YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

10/5/2009

Efsunlu Saatler

Efsunlu Saatler

Yüksek bir duvarın dibinde, ısırgan otlarının, molozların, cam kırıklarının kuru incir dallarının örttüğü ıssız bir gölgeliğin altında yatıyorum.

Otuz dört yıldır... Çaresizce bekliyorum son saati, sürgünlüğün son gününü.

Hayat, dünya dışarıda, seslerini duyuyorum yalnızca; orada insanlar, acıları, neşeleriyle, boş umutlarıyla ve her günkü avuntularıyla geçiyorlar.

Ben burada, taşların, dökülmüş sıvaların, parçalanmış defterlerin yanında çürüyorum. Kendim mi geldim buraya yoksa beni insanlar mı attı, hiç bilmiyorum. Bunun bir önemi kalmadı da.

Sen duvarın öbür tarafından sesleniyorsun bana. Bunu suskunluğunla yapıyorsun. Gülümsemenle, anlaşılmaz kelimelerinle.

Duvarın öbür yanındasın. Hayır, duvarın öbür yanısın, demek daha doğru. Sana böyle söylüyorum içimden. İçimden seninle ne uzun konuşmalar yapıyorum, bilmiyorsun. O duvar çok yüksek. O duvara tırmanacak bir umudum yok benim. Yine de artık çocukça bir huzursuzluk başladı bende.

Okula yaklaştıkça kalbimde bir daralma... Okullardan nefret ettim yaşamım boyunca ve sonunda bir öğretmen oldum. Gülebilirsin bana. Hep böyle tuhaflıklarla doldu yıllarım.

Bu binaya bir gölge gibi girerdim oysa. Şimdi ne anlama geldiğini bilmediğim bir çarpıntıyla atıyorum kendimi içeri.

Pazartesilerin yolunu gözlüyorum artık sıkıcı pazarların gün sonunda...

Ve şimdi sınıf boşaldı, arkada kalan sessizliği dinledim. Boşluğa baktım. Bütün olup bitenlerin ardından bu ikisi geliyor hemen: Sessizlik ve boşluk… Hem biliyor musun yıllardır da bu ikisinin arasındaki sarkaçta kalmış gibiyim. Bunları sana söylemek istiyorum. İlk defa birini karşıma alıp bunları onun gözlerine bakarak anlatma ihtiyacı içindeyim.

Bazen sesini duyuyor gibiyim. Gelmediğin günlerde, koridorda yürürken arkamdan adımı söylüyorsun.

Genzime dolan toz, kulaklarımdaki uğultu, senin sesini bastıramıyor. Yarın yine yoksun. Bu koridorda sana rastlamayacağım. Kapı açıldığında yüzün ışımayacak odada.

Sonra ellerime bakıyorum. Masa örtüsünün üzerinde iki böceğe benziyor. Kapı aralanıyor: Başın!

Dibinde çürüdüğüm duvarda bir gedik daha açılıyor işte.

— Siz hala buradasınız Sermet.

Gülümsüyorum. Siyah-beyaz yerli filmlerdeki gibi konuşuyoruz.

— Ya siz Melek?  Siz de hala buradasınız. Oysa çoktan kesmiştim umudu sizden.

— Umut her zaman vardır Sermet... ...De, siz ne zamandan beri seviyorsunuz... ...böyle ders bitiminde de kalmayı?

“Seninle tanıştığımdan beri” demek geliyor dilimin ucuna. Vazgeçiyorum. Korkaklığımdan değil, utangaçlık değil, evli olman da hatta. Bunların hiçbiri. Dilimin ucuna gelen cümleye engel değil.

Bu hali, bu durumu seviyorum. Duvarın kırılan bir deliğinden uzattığın bu güzel baş benim için zaten bir mucize.

 

Aşk bu mu? Aşk bu askıda kalma hali mi? Başka türlüsünü öğrenmedik belki de. Ama gerçekten aşmak istediğim yok bu duvarı. Bir çocuk gibiyim yanında. Oynarken mutluyum. Yarını, yarın sabahı düşünerek oyunu kendime zehir etmek istemiyorum.

Ya sen!

Sen de her şeyin farkında değil misin? Karşılıklı bir susma oyunu içinde değil miyiz? İkimizin de beklediği bir şey yok belki. Yok mu? Ben duvarın yıkılan yerinden giren bu sarı ışığa hayır diyebil miyim?

Sahi sen ışık mısın? Peki ben? Ben karanlığım. Biliyorum bunu. O halde senin istediğin nedir bu sahnede. Hangi rolü üstleniyorsun.

Ben şimdilik sınıftaki boşlukta masaya ellerini bırakmış çaresiz adamı oynuyorum.

İşte buradasın. Bir kol uzatımı mesafede... Boşluğumun dalgalarında karşımda duruyorsun. Beni tekrar hayata çağırıyor varlığın ve bu ne umutsuz bir davet biliyor musun?

Beklediğim bu değilken üstelik! Ve senin böyle bir davet yaptığını da söylüyor değilken.

Pazartesileri çiçeklendiriyorsun, o gergin saatleri görünmez, mecazi mor menekşelerle, rengarenk ışıklarla dolduruyorsun.

Sanırım aşk dedikleri şey bu olsa gerek!

Aramızdaki tedirgin suskunluk...

Dilin ucuna gelip orada kesmek! Asıl söylenecek şeylerin yutulması...

Kalbini açtığında, bu efsunun da bozulacağına inanılan o sınır çizgisi...

Sanırım bir meslektaşım olan şair söylemişti bunu; ‘Açılmak için bir yara, açılmanızı bekler...’

Oysa yaralanmaktan korkuyor değilim. Beni asıl korkutan nokta kendimi dışına fırlattığım hayata yeniden davet edilişimdir.

Ve bunu siz yapıyorsunuz sevgili Melek. Tek bir kelime etmeden, kapıdan başınızı uzatışınızla, gülümsemenizle ve gündelik sözlerinizin içindeki ışıkla. Ki o ışığı yalnızca ben görüyorum...

— Kuzum söyler misiniz nedir sizle aramızdaki bu sinir bozucu alaka!

— Reca ederim Sermet Bey, sizinle aramızda ne gibi bir alaka olabilir, malumunuz bendeniz evli barklı bir kadınım...

— Ah Melek Hanım, bilmez miyim, bana karanlık gecede yıldızlar kadar uzaksınız...

— Sermet Bey neyiniz var kuzum, kaç gündür rüyada gibisiniz. Yüzünüz ziyadesiyle solgun. Hastasınız zannımca...

— Mühim bir şey değil Melek Hanım, alakanıza teşekkür ederim. Lakin bendeniz oldum bittim böyleyimdir esasında...

O tozlu, sessiz boşlukta sana bakıyorum. Bu benim hayatım. Bu boşluk ve sessizlik, içinde uyuduğum koza.

Yarın Perşembe. Sen yoksun. Ben yine o boşlukta, sarkacın ucunda çürüyor olacağım...

Duvarın dibinde, ısırgan otları, eski fotoğraflar, üst üste yığılan anlamsız saatler ve kötü şarkılarla... 22.04.2009

 

 

b. ada

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır