YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

23/11/2009

Kuyu

aykiri59

KUYU

saçlarımda gördüğün

kördüğüm

hüznün kırağısı

benim ülkem

toprağını tanrılardan kopardım

kanayıp suladım fidanlarını

vadilerinde dile geldi şiir

her biri bir tanrının enkazı

şimdi kuyuda yusuf’um

giren çıkan hadsiz kanımda

Kırmızı nasılsa çeker öfkeyi

Lekeler az çok beyazı

öyle çitiler nefret teri

kuyuda yusuf’um umudum salıncak

kuyudayım karanlık bakışımı alacak

şimdi uykusunda kuyunun

yılkılar görürüm kınalı saçları

yılkılar her yerde ruhları sıcak

yılkılar hüznümün kıyısına yakın

kuyuda uyku kaçacak delik arayacak             

 

emrah ayhan

23/11/2009

Umut Adlı Yalnızlığa Zeyl

UMUT ADLI YALNIZLIĞA ZEYL

 

Acılarımı döktüm avuçlarına onlara iyi bak

Dizili adımlarla ölüm gerildi saçlarıma

Uğuldayan bir şey bu yalnızlık

Yamalı yorgunluklar kapımızda/

Telaşlı sözcükler gerili sözlüklerde

Bütün sözlükler aşkı Latince yazmaz elbet

aşk bir müntehir telaş gibi

modern kokan her şeyden ırak.

 

Korku bir yüz karası

Utandırıyor aşk, tarih öncesini bile

Yazacaktın müellifi istifham olan

Cevapları da…

 

Şair! alaycı ve delişmen mısraların var

Tutunduğun şey her ne ise

Bizden bişey..

 

Aşkları şiirler yıkıyor gibi

Boşluğa asılmış küf yeşili bir bakış

Bir çenginin ateşten sözleri

Rilke gibi naif ,sen kadar munis…

 

Şair!

Keder aşkın ikizidir

Kendi cümlelerinle asılacaksın,

Dar’ı hüzün olan sularla..

İzi çoğalacak yalnızlık dediğin her neyse..

Rüzgar dilinden sözcükler,

Hiç söylenmemiş ölümlere ulandı

Açıldı ölümün gözleri

 

Cennete gidecek vurulduğu an

Boynunda muska tutan çocukların.

Bütün hüzünler mümkündür

İnce belli bardağa değdirdiklerimiz

Dudaklarımızdaki ebedi sabah

Mümkündür gürültüsüz

Bir veda içinde fısıldamak aşkı.

 

Gün gibi diri acı dediğin

Ağulu bir ardıç kuşu

Yüzümüzü biriktiriyor gece

Silik, umarsız, gizil…

 

kefle yazılmış keder

içten içe çimlenen

memnu bir hayal bu öğrettiklerin

 

şair!

 

Sen vurmasaydın

bir yerlerde

Çocuk yüzüyle bekliyor olacaktı/

umut bizi/…

 

hikmet kızıl

23/11/2009

"Küskün" Gitti

“Küskün” Gitti…

 

Ona her baktığımda, 13. yüzyılın dervişane ruhunu, 20. yüzyılın entelektüel duruşuyla, kaygısıyla, sorumluluğuyla harmanlayan birini gördüm. Onunla her sohbetimde, söylemek istediğim şeylerin eksik kaldığını; alçak gönüllüğü ve nezaketi karşısında ezildiğimi hissettim. Güneş gibiydi; sıcaklığında ısınıyor, ışığında aydınlanıyor lakin bir türlü ona dokunamıyordum. Her daim kendisi ile birlikte yürüyen “Kaygı”yı görmemek için kör olmak gerekti. Üretmenin, paylaşmanın, vermenin, hissetmenin, yaşamanın, iyi ve güzeli ortaya çıkarmanın kaygısı… Sanki “Dert”ten, dert edinmekten örülmüş bir beden!

 

Bu satırları okumuş olsaydı mahcubiyetle “Abartmışsın abi!” derdi hiç şüphesiz. Bırak da abartayım üstat! İnsanın adamlığının mesleğiyle, şahsiyetinin otomobilinin markasıyla ve evinin metrekaresi ile ölçüldüğü bir dünyada abartacak birini bulmak ne kadar zor biliyor musun? (Biliyor musun lafın gelişi) Sıfatlandırma basit: evi olanlar, arabası olanlar, evi arabası olanlar, evi arabası en iyi olanlar vs. vs. “Yüreği olanlar mı?” Ne diyorsun sen hocam ya! Madem sen sıfatlandıramadıklarımızdansın Ürdün’e kadar yolun var. Dersin, ders saat ücretinden daha değerli olmadığı yerde, kime ders vermeye kalkıyorsun?

 

İtiraf etmeliyim O benim için çok şey yaptı ben onun için hiçbir şey… Metah oldu, Ahmet oldu; her zaman tevazu sahibi bir dost oldu. Bir örnek: Son kitabımın editörlüğünü yaptı, önsözünü döktürdü, tanıtım yazısı yazdı. Bense 6196 dizeyi, bir tarihi yapıyı her noktasının üzerinde durarak restore eden usta gayretiyle, ortaya çıkardığı eseri “Leyla ve Mecnun” için tek kelime edemedim. Her kelimesini, maharetli bir elin işlediği dantel gibi bıkmadan usanmadan işlemişti. Fuzuli’nin bu ünlü manzum eserini, ölçüsünü ve uyağını bozmadan günümüz Türkçesine çevirmek ve edebiyat dünyamıza kazandırmak çok takdir edilesi bir çalışmadır. Büyük bir sabrın ve özverinin ürünü. Sadece bu mu? Öğrencilerin için kendini paralaman, Türkçe için çırpınman… Burada da “İyilikler karşılıklı mı abi ya!” derdi. İyi ya dostum o karşılıksızı bir de ben yapabilseydim. Dedim ya bir yanım hep eksik kaldı, hep sığ… 

 

Bak sen gittin, şehir daha soğuk ve daha ışıksız. Biliyorum sayın seyirciler “Kış geliyor ondan,” diyorsunuz ama benim bahsettiğim soğuk o soğuk değil, o perdeden değil serencamım! Beni sokaklar anlar, duvarlar anlar, hüzünlü karanlığını gündüzün üzerine çeken gece anlar, Şehit Kamil’in yeşil demir kapısı, taş basamakları anlar, insanlar da anlar(dı). Beyinler ne zaman iğdiş edilmeye başladı bilen var mı? Şehirler kış geldi diye üşümezler…

 

“Küskün” gittin ama küsüp gitmedin biliyorum. Lakin Ereğli biraz daha soluksuz, biraz daha anlamsız gibi ve biraz da küsmüş gibi.

 

Biliyorum bu yazı karmaşık oldu; aynen sen giderken hissettiğim duygular gibi…

 

murat koçak

23/11/2009

Boşluk

boşluk

 

gözlerimden öpme anne

dudaklarında bir deniz yeşerecek sonra

yorgun filikalarına

bu şehirde liman arayan

yağmur (kanatlı) çocuklar

ağlamaya susayacaklar

sen susunca

 

saçlarımı okşama anne

avuçlarının tuzlu yarasına

ürkek bir martı (kanadı) konar

uçurtması bulutlara takılmış

yavru kırlangıçlar

(kanatlarına) rüzgar bekler

sen okşayınca

 

göbeğime dokunma anne

avazımca ağlamıştım

bu (kanayan) ayrılığa

bir üveyiğin ilk aşkı kadar

çukur kalmıştı yokluğun

neyi bassam boşluğuna boş

 

dokunma anne

bütün kadınları yok sayacağım yoksa

 

ahmet uysal

23/11/2009

Delil / Başka Bir Koşu

Delil

 

anahtar çekirdeğin içinden

çözgüleri açılan zamana

 

görünenin görünmeyen dilinden

birbiriyle bütünleşen dokulara

 

okuyanın görünmeyen özünden

sonsuzluğun dokunan ezgilerini

döker aksin çizgisine...

 

düğüm çözüldükçe

sırı dokunan, siyahi

darlıktaki renkleri okur

izlerde bulur, mecâzi

 

sonsuz derinliğin, helâki

inadına sağarken günü

katre katre sorgulardan

çiyler düşürür çapaklara

 

lâlleşen damlaların kelâmıyla

çekirdek anahtarın içinden seslenir

 

buluş ben'inle

s/es veren...

maskesi düşen...

kendinle!...

 

merâl özcan

 

 

BAŞKA BİR KOŞU

 

Yüzümü kırbaçlıyor karanlık

nemli damarlarıyla

bir at koşusu tutturuyor yüzüm kan ter içinde

bıçak gibi sıyrılıyor tırnaklarım ellerimden

toprağa yürüyen köklerin uğultusu çağırıyor beni

duru kelimeleriyle konuşan başaklar çünkü

dinleyin

patlayan

göğsümde çiçek açan erguvan ağaçlarıdır

 

heybemde  unutulmuş hıçkırıkları  herkesin, hepimizin

hurdahaş bir dünyanın ağrıları

demir tozları sadece

yoruldum avutmaktan insanlığın kutsal çarmıhlarını artık

görün

göz çukurlarıma birikiyor şafak

çıplak omuzlarımda ay bir papatya tarlasıdır

 

başka bir yer var biliyorum ama sular orada berraktır

dere yataklarında yıkanır çürümüş ot kokuları

tepelerin rüyasıdır çiçek kokuları, yer altı suları

bilirim ki yaşamak orada sağnaklar kadar güzeldir

                                                                                   atilla akın


23/11/2009

Bir Sivrisinek Vızıltısı Kadar

bada BİR SİVRİSİNEK VIZILTISI KADAR

- Hayatım! Çayını içtikten sonra bardağını yıka, lütfen!
- Efendim, seni duyamıyorum.
- Tabi duyamazsın, televizyonun sesi çok yüksek.
- Tamam, şimdi konuş bakalım, seni dinliyorum, balım.
- Lütfen, lütfen, çay içtikten sonra bardağı suyun altına tutup ova ova yıka.
- Anlaşıldı.
- Anlaşıldı, diyorsun ama yapmıyorsun Sadullah!
- Balım, rahat ol ya, bir düşün, rica ederim bir düşün; uçsuz bucaksız bir evrende, minik, içi ateş dolu bir taşın üzerinde saatte kaç kilometre hızla dönüyoruz. Bir kibrit çöpü gibi kırılgan bedenlerimiz var ve ondan daha dayanıksız ruhumuz, hatta onun var olup olmadığını bile bilmiyoruz. Yani uzun lafın kısası, bir bardağın sararıp sararmaması özünde büyük bir mesele değil, ha, ne dersin?
- Çaydanlığın içi de sapsarı oluyor.
- Ömrümüzün yarısı uyuyarak geçiyor, yüz bin türlü hastalıkla boğuşuyoruz, haz çok küçük ve bedelleri fazlayken acı devasa boyutlarda ve neyin bedeli olduğunu bile bilmiyoruz.
- Mutfak batıyor sonunda, daha özenli olmalısın
- İhtiyacımız olan şey nedir, iki bardak, birkaç sahan, bir iki tencere. Gerisi taşınırken insana ağırlık yapacak şeyler.
- Bir de yemek yaptığında daha temiz çalışmalısın. Her yer batıyor. Ocağın üzerinde salça lekeleri vardı.
- O kadar geçiciyiz ki...
- Orada bez var, bulaşık bittikten sonra ocağın üzerini bastırarak silmelisin.
- Bazen düşünüyorum, bütün bunların ne anlamı var. Şimdi ne olacak? Herhangi bir işi bitirince bunu soruyorum kendime. Yemek yiyoruz, uyuyoruz, kalkıp işe gidiyoruz, ertesi gün aynı şeyler, yemek, bulaşık, uyku, konuşmalar sonra, hep konuşuyoruz. Birbirimize bağırıyoruz. Küsüyoruz. Beklentiler içindeyiz ve bir türlü huzur bulamıyoruz.
- Beni yine dinlemiyor musun sen?
- Dinliyorum balım. Seni hep dinliyorum. Sakin ol. Yüz yıl sonra bunların tek bir anlamı bile kalmayacak. Evet, tek bir toz bile kalmayacak bizden. Sesimiz, kavgalarımız, senin öfken, kaygıların, şikâyetlerin. Mutfaktaki bütün bardaklar, büfedeki kristaller, duvardaki tablolarımız, senin bibloların.
- Çamaşırlarını katlayıp düzenliyorum ama sen iki günde her yeri dağıtıyorsun.
- Sabah karanlıkta onları bulmak zor oluyor, balım. Seni deli etmek için yaptığımı düşünme.
- Genelde beni deli ediyorsun zaten.
- İyi bir film var izler miyiz.
- Sen izle ben bardaklarını sileceğim.
- Bu saatte mi?
- Bak bunu ben yapmazsam kim yapacak?
- Bilmem, şart mı silmek. Yani aylarca orada bekliyorlardı ve yine bekleyebilirler.
- Sen nerede yetiştin, söyler misin, mağarada falan mı.
- Sayılır. İki odalı bir evdi ve hemen hiç eşya yoktu.
- Off, yine başlama, ‘eski mutlu ve sade’ günlerden.
- Öyleydi ama. Ve balım geriye kendini mutlu hissettiğin anların dışında hiçbir şey kalmıyor. Geçmişi yüceltiyor değilim, acılar her zaman vardır insanın yaşamında ama...
- Hay aksi! Sana halının üzerinde gazete bırakma, demiyor muyum. Şuna bak, mürekkebi leke bırakmış! Yüz bin defa söylüyorum bunu, ama aklın iki karış havada.
- Affedersin balım, hemen silerim.
- Ona kaç para ödediğimizi unutmuş gibisin!
- Evet, işte tam da bunu söylüyorum. İki metrekarelik bir halıyı elde etmek için kendimizi harap ediyoruz ve diyorum ki, bunun ne anlamı var. Mutlu muyuz, hayır, üzerinde rahatça yürüyemiyoruz bile, yani sence de ters bir durum değil mi, niye varız bu evde, bu odada, biz niçin beraberiz, halı ve ya fırın almak için mi, camları korumak için mi, salondaki o kaba ve devasa avizeyi niçin orada tutuyoruz, bir gün başıma düşeceğinden korkuyorum.
- Niçin avizeyi silmiyorsun sahi, babamın hediyesi biliyorsun, zaten hiç sevmedin zavallı adamı.
- Ben bir çay daha alacağım ister misin?
- Şu bardağına bakar mısın, nasıl başarıyorsun bu kadar kirletmeyi, ne yapıyorsun bardakla, yediklerini cama mı sıvıyorsun.
- Balım çok gerginsin sen, sana ben bir çay koyayım.
- Çay falan istemiyorum, bak ta buradan görebiliyorum, dibi tortu tutmuş, bakmak bile canımı sıkıyor, nasıl, nasıl yapıyorsun bunu.
- Dedim ya, mağarada yetiştim. Biz toprak çanaklarda içerdik çayı. Sütü de keçinin altına yatıp memelerinden emerdik.
- Onları yıkarken bir damla çamaşır suyu dök bundan böyle.
- Peki.
- Bulaşık süngerinin pürüzlü yüzeyiyle iyice kazı.
- Bulaşık makinesini hiç kullanmıyoruz.
- Hiç temizlemiyor. Senin bardağın şu tortusuyla geri çıkıyor, görünce çıldırıyorum.
- Yüz yıl sonra bunun ne anlamı olacak balım.
- Hele perdeler, o abin yok mu, hasta herif, eve gelir gelmez sigara yakıyor.
- Yapma, mutfakta içiyor zavallı.
- Mutfakta içiyor ve mahvediyor her yeri. Küllerini sağa sola bırakıyor.
- Balım, sadece iki kez geldi bu eve.
- Bana yüz kez gelmiş gibi... Üstelik banyoda çok kalıyor.
- Adam yirmi saatlik yoldan gelmişti.
- Televizyonun sesini kısar mısın.
- Zaten son noktasında bak.
- Perdeler nasıl da grileşti.
- Ben bir çay alıp geliyorum canım.
- Suyu dökerken oraları batırma olur mu.
- Bir gün bu ev olmayacak, bu çaydanlık ve bu bardak, sen, ben, bu lamba, şu perdeler. Bu senin için ne ifade ediyor.
- Öff, yine boş boş konuşuyorsun.
- Bir gün kan damarlarımızdan çekildiğinde ne hatırlayacağız. Bu evrende, bu sonsuz ve anlamsız karanlığın içinde bizden geriye ne kalacak.
- Yumuşatıcı bitmiş, geçende o ucuz ürünü almışsın, çocuğun yüzünü silerken nasıl da ağladı, kazık gibi sertleşmiş çamaşırlar. Ha, bir de lavanta alma, ben sevmiyorum.
- Lavanta kokusu kalır mı acaba...
- Annem aradı, şu kiracılar, çıkarken evi mahvetmişler, ‘iyi bir boyacı bulabilir mi’ diyor.
- Duvarlarda şampanya pembesi de kalmayacak.
- Baksana mobilyayı da değiştirsek diyorum.
- Kubbede  bir sivrisinek kadar bile sesimiz kalmayacak mı...
- Ha, iyi hatırlattın, gece sivri ısırmış ayaklarımı, şu reklamlarda çıkıyor ya, manyetik şey, ondan alalım Sadullah, bak hala kaşınıyorum ya!

 

b. ada

23/11/2009

Yoksunum

Yoksunum…

 

Sen yoksun…

Edilen bütün yeminlerden, verilen tüm sözlerden vazgeçiren; kırgın bir küçük kız gibi bakan ve masumiyetiyle yakan, yemyeşil bir deniz gibi içime akan, buğulu yeşil üzüm gözlerin de yok…

 

Sen yoksun…

Uçsuz bucaksız kırlarda, dağların doruklarında açan; ılık bahar rüzgârlarıyla yaprak yaprak uçan ve baş döndürücü kokular saçan, savrulan sarı çiçekten saçların da yok…

 

Sen yoksun…

Ne kadar içilse de kandırmayan ama her seferinde bir serap gibi kandıran ve sakin hafta sonu sabahlarını andıran; durgun, dingin bir göl gibi ellerin de yok…

 

Sen yoksun…

Yürümeye yeni başlayan çocuk ayakları ve onun ilk oyuncakları gibi, cıvıl cıvıl parklardaki hiç durmayan salıncakları gibi neşeli; çırpınan kuş gülüşlerin de yok…

 

Sen yoksun…

Kar kaplamış sokaklardan, buz tutmuş saçaklardan sonra gelinen bir evde yanan ocaklardan yayılan ısıyla; bir anda kışı bile ısıtan, sıcacık kıvılcımlı bakışların da yok…

 

Sen yoksun…

Tropikal bahçelerde meyveler ezilir gibi, egzotik ülkelerin baharat pazarları gezilir gibi, Uzak Doğunun tüm gizemleri birden bire sezilir gibi sarhoşluk veren, tütsüden kokun da yok…

 

Sen yoksun…

Güzel bir müzik eşliğinde, açık bir pencereden dışarı bakmak; hafif bir rüzgârla sallanan ağaçtaki mor bir kelebeğin kanadında mavi göklere havalanmak, beyaz bulutlara ve ardından sonsuzluğa ulaşmak gibi duyulan, “Bilmiyorum” diyen huzur dolu sesin de yok…

 

Sen yoksun…

İçimde o kadar çoksun ama sen yoksun…

 

Ben de yokum…  

metah çakko

11.10.2009

23/11/2009

e-melek

e-melek

Duygular sağır

Ve körken benliğim

Yine başladığım yerdeyim…

Ruhumun baş köşesine tünemiş yarasalar

Yokluğun…

İçimde her gece ayrı bir yara salar..

 

Uçuşur umutlarım bir bir,

Bu, sensizliğin matemidir

Gecenin sabahı hecenin bir ahı var da

Sensizliğime nedir çare?

İçimde tükenmeyen,

Bitmeyen hare,

 

Çok mu gerekti gitmen

veya kalmak zorunda mı her gitmeyen?

 

Giderken işleme bakışını içime

Ya da kal gidene kadar

Bir de özlem ekleme içimin hiçine

Ya da sev ölene kadar

Ne yaşadıysam senle, bakma geçmişime

Ya da unut bilene kadar

Hatta kaç benden dünyanın en uzak yerine

Kalma, sevme unut(a)bilene kadar…

 

polat can

23/11/2009

Yalnızlık / Olsun

yalnızlık

 

Karılar koğuşunda yıkanan çoraplardan damıtılan bir günahın kefaretidir yalnızlık. İsmin yalın halindedir kalabalıklar arasında olsa da. Bir türkünün, bitmeyen bir çığlığın tezahürüdür. Anlatılmaz bazen. Anlaşılamaz. Umutsuzluktur heyulalar içinde. Bitmek bilmeyen bir ızdırabtır. Ne yana dönsen oradadır. Bitmeyen bir iştahla yakasına yapışır insanın. Bitmeyen bir iştiyakla yaşatır varlığını. Varlığı tekliktir, tekliği bilinmezlik.

 

Kına gecelerinde kızların gözyaşları; umutlu, ıslak bakışları ve Ganj’ı kirleten küller bir isyan bayrağıdır ayrılığa açılan. Kaldırılan bir kazandır ne idiğü belirsiz çeriler tarafından. Bir lastiğin gevşekliğine inat ölümsüz ve kenetlenmiş  şiirler yumuşatır isyanı. Gözyaşına dönüştürür yalnızlığı, yalnızlığa hediye olsun diye göz pınarlarından süzülen.

 

Uydum akıllı zihinlerde türetilen onca aforizmaya rağmen; özgürlük, boynuna vurduğun pranganın bir ucunu sevgiliye sunmaktan geçer bir fecr vakti. Hesapsız, kitapsız, olduğu gibi, tümünü derdest edip sevgiliye sunmaktan. Aksi takdirde serkeşlikten başka payen yoktur cihanda. Ne rahat nefes alabilirsin ne bir güzeli ömrüne sultan eyleyebilirsin.

 

Ve zaman ansızındır. Hesapsızdır. Durağandır bazen. Bazen devr-i daimdedir. Simetrik hareketlerle anlatıladurur ama anlaşılmazdır. Başlangıç çizgisinden habersiz çabaların ışığında bir güzelin gözlerinde görülen düşten sonra ansızın duran dünyanın adıdır zaman.

 

İsimsizdir dünya. Eski zaman kavimlerinin çocuğudur çünkü. Çekingendir, çelimsizdir. Ne çerilere söz geçirebilmiştir ne varlığını tehdit eden onca tragedyaya. Gözle görülür, elle tutulur hiçbir şeyi yoktur dünyanın. İsimsiz bırakılmıştır bu yüzden. Bu yüzden tahta köprülerinden sular akar. Bu yüzden kayıtsızdır, bu yüzden umarsız.

 

Kaydı düşülür dünyanın, isimsizlerin kaydına. İsimsizlik bir nevi bensizliktir bu yüzden. Yunus denilen miskin de oradadır. Rumi denilen aşık da. Birisi miskin bellemiştir adını. Diğeri Tebriz’in güneşine ram olmuştur. Hallac’ın ayağının dibine bakmaz onlar. İsimsiz kalmak için gelmişlerdir isimsiz cihana. Ayaklar havada, kafalar semada hep birden ‘ene’l hakk’ derler, sığınarak yaradana.

 

Aşk biraz ruhundan üflemektir bunun için, biraz da ruhuna üflenmek. Gel-git arasında yaşanan onca kıyımdan geriye kalanın ismidir. Ya da olmazları olur eden birkaç çift sözden ibarettir yalnızca.

 

mustafa kemal sağlam

 


Kilis Kız Meslek Lisesinin Tam Karşısı!

Kitap, kafe, wireless internet…

Simurg'unuzu Aramaya Simurg'a Gelin!

 

 


 

…olsun

 

ben bunu yaşayamam

göze alıp

peşinden koşamam

 

bir şair gibi ilmik ilmik işleyemem şiirlerle yaşamı

ve bir martı gibi özgür kanat açamam yeni doğmuş güneşe karşı

efkarlanıp elimdeki rakı bardağını vursam da masaya

yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes alamam

kalamam artık olmadığım yerlerde

ve de gidemem hiç gitmediğim üzerine güneş doğan ve toprak kokan diyarlara

 

sağolsun var olmayan yaşam

mutlu olsun yaşamadan ölen insan

ve de uçan kuşlar hür olsunlar gittikleri ve döndükleri yerlerde

çıplak gözle güneşe bakabilen insan huzurlu olsun

yapılacak olan gidilmesi gerekenler var olsun

ağlanacak gülünmeyecek acılar yok olsun

olmayan tatlar, yaşanamayan huzurlarla dolu insan olsun..

o insan ki ölmeden yaşarken mutlu olsun..

 

merhaba ölü doğan çocuk

sana selam getirdim doğmamış olan yarından

üzülme kaybettiğin yalan olan hayatının karşılığı gerçekliktir

ve sen saat tamircisi sana da selam olsun

zamanın efendisi olan zaman makinesi..

sahte olan düzen ve sahtekar insan kahrolsun

gözyaşı elinden alınan kızlar özgür olsun

zamana inat eden kör düşünce görür olsun

en uzun gecenin dibi mavi olsun

ama dedim ya çocuk yapamam ben bunu yapamam..

 

uğraş başsüllü

 

aykIRI EDEBiYAT   22 kasım’2009 SAYI:59

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

 

emrah ayhan, tarkan başer,

murat koçak, metah çakko, polat can,

ahmet uysal, hikmet kızıl,

mustafa kemal sağlam, uğraş başsüllü,

meral özcan, atilla akın, b.ada

 

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

 

emrahayhann@hotmail.com  metahcakko@hotmail.com

 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

22/11/2009

Yarım Yârim

YARIM YARİM

Hala ilk sevgilinde dudaklarının yarısı
Bir elin bende diğeri onda hala o tutuyor
İçinde yanmayan her şey ona tütüyor
Kurduğumuz her hayal neden onda bitiyor
Düşlerin benden eski sevgilin ben olamam
Tazecik gerçeği gör artık senle kalamam

Yırtık para gibisin / aşkının yok anlamı 

Diğer yarın nerede/ bana lazım tamamı

Önce ben olmalıydım ayrılsak bile
Acımı çektirmeliydin her sevgiline
İlk ben öpmeliydim seni ilk ben ağlatmalıydım
İlk ben tatmalıydım tenini
Sonra her aşkının öbür yarısı ben
Şimdi gidiyorum senden kime yenildiğimi bile bilmeden

Gecen nerde gecen nerde / kimi sevdin geçenlerde

Elbet bir gün tamam olur / yarım yari sevenler de

tarkan başer

aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:

FATİH- İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar K.evleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak., Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi

SİVAS- erguvan sahaf

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

KİLİS- Simurg Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye