyle bitkindim ki. Sandığın dibine yığıldım. Öfkelenemiyordum bile. Şimdi ne yapmalıydım? Komşulardan yardım istemeliydim. Pencereye gittim. Ne yapacaktım şimdi, nasıl bağıracaktım? “Yetişin evimde bir doberman var!” diye mi bağıracaktım? Ya çoktan gittiyse? Kim inanırdı ki bana! Rezil olabilirdim bu işin sonunda. Hatta bir akıl hastası olduğuma bile hükmedilebilirdi.

Dünyaya sıkışıp kaldığım gibi bu odada sıkışıp kalmıştım. Çirkin ve kibirli bir Alman filozofunun sözlerini hatırladım: “Ürken ve ürkek kapıldığı şey tarafından hapsedilir. Kendini bu belirli şeyden kurtarmaya çabalarken bu sefer de diğer bir şey hakkında  emin olmaktan çıkar, yani tamamıyla aklı başından gider...'' Bu adamlar yaşamdan kopuk şeyler söylüyormuş gibi konuşsalar da aslında yaşamın çok derininde geçen akıntılardan  söz ettikleri ortadaydı. Bir sessizlik vardı havada. Yine o suratsız düşünürün bir cümlesi geçti aklımdan; “Korku kendine özgü bir sessizliği de yanında getirir...” Hayatımın bu ilginç dakikalarında düşündüğüm şeylere ben de şaşırıyordum.

“Polisi falan mı aramalıyım?” diye düşündüm bir an. Telefon salondaydı. Bu seçeneği iptal ettim. Pencereden dışarıyı seyrettim. Karşı pencerede camları silen kadını görünce rahatladım önce. Ondan yardım isteyebilirdim. Pencereyi açmak istedim. Ama aylardır açmamıştım onu ve sanırım sıkışmıştı. Açılmıyordu. Camın arkasından kadına seslensem bu çok saçma olurdu. Muhtemelen beni yanlış anlardı. Kendisine el kol işaretleri yapan bir adamın kara bir köpek tarafından tutsak edildiğini düşünecek değil ya.

Bundan da vazgeçtim. Sandığın dibine oturdum. Nefesimi tutup kapının dışından gelebilecek sesleri dinlemeye başladım. Hiçbir şey duyulmuyordu. Berbat bir ikilemin içindeydim şimdi. Köpek gitmiş olabilirdi ama bunu anlamanın yolu kapıyı açıp etrafı kolaçan etmekti; öte yandan bunu yaparsam o kapkara dev tarafından parçalanabilirdim. Bir çözüm yolu bulmalıydım. Bir çözüm yolu bulmakla değil bulmayı düşünmekle geçirmiştim ömrümü. Yani bu konuda deneyimliydim. Çözümün sadece beklemek ve yine beklemek olduğuna dair biraz can sıkıcı bir yöntemim vardı benim. Ben bir düşünür olsam en büyük tezim ''İnsan bekler...'' olurdu. Beklerken büyünür, iş güç sahibi olunur, evlenilir, ameliyat odalarına gidilir, duraklarda üşünür, beklerken ölünürdü. “Bari kitap mı okusam?” diye geçirdim içimden bir an ve bundan da vazgeçtim. Şu kâğıt tomarlarının foyası çıkmıştı işte, kapıma dayanan bir dobermana karşı koyamayan fikirler ne işime yaradı!

Gerçek bir düşünce kitabı ya da roman bunu başarmalıydı bence. “Kapkara bir canavar evinize girdiğinde nasıl hayatta kalırsınız?” diye konuşan kimse yoktu anladığım. Varsa yoksa tepemizden geçen bulutlar kadar anlamsız düşüncelerle sayfa doldurmaktı dertleri. O bulutlar kadar soyuttular. Uzaktan bir şeymiş gibi görünüyorlardı ama yakınlarına varınca bir dumandan başka bir halt geçmiyordu elinize.

Boş ver. En iyisi beklerken biraz kestirmek... Şöyle sandığın üzerine doğru uzanmak... Sonra kapıyı temizlikçi kadın açtı ve ‘Necmi Bey?’ dediğini işittim. “Niçin sandığın üzerinde yatıyorsunuz, bir şey mi oldu?” Kadının kocaman kara gözleri vardı. ‘Nerede’ dedim, ‘nerde o??’ ‘Kim?’ dedi, şaşkın.Doberman”, dedim. Bir şey anlamadı. ‘Kapıyı kapat, şimdi bizi parçalar yoksa’, dedim...

Siz benim rüya gördüğümü düşünüyorsunuz ama hayır. İnanın o kara köpek gerçekti. Belki kim bilir temizlikçi kadının kılığına girmiş olabilir. Dikkatli olmalıyım. Dikkatli yaşamalıyım. Her an kapımda bir dobermanla burun buruna gelebilirim.

Ayağımı denk almalıyım.

Doberman arıyor çünkü...

Her an bulabilir beni...

Sizi de....                    bülent gariboğlu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır