YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

15/2/2008

Kaygılı Bir Sesleniş

kaygılı bir sesleniş

 

“Artık hiçbir şeyin önemi yok!...” Aklından geçen yırtık pırtık bir düşünce parçasıydı bu sadece, bir romantik komedinin fon müziği ya da bir korku filminin karanlık ışık efekti gibiydi: zıtlığı anlattıkça güçlenirdi ifadeler, anlatıldıkça güçlüydü zıtlık… Gitmek ne kadar kolay bir seçimdi. Asıl önemli olan zoru başarmaktı ki bu da kalmaktı. Hep ardında kalanları düşündüğünden ertelemişti kararlarını, hep daha iyisinin olacağı anı beklemiş ve olmak istediği yerlere ulaşamamıştı, en azından olmak istemediği yerleri terk edememişti. Kendine aynı ninninin fon müziğinde aynı masalı anlatırdı ışıkların söndüğü vakitler, yüreği soğuduğunda, seçimlerin gölgesinde kaldığında… Şimdi eski günleri hatırlatan her şeye dokunduğunda, onları kirletiyormuş gibi hissediyordu. Çatal dilli bir günahkâr haline gelmişti ama halinden memnunmuş gibi hissediyordu. En iyi bildiği işti kusursuzu aramak ve en kötü yaptığı iş. Bilmek güzel olsa da, tek başına beş para etmiyordu…

 

                “Dışarı” çıktı. Bu kelimeyi tırnaklar içine almak onun en büyük zevkiydi, çünkü herkes bunu duvarların dışı sanırdı. Hâlbuki dışına çıktığı, kendi etten duvarıydı. Ruhunu serbest bıraktığını hissetti bir an, bir anlığına tüm karmaşadan kurtulduğunu hissetti. Bir ipe dolanıp kalmıştı, yapılacak bir şey yoktu, ne kadar sarılıp kaldığını kestirmenin tek yoluydu dışarıdan bakmak. İzledi, haline güldü acıyarak. Acıma duygusu, ya da bu garip hissin adı her ne ise uzun süredir ondan uzak kalmıştı. Uzun süredir kötülüğe daha yakın duruyordu içi, temizliğinden uzaktı. Arınmayı denememiş değildi, ama istediğinden hiç bu kadar emin olmamıştı. Eski saf halini hatırlayarak ve yeni saf numaralarını, değişmeye karar verdi.

 

                Karanlıkla kaplanmıştı, nerede, nasıl olduğunun bir önemi yoktu artık. Lanetlenmişti, yapabildiği her şeyi kaybetmişti. Geri dönmenin bir yolu olmalıydı. Aramamış değildi, ama hiç bu kadar çok istememişti. Mutlu hissettiği bir yerde düşledi kendini, daha önce bulunduğu; izlemeyi sevdiği bir manzaranın karşısında, daha önce büyülendiği; çocukluğundan kalma bir rüyada, korkuyla uyandığı ve sahip olup kaybettiği herkesle, her şeyle birlikte, çok sevdiği…

 

                İnanmak, elde etmek demekti. Gerçeğe inanmaktan ziyade, olmasını istediklerine inandı. İnandıkça açıldı etrafındaki sis, şafak vakitlerinden korkar oldu yine, geceleri daha bir uyur oldu, yalnız yıldızların, yıllar öncesinden kalma görüntülerinde, kendisinin eski, mutlu günlerini izleyen yıldızların o günlerden kalma ifadelerinin geceye hapsolup gitmesine izin verdi. Güneşi bekledi gözlerini açmak için, onun doğuşuyla uyandı bir kez daha. Kulağında tanıdık sesler, içinde sıkışmış bir hıçkırık, ağlamaması gereken bir mutlulukla, sözlerini anlamsız bir sona bağladı… Kaygıları yoktu artık, kim ne duyduysa kendineydi, kim ne anladıysa söylediklerinden. Sırlı bir cama gülümsedi, sırların arasına ruhunu bıraktı…

 

kıvanç kaçakgil

 

    

Her şeyi anlıyorum… Ve bu beni öldürecek.”

Fyodor Mikhailoviç Dostoyevski

 

Ölüm yıldönümüdür, anmadan geçmeyelim, dedik.

 

Fazla söze ne hacet,  işimiz hakikatle diyorsak Dostoyevski okumak lazım. Ama adamakıllı çevirilerden…

 

Yeri gelmişken;  özellikle 100 temel eser furyasında; keserek, biçerek ya da sadeleştirerek Türk ve dünya klasiklerinin içine eden yayınevlerini bir kez daha şiddetle kınıyoruz.

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır