14 08 2010

SUS(A)MAK

  SUS(A)MAK   Bu şehri bir yerden ısırıyor gözüm Çocukluğum sende mi kaldı?   Susuyor yapraklar Susuyor yüzüm   Lal birer şarap oluyor Bulutlar Kanıyorum   Susuyor şehir Susuyor toprak Yağmur nazlanıyor   Sana ait ne varsa paslanıyor.   efsun emel canpolat     aykIRI EDEBIYAT 14 ağustos 2010 SAYI:65 h-aykIRabilenlere… SAHİBİ: OKUYUCULARI   hikmet kızıl, tarkan başer, çiğdem burhan, gülten ağrıtmış, şerif kutludağ, mesut şahin, burak yasin tunçlar, ahmet uysal, ahmet koçak, efsun emel canpolat   www.aykiriedebiyat.com  www.aykiriedebiyat.blogcu.com adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist. emrahayhann@hotmail.com metahcakko@hotmail.com   SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR ... Devamı

11 07 2010

Olur Öyle Arada

olur öyle arada   Ne yaparlarsa yapsınlar Babalarını memnun edemeyenler -yani biz- Bir araya gelsek Tek başına iktidar bile olabiliriz.   Tabii o zaman da Neden reis-i cumhur olamadığımız sorgulanabilir Babalarımız tarafından…   Böyle şeyler olabilir   Belki de “Boğaziçi Peygamberlik” düşünmeliyiz.   özgür göreçki ... Devamı

11 07 2010

Vuvuzela da Ne Ola ki?

VUVUZELA DA NE OLA Kİ? 2010 Dünya Kupası’nı kim alırsa alsın, zaman içerisinde bu turnuvadan geride dünyanın aklında kalacak olan en önemli değer herhalde vuvuzela sesi olacaktır. Daha ilk günden ve ilk maçtan itibaren televizyonda maç seyredenlerin maçlardan çok konuştukları birincil unsur, stad dolusu seyircinin vuvuzelalarıyla maç öncesinden  başlayan, bitiş düdüğü sonrasına kadar süren, milyonlarca arının kanat çalarak çıkardıkları vızıltı sesini andıran dayanılmaz vızlama sesi oldu. Maçlarda oynayan futbolcuların şikayeti ise yine vuvuzela sesinden ötürü kendilerini maça verememeleri, hakemin düdük sesini duyamamaları olmuştu. Vuvuzela bizim zurnaya benzeyen bir nefesli bir çalgı olup üzerinde delikler olmadığı için çıkarabildiği tek ses, acı içinde kıvranan bir fil ya da geyik sesinden ibarettir. Binlerce insanın doksan dakika boyunca hiç ara vermeden vuvuzela sesi vermeleri sonucunun ne mânâya geldiğini anlamak için kulağımızın dibinde iki üç dakikalığına zurnadan ya da bir trambondan düz ve tiz bir sesle üflenmesinin yeterli olacağını düşünüyorum. Aslında bana göre vuvuzela sesi, Kökler romanı ve tv dizisiyle bir nebze ifadesini bulan, siyah Afrikalı’nın yüz yıllar boyunca Avrupalı ve ABD’li sömürgecilerin kara kıtaya yaşattıkları acıların ruhlarında yer eden tortularının, vuvuzela sesiyle  -maçlar fırsat bilinerek- televizyonlar aracılığıyla emperyalist devletlerle onların acılarını anlamayan dünyanın kulaklarına haykırılmasından başka bir şey değildir diye düşünüyorum. Tarih boyunca, doğal şartların medeniyet oluşturmaya, dolayısıyla büyük devletler kurmaya şans tanımadığı kara Afrika, kendisin... Devamı

11 07 2010

Rab

RAB   Nicedir yoksun ortalarda Rabbim beni  bağışla   Bazen müzik dinler gibi dinliyorum seni Bana gelsin sevenlere   ayrılanlara gelsin Kırlangıç sesi gibi uzaklardan Ayak sesim gibi yanı başımda Kaydedilmemiş ne varsa şu hayatta Senin adın Dinlemediğim şarkıların listesinde Hep bir numara   Kafamda asla bir desen olmadı yaşarken / sadece o anın rengi geçti içimden / oldum / elimden gelen işte bu kadar/ neye benzedim bilmiyorum bilmiyorum / bilen sendin / ama sen tüm yaratılanların  oluşturduğu desendin/ düğüm düğüm ördüğümüz sendin / ben hiç o kadar uzaklardan bakamadım/ uzaklara baktım… göremediğimiz bakmaya nedendin… gördüğüm de göremediğim de sendin     Sana inanıyorum Rabbim ama bu müezzine değil Loto oynuyor tutturamıyor Artık ne yapsa Bana senin ezanını yutturamıyor   Gerçi ben de çok yanlış yaptım/ aşka benzetip  kanını gözünden akıtan bakirelerle yattım/ kızıl şarap içtim / olmadık şeyler düşündüm / şükrüm oldu zikrim olmadı / içimdeki neyse onu yazdım / cemaatlerinle ters düştüm/ gerçi sen de yazdın  benden çok sattın / seni anlatanlardan geçilmiyordu oysa sen kendini ne güzel anlattın   Garip bir ölümü kımıldıyorum şimdi Gelmekse bu geliyorum Aheste aheste ha sabaha uyanmak Ha sana uyumak Üstümü ört rabbim ben annesiz büyüdüm Beni bi daha üşütme Annem gitti sen gitme                           tarkan başer ... Devamı

11 07 2010

Kırk Yaşındayım

Kırk Yaşındayım…   Kırk yaşındayım, Aynanın karşısındayım. Bakışlarım ne genç ne ihtiyar! Yüzüm korkunç muhasebede, Gözlerim filmini çekmekte, Göçmen kuşların. Anladım; Yeryüzünün neden gerildiğini, Muhammed’in neden, Bu yaşta görevlendirildiğini. Ama benim Harun’um yok! Beynim doğum sancısı çekmekte. Bir elimde poşetle ekmek, Diğer yanım karanlık, İlerliyorum el yordamıyla, Çukura düşmeyeyim diye dilim duada. Soğuk damlaları ile omuzlarımı döven, Bu kaçıncı yağmur? Kaygısızca tepelediğim sokaklarda, Daha ne kadar yıkanacağım? Kirlerim parlamakta… Kırk yaşındayım, Çırılçıplak yanındayım. Arkamda yar, önümde yâr, Ne dönüp kaçabilirim, Ne ufkumdan güneş doğar. Tebessümüne, Kırk satır! Tebessümüne, Kırk katır! Tebessümüne, Kırk yatır! Tebessümüne ölmem yakışır. Lütfetsen yakıcı nefesinden bir tutam, Ayaklarım Sina Çölü’nde; Kırk yıl dolaşır. Harcadığım zamanı geçirdim imbikten, Bir damla öz yok. İnlemeler, haykırışlar, hırıltılar; Bir anlamlı söz yok. Hepimiz İbrahim olma yalanındayız, Kimliklerimiz sımsıkı Nemrut’un bedeninde. Alınlarımızda İsmail’in ılık kanı… Ve bıçaklarımız, basbayağı kör! Hesap terazide, Alıyorum, bonkör; Veriyorum, nankör. Kırk yaşındayım, Gitmenin ve kalmanın telaşındayım. Arkamda yar, önümde yâr; Gülümsesen kurtulacağım, Kaparsan gözlerini facia var. Susmak dilin erdemidir, Yüreğin çırpınışı. Kırk yaşındayım, Kırk yıldır yolun başındayım.   ... Devamı

11 07 2010

Romantika

romantika Bazı günler umutsuzluğa kapılırdım. Görünürde ters giden bir şey yoktu. Dalgalanma derinlerde bir yerdeydi. Bu şehre yeni gelmiştim. Benim gibi görgüsüz bir taşralı için her şey gereğinden fazla parlaktı burada. Artık bir üniversiteliydim ben. Ama bu yeni konumumda nasıl yaşamam gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. İlk gün bütün o melek gibi kızları görünce öyle aptalca dikilmiştim fakülte kapısında. Ruhumuz yeryüzünde hiçbir şeyi sürdürmez.Her gün görülen şey aşınır ve görünmez olmaya başlar.Bu hayvani doğamızın basit bir oyunudur.Yanımdan geçip giden artık yüzlerce kız vardı ve ben umursamıyordum bile.Taşralıydım ama  hüzünlü,iç ürpertileriyle dolu iyi kitaplar okumuştum ve ordaki trajik aşk öyküleri beni romantik ve serüvenci bir genç adam haline getirmişti.Zamanla anlıyordum ki  koca fakülte sıradan gençlerle dolu bir yerdi ve komleks duyacak bir durum da yoktu aslında.Oysa ben derin ve sıradışı bir aşk yaşamak istiyordum.İçimde İstanbul kadar büyük bir boşluk ortaya çıkmıştı günler geçtikçe. Giderek içime kapanmaya,sessiz,mutsuz bir adam olmaya başladım.Kitaplardan okuyup uzaktan tutulduğum  şehir, beni içinde sıkıp ezen bir mengeneye  dönüşmüştü Artık küçük kasabamın sokaklarını,içinden sessizce akan cılız nehri , oradaki yaşamın sadeliğini bile özlemeye başlamıştım.Soylu ve yüce duygularımı katlayıp valizime doldurmalıydım.Elimden başka ne gelirdi ki.Okulla yurt arasında kendi kozasında uyuyan tembel bir tırtıl gibi yaşayıp gidiyordum sadece.Sınıftaki bir kaç aşk girişimim düş kırıklığıyla sonuçlandı. Tanıştığım kızları çok sıradan ve basit bulmaya başlamıştım.Onla... Devamı

11 07 2010

Hoşça Kal

HOŞÇA KAL   Beklediğin her neyse ben değilim Hadi, git şimdi Bir ıslak yol türküsü tutturur sokaklar Ardından, sessizce Çalmaz kulaklarında, tanıdık hiçbir nağme. Duyumsamazsın Gece kuşlarının acı çığlıklarını Ve terk eder seni yokluğum…   Mavi gökyüzünde, Sarı bir ay parlar. Upuzun bir kumsalda, saklı kalır varlığım; Anlamazsın. O denizin üzerine düşer, her akşam ateşim, Dünyanın en güzel günbatımını izler, Bir tepede tutkularım, Bilmezsin. Şeytanın uğramadığı bir sofrada Meleklerle içer aşkım, Cennet badesini Tadamazsın Mahşere kilitli kalır duygularım   Sen, sessizce git Ezanlar okunsun ardından Arş’a yükselsin dualar Gece ve gündüz melekleri Yeryüzünde olur o saatlerde Hepsi! Allah’a emanet, Başucunda hep bir hayalet, Sessizce git, Kuşlar gibi uçarak git… Beklediğin her neyse ben değilim, Deli çocuk, haydi git.   Olur da bir gün, çakışırsa hayatımız Karşılaşırsa ruhlarımız Kalbinin canı titrese, Kopsa yerinden; Bakma gözlerime, git…   çiğdem burhan     aykIRI EDEBIYAT  11temmuz 2010 SAYI:64 h-aykIRabilenlere… SAHİBİ: OKUYUCULARI özgür göreçki, şerif kutludağ, tarkan başer, murat koçak, bülent gariboğlu, çiğdem burhan, gülten ağrıtmış,burak yasın tunçlar, ahmet koçak,efsun emel canpolat   adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist. emrahayhann@hotmail.com   metahcakko@hotmail.com  SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR ... Devamı

11 07 2010

Hayat Bize Ne Verdi?

  Hayat Bize Ne Verdi? Hayat bize mutlu olma şansı vermedi. Hep başkalarını mutlu etmek için, üçüncü şahıslar için var etti. İkinci şahıslar ise hep yanımızdaydı, bizle beraberdi. Birinci şahıslar ise hiç olmadı.. Demek ki her zaman birinci demek, birinci olmak; güzel, mutlu olmak anlamına gelmezmiş. Hiç bir zaman baş aktör olamadık. Çünkü biz üçüncü şahıslar içindik… Hayat bize mutlu olma şansı vermedi. Hüzünle doğurdu bizi hayat, bin bir sancıyla. Pişmanlıklarla yoğurdu, bin bir acıyla. Lokmalarımızı kursağımızda bıraktı. Yedimiz ekmeği, içtiğimiz suyu haram etti. Bazen neşe de verdi. Nerede gökyüzünde uçurtma görsek, nerede salıncakta sallanan çocuk görsek neşelendirirdi, ama tüm parklar dolsa bile hep içimizdeki bir salıncak boş kalırdı.. Nerede zil zurna bir sarhoşun namelerini duysak gülümserdik mutlulukla. Hiç mutlu olunmayacak sahnelerde mutlu olurduk; Çünkü hayat, bize mutlu olmak için bunları verdi. Bu malzemelerden başka bir şey de çıkamadı.. Köleydik biz, başkaları için vardık. Çünkü hayat bize mutlu olma şansı vermedi.. İsyanlar ettik, içimizde kaldı, kimse duymasın diye ağlarken çenemizi kitledik. Tek kişiydik, ama başkaları içindik. Hep üçüncü şahıslar içindik Hiç olmaya, yok sayılmaya mahkumduk. Çünkü tanrının boş verdiği yerlerde, hiç umursanmadan dünyaya geldik. Kuklaydık, elimizi kolumuzu kaldırırdı, onun iplerine bağlıydık. “Git” derse arkamıza bakmadan giderken hiç şunu sormadık: Neden hayat bize mutlu olma şansı vermedi? Çünkü biz üçüncü şahıslar içindik, ikinciler hep yanımızdaydı. Birinciler ise... Devamı

11 07 2010

Garip Adına Bir Masal-3

Garip Adına Bir Masal (3)   Sürekli ellerde iş adına taşınan kağıtlar vardır. İletişime vakit yoktur. Sohbet yoktur. Bir mimikle yetinmek zorunda kalışlar vardır. Yolcu vagonu; içinde iş yerine gidecek insanları taşıyan minibüsler, küçük minibüsler arka arkaya. Her sabah Anı, boş bulursa ikinci sıranın sağ tarafında oturur, iş yerine varış. Ani frenler, düşmemek için ön koltuğun baş hizasında bulunan tutunma yerinden bir eliyle tutunup, gerilen kolunun; ‘kolum ne zaman yerinden çıkacak acaba’ korkusunu yaşamayışı, ona kendini iyi hissettirir. Bugün, her zamanki onun oturduğu yerin dört ön sırasında sağ tarafta yerinde oturan Garip. Koca bir gün bitti, dün. Dün. Sadece ‘merhaba’ demiştir, dün. Bir sakız ister Garip, verir. Gülümser. Güler. Çok yoğundur. O gün, saatler sonra oturduğu mekana elinde iş kağıtlarıyla uğradığında hayal sanır, Anı; görüntünü. ‘Bugün…’, diye söze başlayacakken Anı sözünü keser Garip. ‘Biliyorum, güzelim ben, güzelim.’ Kendi güzelliğinden bahseder. İçindeki gizli kalmış parlak gözlerinde, bir an için ortaya çıkar tüm berraklığı ve tekrar kafesine girer. Kaç gün sonra. İnsanların kollarında ve ayaklarında zincirler vardır. Zincirlerin uzunlukları farklı, farklıdır. Anı zincirin uzunluğu kadar hareket eder. İnsanların zincirlerine dokunduğun zamanda, kırılacak korkusu ile uzaklaşırlar. Parmaklarına değen yumuşaklık nedir diye başını okuduğu kitaptan kaldırdığında; saçlarıydı. ‘Bugün saçların çok güzel demek istedim.’, diyemedi. Gün bitti. İçinden kendiyle konuşur. ‘Belki de varoluşunu sadece o gün, o an yolcu vagonunda hissettim&rsqu... Devamı

11 07 2010

çAğrı

çAğrı Sizi sakin bir hayata çağırıyorum. Huzurlu ve sessiz bir hayata… Tüm korkulardan, koşmalardan, kaçmalardan uzakta; bir akşamüstü evinizin balkonunda çay içerken rüzgârın leylak kokularıyla yüzünüzü okşayıp geçmesi gibi dingin ve tekin bir hayata… Sizi aşk dolu bir hayata çağırıyorum. Tutkulu ve derin bir hayata… Tüm yalanlardan, dolanlardan, olanlardan uzakta; yorgun ama güzel bir hafta sonu sabahına uyandığınızda yaşama sevinciyle, içinizde bir çiçeğin açması gibi zengin ve keskin bir hayata… Sizi maceralı bir hayata çağırıyorum. Dopdolu ve heyecanlı bir hayata… Tüm boşluklardan, hiçliklerden, piçliklerden uzakta; yazdığınız bir şiiri veya yaşadığınız bir romanı paylaşırken, ormanda binlerce kelebeğin uçması gibi engin ve etkin bir hayata… Sizi bilgelik dolu bir hayata çağırıyorum. Akıllı ve gönüllü bir hayata… Tüm anlamsızlıklardan, ahlaksızlıklardan, aptallıklardan uzakta; her an ve her mekânda yaşadığınızın farkında, bir dervişin bir yudum suyunu çölde içmesi gibi ergin ve yetkin bir hayata… Sizi mutlu bir hayata çağırıyorum. Umutlu ve yürekli bir hayata… Tüm acılardan, anılardan, “hani”lerden uzakta; sabaha karşı kucağınıza aldığınız çocuğunuzun size gülücükler saçması gibi serin ve seçkin bir hayata… Sizi dostluk dolu bir hayata çağırıyorum. Kararlı ve vefalı bir hayata… Tüm düşmanlıklardan, pişmanlıklardan, kaba kalabalıklardan uzakta; bulutların arkasındaki güneşin birden ve yeniden açması gibi emin ve erişkin bir hayata… Sizi hayata çağırıyorum. Tatlı ve manalı bir hayata… Tüm karmaşadan, bulmacadan, bu... Devamı

11 07 2010

Damlaya Damlaya El Olur!

damlaya damlaya el olur! gökyüzünde görülmeyen bir yıldız sanırdın kendini tüm görünenlerden daha parlak ve hepsinden daha uzak nereye kaydığını bilmediği gönlün kadar berrak ve sulaktı gözlerin nereye çağırdıysa o(a)raya gittin ardı sıra kış meltemlerinin o günden sonra seni bir daha kimse görmedi...   şehrin ışıklarında kavrulan bir sonbahar gibiydi susuz ve sessiz gidişine ağlamak gölgeler şahitlik ederken zamanın akışına kışın kucağında ve sen-sisliğin baharında akıp giden sonsuz bir mavi gökyüzüydün yüzümün çizgilerinden uçuşan kelebekler ağlarken seni her damlada göl olmuşsun, bilemedim... eller hep benden sorarken seni, sen, bana el olmuşsun, bilemedim...   efsun emel canpolat ... Devamı