YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

11/9/2009

Göstergede Son 10




göstergede son 10

 

çöllerde uyanacağım rüyalarım için uyuyorum

dağlar ve denizlere inat ve bir de karanlıklara

bin yıllık hasretlerin diyarına özlemle

gül kokularının arasında sakin ve bereketli diyarların

                                                     sabahlarına

mürekkep kokan diclenin, kan akan fıratın

garipler diyarı bağdatın tükenmez çilelerine

beyrutun kaybolmaz buğusuna,

şamın kaybolmaz kokusuna

ve neşv-ü neva bulamayan fidanların diyarı kudüse

 

andolsun şiir değildir gözyaşlarım

korku değildir perdelerim ve yitik değildir

                                                     gönderilenler

boyası kan olsa da kalanlarımın, sızıdan değil bu

                                                     uçurumlar

yalnız ayrılık, yalnız karanlık ve yalnız masallar

ve bunca zaman; üstüne gafletin sindiği

uyanışlarım, çırpınışlarım

bir avuç arzu, ekmek ve kan

bu son uykumdur ve budur yadımda kalan…

 

özgür dikmen

11/9/2009

Kiralık

kiralık

Sevmesi üşüyen avukat
Yorganlar altında kat kat
Kalbini savunabilir mi

Hep kayalıklarda biten hayat
Fener gibi başkalarına ışıyan zat
Bay şair deniz kenarında daim yalnız … heyhaaat
Sözlerle avunabilir mi

Bir dudakta aşk düşüren
Başka dudakta bulabilir mi,
İntihar etmeye doğan çocuk
Kürtaj sayılabilir mi
Tüm gece geceyi içen
Gündüz ayılabilir mi
Senin nabzını hayat sayan
Sensiz yaşayabilir mi

Üstüme gelme soru sorarım
Yanlışı yaşatır doğru sorarım
Kalbine morfin gibi akıtıp kalbimi
Aşka ispat diye ağrı sorarım

Al sana bu benim karmaşam
Her akşam her akşam ağlamayarak suladığım
Yapma çiçekler gibi bu benim erkekçe gururum
Bu benim kaosum benim karanlığım
Özgürlüğüm isyanım ve hepsinin özeti
Satılık biri değilim ben
Kiralığım


tarkan başer

 

 

aykırı’YI BULABİLECEĞİNİZ YERLER:


FATİH
- İnkılâp Kitabevi, hoca üveys Kütüphanesi, Bilim ve Sanat Vakfı, Özgün Yayınları

BEYOĞLU- Simurg Kİtabevi

ÜSKÜDAR-Kaknüs, Yedi İklim, Zen, Üsküdar K.evleri

SÜLEYMANİYE-Ağa Kapısı

TOPKAPI-Akabe Vakfı (Denge Yay.), Edirnekapı Erkek Öğrenci Yurdu

MARMARA ÜNİ.GÖZTEPE YERLEŞKESİ- Eğitim Fak., Fen Edebiyat Fak., İletişim Fak. Koridorları

YILDIZ TEKNİK ÜNİV.-Fen-Edebiyat Fakültesi ve Sosyal Bilimler Fakültesi Koridorları

ANKARA-Vadi Yayınları

İZMİR/BUCA- Buca Eğitim Fakültesi (Edebiyat Öğrt. Böl.)

KONYA-Nöbetçi Fotokopi (Rampalı Çarşı), Enes Kitabevi, Kitap Dünyası

KONYA/EREĞLİ-Ereğli Kitabevi, Nesil Kitabevi

KIRIKKALE-Şark-ı Divan Çay Evi

DENİZLİ- NT Mağazası, Yaprak Kitabevi

SAKARYA-İksir Kitabevi

BURSA- Seriyye Kitabevi

SİVAS- erguvan sahaf

ORDU/ÜNYE- Ender Kitap-Kırtasiye

KİLİS- Simurg Kitabevi

ADIYAMAN/Kahta-Öncü Kitabevi

Mardin/Kızıltepe- Kampüs Kitap Kırtasiye

ŞANLIURFA/SİVEREK- Akademi Kitap Kırtasiye

KAHRAMANMARAŞ- İşler Kitap Kırtasiye

 

11/9/2009

Açılıyorum,Acılıyorum

Açılıyorum, Acılıyorum

 

1.Kişi: Ya söylesene abicim! Şöyle bir açılıp bulanık sularda mı boğulsam, yoksa açılım açılım, soğuk namluyu ısıtan bir merminin ıslığında mı göğe kanat çırpsam?

2.Kişi: Onu mübarek ağzımı açtıranlara sor! Adamlar bizim suyumuz berrak diyor.

3.Kişi: Berrakmış da biz mi bulandırıyormuşuz?

4.Kişi: Ama, kurt bulanık havadan daha çok nemalanıyor. Açılmak kötü mü?

2.Kişi: Yav kardeşim! Sana açıl dediysek saçıl da demedik ya! Hoş, biz sana ne açıl ne de saçıl dedik. Durduk yerde mide bulandırıyorsun.

4.Kişi: Zaten sizin maharetiniz çok konuşup hiçbir şey söylememek.

3.Kişi: Saçma/lıyorsun bin bir zahmetle derleyip toparladığım hayallerimi. Söyle bakim sen hangi bağın baykuşusun?

4.Kişi: Kuş beyinli olduktan sonra ne fark eder, ha baykuş ha bayankuş.

Bayan: Hı Efendim? Bizim oralarda bir laf vardır aç ayı oynamaz.

1.Kişi: Sen nerden çıktın şimdi, konumuzla ne alakası var bu sözün? Konumuz açılmak!

Bayan: Ayol açılıyorum suç, kapanıyorum gerici.

4.Kişi: E kızım, sana açıl dediysek anadan üryan kareler sun demedik ki! Biz demişiz Çanakkale Boğazı, sen diyorsun… Yok, yok bu değildi: Ben diyorum içini aç, sen diyorsun dışımda bir şey kalmadı.

3.Kişi: Ben demiştim; dış güçler var bu işin tepesinde.

2.Kişi: Yani, gülü seven el bombasının pimine katlanır.

Bayan: Boğucu bir hava geliyor doğudan doğudan.

1.Kişi: Kızım sen çok siyasi terliyorsun, ortam değiştir biraz, açıl, rahatla.

Bayan: Sizde bir karar verin artık: açılayım mı açılmayayım mı?

4.Kişi: Kimseye dokunmayan militan bin yaşasın!

Bayan: Ha! Bunun çok alakası var.

3.Kişi: Kötüyü bin yaşatırsan, gün olur sana bir dokunur, aklın şaşar.

2.Kişi: Efendi, sivrisineği rahat bırak, bataklığı ipe as kurusun.

3.Kişi: İp bulamadıysan al sana giyotin!

4.Kişi: Kardeşim, giyotin vardı da niye kullanmadın zamanında?

2.Kişi: Sakla samanı, gelir demagoji zamanı.

Bataklık: Bataklığı niye kurutacakmışsınız ya!? Hesabınız sivrisinekle bana ne diye bulaşıyorsunuz? O zaman dağları da yıkın, ormanları da yakın. Bir yerlerinize de kına yakın!

1.Kişi: Fesübhenallah! Biz nereden geldik buralara?

Bayan: Orta Asya’dan.

Bataklık: Ben hep buradaydım.

2.Kişi: Dışarıdan.

3.Kişi: İçeriden.

4.Kişi: Açılımdan.

1.Kişi: Üfff açılın açılın! İçimi dışıma çıkardınız be!

 

murat koçak

11/9/2009

Her Kesinlik

her kesinlik

 

                masa üstünde solgun umutlar ve yitirilmiş yılların özlemi yatıyordu.. zaman kovalamacasında yorulmuş ve hayat çıkmazında yenilmiş bir kadın girdi içeri.. eve anahtarla giren bir hırsız gibi hissetti kendini, kendi evinde yabancı.. odaları dolaştı tek tek, " ey hayat nereye saklandıysan çık ! " dedi içindeki ses  "çık dışarı; ben küstüm, oynamıyorum artık.. "  odaların boşluğunda yankılandı bu iç ses, bir tokat gibi çarptı kadının yüzüne.

 

            çantasını yere bırakıp oturduğu kanepede, hiçbir azası tutmaz biri gibi duruyordu kadın, boş odanın boş duvarına bakıyordu sadece. bir film şeridi geçiyordu duvardan. "kalabalık bir yalnızlığın filmi" hasılat rekoru kırıyordu duvarda.. her şey açık seçik ortada duruyordu ama küçük çocuklar gazoz ve mendil satmıyordu bu açık hava sinemasında ve mendil satan çocuklar olmadığı gibi, kadının gözyaşlarını silecek bir omuz da yoktu...

 

bir müddet bu filmi izledi, sonra mutfağa gitmek için kalktı kanepeden; kendini gördü geçtiği kapının yanındaki aynada. döndü ve yeniden baktı aynaya.. yüzündeki çizgilerden hayatının romanını okur gibi heyecan ve hüsranı bir arada yaşıyordu.. onunla oluşan, onu yansıtan bu çizgiler birer iğne gibi battı kalbine. "biraz fondöten kafi" dedi; aramak için çantasını tamamen boşalttı yere. bir telefon, cüzdan ve birkaç bozuk paradan başka bişey bulamadı.

 

            mutluluğu ve umudu satın alamayacağını bildiğinden, cüzdan ve bozuk paralar işine yarmazdı.. telefonu alıp karıştırmaya başladı. birini arayıp içini dökmek iyi gelecekti; şayet bulsaydı arayacak birini... annesini arasa hastalıklarından, kardeşini arasa çocuklarından şikayet edecekti... oysa kadının şikayet edecek kimsesi bile yoktu... sonra, onu arasam şu işi vardır, bunu arasam şuradadır diye düşünürken bir de baktı ki rehberin sonuna gelmiş ancak hala arayacak birini bulamamıştı... herkes kendi telaşındaydı ve kimsenin duymaya niyeti yoktu bu çığlığı...

 

            kimsenin sesi de kalmayınca içinin şarkısı başladı içten içe : "efkarlıyım, başım duman, sitemim var ey koca çınar... zor günümde nicesini andım, muhabbet yetmezmiş bilmedim... dün bugün dedim, gönlümü avuttum, yarın yetmezmiş bilmedim... dert bir yandan, sevda bir yandan, derman yetmezmiş bilmedim..." bu ses de susunca kadın susadı. hayat oyununda mutluluk orucu tutuyormuş gibi gülümsedi.. haberlerde iki ölüm haberi  duyuldu o gece; yoğun yağan yağmurun ardından oluşan selde boğulan ; kadının masa üstündeki solgun umutları ve yitirilmiş yılların özlemiydi...

 

yalnızken yanaklarına gözünün yaşını damlatmak

daha kolaymış gözüne göz damlasını damlatmaktan...

ve insan ölmezmiş sessizlikten...

o kadar mutluyum ki ölüm meleklerini görmek istiyorum

ve bilmek istemiyorum bugünün dününü

dönmek istiyorum verdiğim tüm sözlerden

yolda bir ses duyup ardıma bakmamak

ve görmezden gelmek istiyorum sevdiğim bir arkadaşımı

her kesinliğe bir bahane bulup herkes olmak istiyorum...

kesmek istiyorum herkesle bağlarımı...

 

polat can

11/9/2009

AN/LA

AN/LA

Anladım ki geceyle gündüzün, heceyle sözün de bir beraberliği varmış. Biri gözde, diğeri özde duyumsanırmış. Fakat beraberliği olan her şeyin birliğinden söz edilemezmiş. Siyahla beyaz, yazıyla ses; yazı-tura kadar yakınken birbirlerine bir o kadar da ayrıymış.

Anladım ki elinde olmadan da el olabiliyormuş insan, nasıl ki yakını olmadan da yakın olabiliyorsa… Fakat mutluluk aradığını bulmaksa, acaba aramadan bulunanlar nedir o zaman; acı mı? Yoksa mutluluk da aramadan bulmak mıdır yanı başında?

Anladım ki ağlamak ya da gülmek için dışa yansıması değilmiş. Dışın içe zorlaması olabilirmiş ancak. Sevinçten ağlayanlar ve sinirleri bozulunca gülenler de varmış. Fakat ağlamamak için gülmek de ayrı bir korunakmış kimilerine…

Anladım ki geçmişte kalanlarla, geç kalanlar çok da farklı değillermiş. Aralarında unutulması sadece biraz zaman alan amansız bir benzerlik varmış. Fakat bir tek kalanlar anlarmış ancak, aralarındaki o azıcık farkı… Bir de zamana dayananlar…

Anladım ki sevdiğinle istediğin bambaşka şeyler olabiliyormuş. Severek istediğin veya isteyerek sevdiğin aynı olmayabiliyormuş. Sana ikisi de ayna olabiliyormuş diğer insanlar arasında… Fakat bir seçim sırasında küçücük bir ihtiyacın, ikisini de yok sayabiliyormuş.

Anladım ki sessizliğim isteksizlik, sabrım kararsızlık sanılmış. Sensizliğim de arsızlık… Fakat hırsızlık senin olmayanı almaksa, kalbim zaten seninmiş... Sen onu çaldın diye hırsız sayılmazmışsın.

Anladım ki kuşların uçuşunda suç unsuru bulanlar, bu buluşlarının çok uçuk kaçık olduğunu duymazdan gelirlermiş. Umursamazlık batağında at sürmeye çalışarak atağa kalkmaya çalışmalarına da alışılırmış. Fakat ucu açık bir saçmalıkla umutlu çocukların ufuklarını karartmaları dayanılır gibi değilmiş.

Anladım ki yanılmaz olduklarını sananlar ancak ve ancak dayanılmaz ve anılmaz olacaklarmış. Mevsimler ve resimler kalacakmış geride, ötede beride unutulmuş isimler… Fakat filmler gibi değilmiş hayat; bir tanıtımı olmadığı gibi, “SON”dan sonra kayan yazılar da yokmuş.

Anladım ki anlamak da ancak anlatana, anlatıma bağlıymış. Sen çok güzel anlatmışsın ki anlamışım. Fakat ben anlatamamışım.

Anladım ki anlamamışsın!

     25.08.2009
metah çakko

11/9/2009

Aşk Defteri

AŞK DEFTERİ …

                                                                                Dilemma için….

 

(sahra ,ben ve defter bir haftalığına. Aşk inzivasında…..)

 

Haykırmaktır içindekini …Yazıların aslı sen de  mevcut ise de kanıtı bırakılmalı aleme…okunmalı bu AŞK yürekle bu yüzden  seçtim bu defteri, bu defter sevgiliden bir parçadır; asla!!.. notların yazıldığı ucube  defterlerden değil… Eskiden mendil düşürülürdü  ya , naif sevgiliden yere, o mendil alınır  en değerli parça hükmünde kalbin üzerinde saklanırdı..

 

Her harfi AŞK kokan ,hüzün makamından notaları besleyen,Sabah meltemi kıvamında mutluluk kokan bir defter bu !..Sevgiliden…

 

Ah!! Sevgili….

   

Defterdir o işte!..… .hilkatimi zorlayan bir defter..Seni anlatan ,sana susayan Sen kokan sevgili ..Sen kokan  O defterin uhrevi bir tarafı vardır, eline alırken dünyanın en kutsal eserini alır gibi alırsın…AŞK meleğinden gelmiştir vahyin yazıtları…

 

“Arz-ı hal etmeye cana seni tenha bulamam
Seni tenha bulacak kendimi asla bulamam”

 

Sevgiliyi tenhada bulup aşkını ilan edercesine bir şeydir artık o defter.Asla masaya bırakmazsın, diğer arkadaşların göremeyeceği bir yere koyma dürtüsü içini alıp götürür. O dürtünün esiri olursun, bildiğin en mahrem köşeye koyarsın o defteri, emin olunca yerinden defterin, yani bildiğin en muhkem yere koyduysan, derinden bir oh çekersin ve gülümsersin…

 

Sen hayatımın imzalanası sayfalarısın ..beyaz kendi yazıyor AŞKı...”  diyor… Dervişim !!

 

-  AŞK ı yaşamakmış meğer..platonikte olsa doğru değil mi dervişim..??

 

-“Platonik aşk yoktur .ruhum ruhuyla buluşmuyorsa yarımdır. Aşk, ikinin bir olmasıdır, karşılık bulmuyorsa o aşk değildir..

 

-Belki de aşk yarımdır, tam olmamaktır, birinden bir şey beklemeden sevmek aşk değil midir bu ulvi bir şey değil midir?  dedim..?

 

“-AŞK dünyada elde edebileceğin en büyük makam”   dedi dervişim

 

-Aşkta, matematikte olduğum kadar zayıfım usta! Aşkı öğreneceğim sonunda sanırım..

 

- AŞK öğrenilmez yaşanır… buyurdu dervişim..

 

Defter evet! O deftere sevgilinin eli değmiştir kokusu sinmiştir, koklamak, o kokuyu en derine çekmek istersin; ama korkarsın…

Mahremliğine dokunmaktır..Kendi gözünden sakınmaktır..Heveslerini dahi gömersin toprağa , beyaz sayfaların yazacağı AŞK ın hatrına… 

 

Cennetten kovulma pahasına olsa da, sevgili için o elmayı getiren Ademce cesaret kuşatır yüreğini…

 

Koklarsın… Cennetten bir koku alır ciğerlerin, yetmez bir daha koklarsın, dünyanın en güzel kokusudur o, başkasının koklamasına tahammülün yoktur fakat başkası koklarsa, o kokuyu alamaz bundan da eminsindir..

 

Dünyanın en güzel defteridir o, nakış nakış senin için yazılmıştır,

O an Karunun hazineleri senindir…

 

Aklın alır âşıkın neşve-i humâr-ı aşk
Gecesi gündüz olup doğar mihr-i yâr-ı aşk

 

Gece gündüz birbirine girer, günler kovalar birbirini. Defteri geri verme günü yaklaşmaktadır. Hayır hayır! Defteri verme günü değil, Yusuf’un kuyuya atılışıdır o an, sevgiliden ayrılma günü, ıstırap tarlalarında korkuluk olmaya yaklaşma günü…Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişsindir.

 

“Şirler bile pençe-i kahrımda olurken lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek”

 

O an gelir, zebun halde verirsin defteri. Bir hafta sevgiliyle aynı evde, göz göze olmuş kadar mutlu olmuşsundur oysa … Ama yine de ayrılık gelmiştir…

 

Âh mine’l-aşkı ve hâlâtihî

Ahraka kalbî bi-harârâtihî

 

Defteri verirken elin titrer, kalbini verir gibisindir. O an içindeki bütün organları dışarı kusmak isteyen bir duygu kaplar içini.

”Bu defter bana da ait” sorguları zorlar beynini..emanetin dönüşünde..

 

Teşekkür edersin ,büyük bir dertten kurtardığını söylersin; fakat hepsi yalandır. Aslında notları hiç okumadığını bilirsin, sadece onları koklamışsındır…

 

Gözlerine yaşlar hücum eder, ellerinde yine o defter vardır. O an dursun dünya istersin, sonsuza kadar öyle kalmak dilersin fakat zaman acımasızdır.

 

Göz açıp kapayıncaya kadardır, defter geri verilmiştir….

 

Bir hüzün bütün ağırlığıyla çökmüştür kalbine dayanılmaz bir hicran yarası almıştır kalbin, koskoca ordun yenilmiştir….

Sen o ordunun kumandanı, zebun olmuşsundur o gözleri ahu olan sevgiliye…

 

Mecnun ile bir mektebi-i aşk icre okuduk 

Ben Mushafı hatmettim, o Leyli'de kaldı.

 

(Derviş ağlamaya başladı burada)…

 

Kader ağlarını örmektedir kaderin işi budur sızlanmak boşuna …O ağları hep aşıklara örer…

Bir gün bir başkasının elinde görürsün o defteri, evet o defterdir yanılmış olman mümkün değildir…

 O defteri başkasının elinde görmek bir dağ kütlesinin üzerine yıkılmasıdır. İmandan inkara kaçmak gibi ,vahdetten kesrete düşmek gibi, bekadan fenaya yuvarlanmak gibidir…

Aşk mıdır ki bu Muhibbî sinesine dağ vurup
Ahir anın gözleri yaşını derya eyleyen…

Hüzün yıkılmaz Bir kale gibi otağ kurar benliğine , sarılırsın kendine, yaralarına…ama sabredersin.  Bir yaradır bu.. ..Eyyup o yaralarla aşkı buldu sonuçta…

Hayır derviş !!!hayır!! morallenmek yasaktır ruhuma…

“Hüma kuşu yere düştü ölmedi

Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı

Dedim yare gidem nasip olmadı

Ağlama gözlerim Mevla kerimdir”

Aşk diri bir öfkedir. Uğultusu tinin derinlerinde sürekli yankı yapar. Yankılandıkça hışmı artar aşkın. Dinmez. Deli yağmurda -saçak altında- bekleyen insanların kesilecek bir yağmuru vardır ,ama Aşk kesmez kendini.

…Dinecek deli bir yağmurdan -saçaklar altında, ağaçlar altında,Korunmak ne kelime …ISLANMAK’tır... Aşk’ın bulutları başka, yağanı başkadır…

En korunaklı yerdesin ..En dayanılası…Sevgili’nin yüreğinde..,

Dervişim..!.

Güneşin hükmünde hangi güne sığınsam gece gölgeliyor ..karartıyor.. ve artık sukut oluyor yoldaşı  gecenin..Kumsaatinde yolculuk eden uçurumun kenarında ki  aşkların kafa tutması niye??

---Tufan ..tufan çığlıklarla direnebilen ve felaket sonrası ayakta kalabilen "bir  insan"
Yerde yatanlardan olmaman “Haykırma” imkanını veriyor….Sevgini…

AŞK omuzlarında gezdireceğin gönüllü rızalık apoletleri değildir…Direnme halidir..

Diyelim ki yok böyle bir çığlık ve diyelim ki güneş hep alnımızın çatından vuracak bizi her sabah...

Gece hiç düşmeyecek aydınlık yanlarımıza….

Eee, “sorgu melekleri” bırakacak mı Senin yakanı..?Sonun da kıyamet kopacak elbet..
Ne yani kanamayacak mı  AŞK defterini tutan ellerin ?

Belki...Bir ihtimal...Sanırım namümkün...

Sana küçük bir sır vereyim mi??Muhanneti uzak tut ruhundan…Ve defteri elinden HİÇ…bırakma!!Bırakırsan bitersin…dedi ve kayboldu dervişim..

 

Gözlerimi açtığımda yanımda SEN vardın….Bir de bağrıma sımsıkı bastığım AŞK defterim…..

 

hikmet kızıl

11/9/2009

Elini Tutan Çocuk

 

Elini Tutan Çocuk

 

Çok mu karanlıktır gece?

Erken mi gelir sabah?

Çabuk mu geçer zaman?

Her şeyi unutturur mu çabuk geçen zaman?

 

Yoksa!

Her şeye yeniden başlayabilir mi

bir kadın ve bir adam

yitip giden güneşin ardından?

 

Üşütür mü küçücük yürekleri

yitip giden güneş!

Yahut gelecek gün ısıtabilir mi

kırık kalpleri!

 

Bir ürkek merhaba

tebessüm ettirebilir mi koca insanlara!

Tebessüm edebilecek insanlar

gülerler mi yalan olan bu hayatta!..

 

Yepyeni bir günde her şeye

sıfırdan başlayan bir kadın ve bir adamın

elini tutan çocuk mutlu olabilir mi

ağlayarak geldiği bu dünya da..

 

Ve en önemlisi;

Aşk acıtır mı?

Bırakıp gidemez misin?

Arkasından koşup kal diyemez misin?

 

Ya da oturup bir köşede içini

çekerek sessizce ağlayamaz mısın?

 

11 Eylül 09 / 02:51

 uğraş başsüllü

11/9/2009

Asr

Asr

 

Zamanı takvim yapraklarından

Anlamaya çalışırken

Bilmiyordum öncesini

Bilir sanıyordum vesikalar

Ancak hayat kadınlarına verilen cinsten

Yalnızca resmi olanlar

 

Anlamaya çalışırken zamanı

Anın hikayesini göz ardı ettiğimde

Uzakta çok uzakta bir yerde

Nuh’un gemisinin kalıntıları

Laboratuarlarda çaresiz bakışları

İnsanların

Ve gördüğüm tüm vesikalar

Anlamsızdı

 

Yalan söylüyordu tarih

Varsayımlardan hareketle

Kimse bilmiyordu işin aslını

Mesela ademin yaşını

Zamanın tarihini bilmiyordu kimse

 

Bir gün bir dağın tepesinde

Rastladım deniz kabuklarına

Anlamsız geldi, anlatamadı harfler

Hatta çaresiz kaldı sin de

Ve gemi kalıntıları, vesikalar

Çaresizdi dağ katmanlarına

 

Öyleyse dedim zamanın bir adı olsa gerek

Öyle ya da böyle tarihe geçmiş

Her şey bir tufanla yok olmuş olamaz

Hiçbir şey yalnızca bir tufanla var olamaz

Öyleyse dedim zamanın bir adı olsa gerek

 

Zamanın adını aradım kadim kitaplarda

Ki çınladı zihnimde bilmediklerim

Bilge adamların sözlerine baktım sonra

Sonra zihnimde, ücrada bir yerde

Duydum ve öldüm ve sustum sonra

“Asra and olsun ki!”

 

mustafa kemal sağlam

 


Simurg Kitabevi Yeni Yerine Taşındı!
Kilis Kız Meslek Lisesinin Tam Karşısı!
Hem De Kitap-Kafe Olarak!
Wireless İnternet de Cabası!
Daha Yeni Yeni Birçok Şey var!
Siz İyisi mi Simurg'unuzu Aramaya Simurg'a Gelin!

 

11/9/2009

Barış İçin Savaş

Barış İçin Savaş

 

Yaşamak için Savaşmak gerekir sözünün söylendiği günden bu yana yaşamak, savaşmakla eş anlamlı olmaya başladı. Ve sonra da coğrafya atlasının yüzü sürekli değişmeye başladı.

 

Çoğu özelliği birbirine benzeyen insan toplulukları, birbirlerini katlettikleri sebepten de sonuç alamıyorlar üstelik. Zihinlerde dünyayı kucaklayan bir anlama sahip olan Barış, uygulamada sınıfta kalınca, deniz mavisine kan kırmızısı karıştı.

 

İnsanları Kızılderili dediler öldürdüler, siyah dediler öldürdüler, beyaz dediler öldürdüler ve hala da öldürmeye devam ediyorlar. Ta ki birinin ten rengi mavi oluncaya kadar da devam edecek gibi bu öl(dür)meler.

 

Savaşın suç olduğu, ama barışın savaştan daha az suç teşkil ettiği bir gezegen keşfedemeyen insanoğlu, keşfetse de yanında götüreceği ilk şey gene kavga olacak. O yüzden de yaşamak için savaşmak gerekiyor ve savaşmak için de yaşamak. Ucu sonu olmayan kısır bir döngü işte.

 

Silahın icadı, mertlik kadar barışı da aşırı oranda bozunca, barış kelimesi de literatürden kalkarak, görünmeme eylemine başladı. Ne zaman ki simitçinin gevrek sesi esir kamplarına girerse, o zaman lokavt ilan edilecek.

 

Yaşamak, artık var olabilmek için değil, bir hiç olan ve sonuçta da hiç elde edilebilecek olan savaş fiilinin gelecek zamanlı çekimini yansıtacak artık.

 

“Kuşların bile yuvası dalda, bu isyan kime bu feryat niye” diyen şair bile, savaşın felsefeyle duramayacağını anlamışsa, barış için tek şey kalıyor: SAVAŞMAK…

 

mesut şahin

 

aykIRI EDEBIYAT   11 eylül’2009 SAYI:57

h-aykIRabilenlere…

 

SAHİBİ: OKUYUCULARI

 

metah çakko, tarkan başer,

murat koçak, hikmet kızıl, polat can,

mustafa kemal sağlam, uğraş başsüllü,
 
özgür göreçki, özgür dikmen, mesut şahin

 

adres: gümüş küpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com  metahcakko@hotmail.com 

SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR.

 

11/9/2009

Yazdıklarımı Oldukça Beğeniyorum-1