YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

3/3/2007

Taziye Yemeği

taziye yemeği

 

Bir yazı ancak bu kadar beklenir. Bir yazının başına otururken ancak bu kadar canı acır insanın. Bir yazının “mesele”sinin mevcudiyeti yazıyı yazan için ancak bu kadar vicdan azabı olur. Doğrudan söylüyorum; bu yazıda referans göstermekten beis görmeyeceğim, gösterdiğim referansların niteliği falan üzerine de pek düşünmeyeceğim ve birileri “ağlak” da bulsa, şimdilerde iyicene mahalle ismine dönüşen “vefa”nın ve yemek baharatını karşılayan “acı”nın terkisinde yazacağım, burnum sızlaya sızlaya.

 

2 Mart 2004 gecesi ile, sabah yedi buçuğu arasına girecek o “şey”in bendeki karşılığını aykırı’ya yazacağımı söyleselerdi… 2 Mart gecesi Erdal Hoca’ma bir mektup yazmaya karar vermiştim. En son ondan bir mektup almıştım, bana aykırı’nın bazı sayılarını postalamıştı Kızıltepe’den ve buruş buruş bir kareli kağıdın arkasına kurşun kalemle ve o çok okunaklı elyazısıyla “kalmak katlanmaktır.” yazmıştı ve ben  de ona ahvâlimi bildiren bir mektup yazmak istiyordum uzun uzun. Denizi avuç içi kadar gören bir pencere vardı odamda, bazen tuz kokusu olanca mülhemliğiyle odaya girerdi, o zamanlar ben bir elyazısına bakarak ağlamayı öğrenmemiştim henüz. Hala da ona yazdığım ama postalayamadığım bazı mektupların içinde de diyorum bunu, burada da diyeyim; bir kitabın kenarına alınmış notları teker teker okumaya çalışarak, altı çizili yerleri neredeyse ezberleyerek ve hepsinin yanında ağlayarak peşine düştüm hocamın yazdıklarının. Hepsine kendimce anlamlar verdim, hepsini ayrı ayrı bir daha, ısrarla ve lanet bir kederle yenidenyenidenyeniden okudum. O gece de, onun bana verdiği ve altı çizili yerleri ezberlediğim kitaplardan biri olan Virginia Woolf’un “Dalgalar”ını okumaktan sonraya ertelemiştim mektubu. Kitabı okuyup öyle mektup yazayım diye düşünüp, mesaj atmakla yetinmiştim. Kelime kelime hatırlıyorum ya, “Melankoli bir ruh hali değil, bir taciz yöntemidir, değil mi hocam?” kısmını en çok hatırlıyorum. Bilmişim gibi. Keşke şimdi içimdeki sancının karşılığı melankoli gibi bir kelime ile anlatılabiliyor olsa. “Karşılığını Bulamamış Sorular” diye bir kitabı vardır Haydar Ergülen’in, burası da karşılığını bulamamış ünlemler işte. Burası bir âh!

 

    Sonra 3 Mart sabahı bir telefon. Kaygılı ve çekingen bir ses. “Erdal Hoca” diyor gerisini getiremiyor. Uykuluyum, hiçbir şey anlamıyorum ama hocamın adını duyunca hemen uyanıyorum. Karşıdaki ses ağlıyor, anlıyorum ki bir şey diyemeyecek. Kapıyorum, babamı arıyorum, bana söylenilen hocamın hastanede olduğu. Aklıma hiçbir şey gelmiyor, gelemiyor. Babam, benim biliyor olduğumu varsayarak “Başımız sağolsun oğlum, cenazeyi bekliyoruz şimdi.” diyor. Benim nefesim kesiliyor. Yok, kesinlikle hatırlamıyorum, inanamadığım gibi. Sonra, sesimle uyanan bütün ev arkadaşları, ayarlanan otobüs bileti, on dokuz saat on dokuz fincan kahveyle ve sürekli ağlayarak geçen o yolculuk ve Kızıltepe.

 

Bir yer ne zaman memleket olur? Bir yerin ne zaman memleket olmadığını iyi biliyorum. Bunu da o gün öğrendim. (Öğrenmez olaydım.) Otobüsten inip yürüdüğüm o yolda dizlerimin titremesiyle şimdiki titreme birbirine benziyor muydu acaba? Ya o nefes kesilmesi? Otobüste, yine onun tavsiyesiyle okumaya başladığım “Anayurt Oteli”nin bitişi. Dalgalar’ı elime her aldığımda saplanan sancı. Ancak girişteki imzaya kadarını okuyabildiğim Dalgalar. Elimin altındaki aykırı’lar, hiçbirine elimi değdiremediğim. Sigaraya o zaman başlamamıştım, sadece kahve vardı. O zamanlar bu dizeyi biliyordum ama: “Sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım/günlerdir söylüyorum/sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım.” Sigara ve kahveyi saysak da burada (burası sancı) yalnızım hocam.

 

4 Mart’tı (bir zamanlar) memleket olan o karaya ulaştığımda. Taziye yerine yürüdüm ezbere bildiğim yollardan. Daha kaç zaman önce gitmiştim yine, kıştı, üzerimde beyaz bir mont vardı, İstanbul’u sormuştu hocam, “Bahariye’ye git, Moda’ya, Kadıköy’e git, benden de selam söyle.” demişti. Annesinin getirdiği kahveleri her zamanki gibi dökmüştük, yine söz aykırı’dan açılmıştı, bana fotoğraflar göstermişti, yıllığa bakmıştık yeniden, birilerinin şiirlerinden söz etmiştik. Babasından kalma Lubitel fotoğraf makinesi hediye etmek istemişti benim fotoğraf çekmeye başladığımı öğrendikten sonra. Çok mahcup olmuştum, direnmiştim, “babanızdan kalmış hocam” diye, ama o ısrarla makineyi arayıp hediye etmişti. İşte o gidişimdi Dalgalar’ı aldığım zaman da, bir şarkıyı dinletmeye çalışıp dinletemediğim zaman da.  “Hocam, gelin işte İstanbul’a” demiştim. “Annem…” demişti. Bir şey diyememiştim ardından. 4 Mart’tı taziye yerine ulaştığımda. (Ulaşmaz olaydım.)

 

Çadırın orada bir adam vardı. Kardeşi Şener Abi tanıştırdı bizi bütün o hengamenin ortasında. “Siz tanışmıyor muydunuz ki?” dedi, siması bir fotoğraftan tanıdıktı sanki. “Hayır.” dedik ikimiz de. “Abimin üniversiteden arkadaşı Ahmet Koçak.” dedi. “Said de abimin okuldan öğrencisi.” dedi ardından. Biliyordum ki adını. Bilal İbileme’yi, Ahmet Koçak’ı, Tarkan Başer’i, Emrah Ayhan’ı… “Hocam buraya mıymış tanışmak?” dedim ağlayarak Ahmet Hoca’ya. Sonra hiç susmadık. En son adına taziye yemeği denilen yemeği bir türlü yiyemediğimizi hatırlıyorum.

 

Unuttum mu ki?

              (virgül)                                             said aydın

 

aykIRI EDEBIYAT   Mart’2007 SAYI:34

h-aykIRabilenlere…

SAHİBİ: OKUYUCULARI

 

emrah ayhan, ahmet koçak, bülent gariboğlu,

hikmet k., nur figen feslioğlu, erdal can,

 said aydın, ecmel galip

 

adres: gümüşküpe sk. No:5/6 beyoğlu-ist.

emrahayhann@hotmail.com,metahcakko@hotmail.com

        SAYFALAR DOLUNCA cIKAR, KAFA KONFORUNU BOZAR

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

2 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: isimsiz | Tarih: 2008-02-12 16:33:07
    Konu: derslerin yarım kalmış hali
    sabah bildiğin yoldan ama yaya olarak okula gitmak bir zevkin ürünü değil bilakis bir zorunluluğa sessiz bir isyandı. onu yakından sevenler, ve onunla beraber okuyanlar için bir kayıp. yokluğu bile bize çok şey öğretti. mekanın cennet olsun hocam.öğrencin burhan

    Bağlantı »

  2. Yazan: n ila s; | Tarih: 2007-03-16 13:52:47
    Konu: çay, sabah ve monitör
    aramaya inanmak diye bir laf var. uzun zaman oldu ortaya çıkalı. günümüz elektronik dünyasının "yazın" alemini temsil eden sözlüklerden ilkinde oluştu ve şimdi her yerde.

    ben bugün aradım ve kapanmayacağını bildiğim bir yara buldum.

    12 yaşında eğer çalışmaya başlamasaydı charles dickens yazmazdı/yazamazdı.

    yazmazdı'dan yazamazdı'ya gelene kadar insan şunu öğreniyor: "bir tek harf çok şeyi değiştirebiliyor" hayat fazlasıyla narin.

    "hayat alabildiğince çapkın
    hayat alabildiğince olasılık"

    olasılığa aldanma.

    yaz ki yaran sızlasın. malum: böylesi bir yara kapanmaz. zaten "silgiler, [bile]silerlerken, silinirler"

    yaz.

    Bağlantı »