Kısa Bir Aşk
Çocuğun kalbi sahra çölü kadar boştu ve aylardan nisandı. Yanındaki kızdan gelen o çiçek kokusunu alabiliyordu.
— Kokun güzelmiş!
— Sana kadar geliyor mu?
— Evet, yasemin sanırım.
— Hay Allah, o kadar da az sürmüştüm güya
— Niçin, sorun ne
— Öyle çevreme yayılsın istemiyorum pek!
— Anladım. Ama endişelenme, harika bir koku bu.
— Teşekkür ederim.
— Ah geldi vapur, maalesef
— Niye maalesef
— Bu an biraz daha sürsün isterdim.
Sustu kız. Belli belirsiz gülümsedi. Vapur düdüğünü öttürdü. Köpükler savurarak yanaştı. İskeledeki kalabalık sığır sürüsü gibi fırladı vapura doğru.
— Şehit İlker Karter
— Efendim anlamadım.
— Hep bu vapurla geçiyorum Eminönü’ne.
Güldü kız.
— İlginç birisin!
— Alındım şimdi.
— Hayır. Kötü bir anlamda demedim.
— Şaka yapıyorum. Hep öyle söylerler. Alıştım.
Vapura en son onlar bindi. Kız bir sülün gibi geçti vapura. Geçerken delikanlının kolundan tuttu. Çocuğun göğsünde garip bir sıkışma oldu. Aşk bu olsa gerek, dedi. Kızın duymayacağı kadar sessiz ve korkakça.
İstanbul, boğaz o kadar güzeldi ki insan umutsuzluğa kapılıp intihar bile edebilirdi. Köpükler içinde suyu yarıp geçen büyük gemiler, çıldırmış aç martılar, delilik tohumlarını kanatlarında taşıyıp sağa sola saçan bahar rüzgârı, pamuksu bulutlar, işte bütün bunlar, ruhu bu Sahra Çölü gibi ıssız kalmış delikanlıyı havaya uçurabilirdi kolaylıkla.
Kızın sırtında beyaz bir kazak vardı, onun üstünde yaprak yeşili bir hırka ve böylece delikanlı, kadın denen bu büyünün, Tanrının erkeklere kurmuş olduğu en zalim tuzak olduğunu düşündü. Siyah pantolonu içinde bir kuğu zarafetindeydi kız. Uzun, kumral, sıhhatli saçlarını yumuşak bir topuz yapıp ince omuzlarına bırakmıştı, saç değildi de sanki bir ışık demetini bağlamıştı başında ve bu yine delikanlıda çölde uzun bir yürüyüş duygusu uyandırıyordu.
— Sen kalın giyinmişsin Mustafa
— Sorma ya. Sabah serindi biraz.
— Evet, ben de üşüdüm okula gelirken.
— Nereye oturalım?
— Fark etmez.
— Gerçi çok da seçeneğimiz yok ya.
Merdivenleri çıkıp kendilerine pencere kenarında bir yer buldular.
— Mini piyano konserin müthişti, dedi Mustafa
— Abartma ya. Biraz öğrenmiştim.
— Çok heyecanlıydın.
— Evet, ölüyorum sandım.
— Sen ölme, ben ölürüm!
Güldü kız. Mustafa bu gülüş karşısında kendini, güneşte dili iki karış dışarı fırlamış bir biçimde, kum tepelerinden yuvarlanırken gördü.
— Çekinme söyle. İlginçsin, de.
— İlginç ve çok komiksin Mustafa.
Tepelerden yuvarlanırken bir kaktüsün üzerine düşürdü Mustafa’yı bu ‘komik’ sözü.
— Türkçeyi iyi öğrenmişsin yine de.
— Eh annem Türk...
— Baban Rus’tu değil mi, hep karıştırıyorum.
— Evet.
— Piyanoyu da o öğretti. Kendisi çok daha iyidir.
— Ben flüt bile çalamıyorum.
— Sen hep okuyorsun.
— Yapabileceğim en masrafsız şey buydu.
— Elindeki ne.
— Bir filozofun kitabı...
— Ne anlatıyor.
— Aslında ben de bilmiyorum.
— Ben sıkılıyorum okurken, hemen uykum geliyor, hele de felsefeyse.
— Felsefe okumak için fazla güzelsin.
Yine gülümsüyor. Hayır, sırıtıyor. Ağzı kulaklarında. Eh ben de böyle gülebilseydim bu zırvaları okuyor olmazdım herhalde.
— Ne var kitapta, hayatın anlamı falan mı?
— Eh, sayılır, bir şeylerin anlamından söz ediyor ama hala anlamış değilim. Ölümden, iç daralmasından, kaygıdan...
— Ayy, içim karardı Mustafa, şu mis gibi günde nelerle ilgileniyorsun!
O anda yanlarında oturan kadın çay istedi garsondan.
— Mustafa biz de içelim mi?
— Olur, tabi.
— Niye böyle şeyler okuyorsun.
— Okul, ev arası kafayı bunlarla buluyorum, başka türlü çekilmez.
Gülüyor böyle söylerken.
— Buraya düşmüşüz, kitapta öyle diyor mesela, düşmek yazgımızdır ve bizler endişeden asla kendimizi kurtaramayız.
— Hep endişeli bir halin var zaten.
— Fırlatıldığımızı söylüyor bu dünyaya. Bu yüzden de kaygı duyuyormuşuz. Ama bu kaygıda yapıcı ve kurtarıcı bir şeyler varmış, imkânlarla dolu bir yazgıymış varlığımız. Ve ölüme doğru yürüyormuş insan. Sonunda adam ölüyor yani.
— Dalga geçme benimle.
Çaylar geldi, kız kendine özgü o incelikli tavırlarla aldı bardağı.
— Eee, sonra, nasıl imkânlar varmış kaygıda?
— Valla, bu bir vapur yolculuğu için uzun sürer. Bir yemek yeriz anlatırım sana meseleyi.
— Zor biraz!
— Niye?
— Nişanlım çok kıskançtır...
Çay bardağı elinden kaydı Mustafa’nın. Yere düşüp birkaç parçaya ayrıldı. İnsanlar onların bulunduğu yöne baktılar bir an. Kız telaşlandı.
— İyi misin?
— Hay aksi, sakarlığım tuttu.
— Yandın mı?
— Yok, birazcık bileğime döküldü sadece. Zaten soğukmuş.
Çölde kumların içinde yüzdüğünü gördü. Karanlık bir güneşi sırtına koymuşlar gibiydi. Haşlanıyordu. Ölemiyordu bir türlü.
Pantolonuna da dökülmüştü. Dizinden aşağı kuruyan bir ırmak vardı şimdi. Kitapta düşmüştü yere ve o da ıslanmıştı. Cam kırıkları içinden kitabı alıp kuruladı.
— İşte bu bardak gibi biz de düşüyormuşuz. Galiba sonunda da böyle paramparça olunuyor. Zaten bu İlker Karter’de başıma tuhaf şeyler gelir.
— Ne gibi.
— Bir keresinde âşık oldum mesela.
— Sahi. Senin bir kız arkadaşın vardı bir ara.
— Evet. Bu vapurda da terk etti beni.
— Şaka yapıyorsun yine.
— Yok, ciddiyim.
Pencereden boğaza baktılar. Birkaç dakika sustular.
— İstanbul’u çok seviyorum dedi kız. Bazen burada mı yaşasam, diye düşünüyorum.
Duymadı onu delikanlı. Uzakta Boğaz Köprüsüne doğru bakıyordu. Dünya ne kadar parlak bir yer. Nasıl da sahtece sergiliyor kendini. Sanırsın ne acı vardır yeryüzünde, ne ölüm, ne açlık, ne parasızlık. Bu an, şu rüzgâr, şu köpüklü mavilik sanki sonsuzca hep böyle ayaklarımızın altında bekleyecekmiş gibi.
Vapur yanaştı iskeleye. Aşağıdaki sabırsız kalabalığa baktılar. İndiler.
— Güzel bir yolculuktu. Çay dışında. Benim suçum.
— Suç falan yok, boş ver. Felsefeyle falan seni sıkmadım umarım.
— Asla. Ben bir gün gerçekten dinlemek isterim bunları. Kendimi çok cahil hissettim.
— Senin gibi piyano çalsaydım da ben de öyle hissetseydim keşke!

İndiler. Yanında cennetten ayağının dibine dek fırlatılan bu harika meyveye baktı çocuk. Yalnızca baktı. Elindeki ıslak kitabı sıktı. Kitabın yazarına, gel de için daralmasın üstadım, dedi.
Aşağıda iri kıyım bir herif onlara doğru yöneldi. Al işte geliyor bizim korkuluk dedi delikanlı.
— Mustafa tanıştırayım, nişanlım Servet.
Tanıştılar. Ayaküstü konuştular. Ayrıldılar. Dönüp bakmadı kıza bir daha. Sarılarak uzaklaştıklarını biliyordu.
Sahra’ da bir kum tepesinden aşağı yuvarlandı çocuk. Artık çırpınmanın bir anlamı yoktu. Ağzına, gözlerine kum dolmaya başlamıştı bile.
öykü ve desenler: bülent gariboğlu
“…aşıkların bAŞKadır yOLu…”

Konu: Öldür Beni
Ya usta, sen ne zaman şöyle sıradan bir hikaye yazacaksın da bizi kendine hayran bırakmayacaksın? -caksın or Jackson? :))) Yine bittim ben bu hikayede...
Bağlantı »
Konu: hikaye
bülent abi yine yapmış.
Bağlantı »
Konu: .
sağol.
Bağlantı »