YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

19/9/2008

Ve Uyurum Rüyalarda Gerçeğin Gününe Dek

''VE UYURUM RÜYALARDA GERÇEĞİN GÜNÜNE DEK'' *

 

 

Chopin'in bir balladı çalıyordu odaya girdiğimde.

 

Adam '' Tanrı biricik tözdür...'', dedi arkasını bile dönmeden. Elindeki tavuk teleğiyle bir şeyler yazıyordu yine. Pencereden odaya dolan ışığın günün hangi saatinde olduğumuza dair en ufak bir fikir verdiği yoktu bana ve bunu niye umursadığımı da bilmiyordum...

 

'' Kendi başına var olan kendisi ile tasarlanan, yani kendisini oluşturacak başka hiçbir fikrin yardımı olmaksızın hakkında fikir edindiğimiz şeye töz, diyorum.'' Sanki benim sesimle söylemişti bütün bunları. Şaşkındım.

 

''- Bay Benedik'', dedim, yoksa Baruh mu?

 

''-Burası benim odamdı...''  

 

Kapı numarasını hatırlıyordum: 306. Yanlış bir odaya girmiş olamazdım, çünkü anahtarlar elimdeydi. Bu anahtarla açmıştım kapıyı.Yazmaya devam ediyordu, söylediğim şeyin bir anlamı yoktu sanki, masaya, ya da yatağa söylemiş gibiydim...

 

''Bayım'', dedim,'”Tanrı nedir bilmiyorum, var mı yok mu ondan da emin değilim, ama şu bir gerçek ki benim odamdasınız, benim masama oturmuşsunuz...''

 

Öfkeleniyordum nedense, uyumak istiyordum yalnızca, burada, kendi odama girmiş garip bir adamla tanrıyı tartışmak en son değil hiç bir zaman istemeyeceğim bir şeydi. Tanrı hakkında o kadar çok okumuştum ki sonunda kağıtlara yazılan tanrıya imanımı tamamen yitirmiştim.

Müzikteki tanrıydı sevdiğim, seslerdeki, ırmakların akışında, dalgalarda, gün ışığında, çiğ damlalarında, menekşelerin renginde, ağlayışlarda, çilede ve derin kederlerde gülümseyen tanrıydı inandığım.

 

Adam: “Düş görüyorsun sen'' dedi.

 

''Ne?'' dedim, “bu da şu ünlü önermelerinizden biri mi?''

 

“Ne halin varsa gör” deyip yatağıma uzanacaktım ki yatağın artık orada olmadığını gördüm. Masaya baktığımda Spinoza 'nın yerinde başka biri duruyordu.

 

‘Bir düş’, dedi adam, ‘’bütün bunlar.’’

 

Baladın en güzel yeri çalıyordu aynı anda. Adamın yüzünü mum ışığında seçemiyordum. Hava kararmıştı demek.

 

'' Görüntüleri arasında karanlık gecenin/ Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum /Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı/

 

Görüntüsü yaşamın ve ışığın. / Ah! düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin / Gözlerimde geçmişten gelen bir ışıkla / Çevresine bakan kişi için? /

 

O kutlu düş - o kutlu düş/ Bütün dünya kınarken / Tatlı bir ışık gibi neşelendirdi beni /Yalnız bir ruha yol gösteren.

 

Ne olmuş geceleyin ve fırtınada / Titriyorsa yükseklerdeki ışık? / Daha berrak bir şey var mıdır / Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin!''

 

Son dizleri tekrar ettim Bay Poe'’ya bakarak: ‘’Daha berrak bir şey var mıdır/ Gündüz parlayan yıldızından gerçeğin! ...’’

 

Uyandığımda radyodan başka bir şey çalıyordu ve duvardan sesler geliyordu. Her zaman böyle olur; ben nerdeyim acaba diye bir kaç saniye düşünmem gerekir.

 

Göçebe yaşantımın bana verdiği hediyelerden biridir bu durum. Pansiyondaydım. İkindide uzanmıştım yorgunlukla ve uyuya kalmıştım. Sık olmaya başlamıştı bu. Yaşlanıyordum herhalde.

 

Kucağımda Edgar A. Poe'nun şiirleri duruyordu. Rüyayı anımsadım. Harikuladeydi. Giderek yarı düşsel bir yaşamdı kendimi içinde bulduğum. Sonra Spinoza yı hatırladım, ona soracak bir yığın şey varken ben adamı azarlamıştım. Bu arada duvarım yumruklanıyordu. Piyanoda başka bir balad havaya esrarlı bir bulut gibi dağılıyordu. Şu sefil yaşamımızda, süprüntüyle dolu günlerimizin saçmalığında  bazı ender anlarımız vardır; göklere yükseliriz, bir an başka dünyalara inanırsın, cennet denilen şeyin bu kutsal ışımalar olduğunu düşünürsün; biri söylemişti bir keresinde; akıllı bir adam, çileyi tatmış bir bilge; ''öyle müzikler vardır ki tanrıya kadar götürür seni '', haklıydı.

 

Müzik de düşler de bize bir armağandı, orada, yaşantılarımızın fazla maddi geçişlerinde tıkanıyorduk çoğu zaman, düşler bize başka mümkünlerin kapılarına işaret ediyordu. Bay Poe da aslında düşlerin gerçekliğine inanan bir şairdi, sıkı bir yazardı. Ve bir yazar, bir şair rüyalardan uzak kalamaz.

 

Duvara esaslı bir yumruk daha indi ve radyoyu kısıp bekledim. Harika bir düşten uyanmış ve bir çamurun içinde bulmuştum kendimi. Sonra kapım vuruldu.

 

Vuruş tarzına bakılırsa hayli öfkeli biriydi bu. Saat kaçtı acaba. Kalkıp ışığı yaktım. Kapı vuruldu bir daha. Anlaşıldı, dedim, kulağını çekeceğim bu herifin. Kapıyı açtım. İki metreye yakın bir boy ve kütük gibi bir adam. 

 

‘Buyurun’, dedim.

 

''Bakın'', dedi. ''Yarın bir ihalem var ve uyuyamıyorum.'' Kulaklarını gösterdi. ''Saatlerdir müzik çalıyorsunuz ve yüksek sesle.''   

 

''Lütfen'', dedim ''içeri girin.''

 

Bir an tereddüt etti. Kapıdan eğilerek girdi.

 

''Affedersiniz...'' dedim. Bir sigara uzattım. ''Lütfen'', dedim. ''iyi tütündür, her yerde bulunmaz.'' Şaşırmıştı adam. 

 

Beni dövmeye geliyordu anlaşılan. ‘Affedersiniz’, dedim, ‘gerçekten uyuyakalmışım, ne olduğunu ben de bilmiyorum. Günlerdir uykusuzum. Üstelik çok güzel bir rüya görüyordum. Ben de sizi dövecektim galiba, ta ki kapıyı açıncaya kadar.’’

 

Adam güldü bu sefer.

 

‘’Radyo da…’’, dedim ‘’sadece klasik müzik çalan bir kanal buldum.’‘Sever misiniz?’, diye sordum.

 

Yatağın başında duran kitaplara baktı, küçük daktiloma. ‘Ne iş yaparsınız siz ?’ dedi.

 

''Yazarım ben, ünsüz bir yazar'', dedim. Gülümsedi yine ''Ama boş zamanlarımda öğretmenlik de yapıyorum, ekmek parası hesabı sizin anlayacağınız. Şehre yeni geldim. Ya siz?'' dedim.

 

''Ben İzmirliyim'', dedi.

 

''İzmir'i çok severim'', dedim. ''Evet'', dedi, ''çok güzeldir İzmir.''

 

 ''Yarın bir ihalemiz var'', dedi. ''Ben inşaat mühendisiyim.''

 

''Yaa?'' dedim. ''Ben de hep inşaat mühendisi olmak istemiştim. Matematikten sürekli çakınca vazgeçtim, tabii.''

 

Telefonu çaldı. Bir kadındı arayan, sesi geliyordu, durmadan konuşuyordu kadın. Sakinleştirici bir şeyler söyledi adam ona. Kapattı.

 

‘Karım’, dedi. ‘Yalnız kaldı evde.’ ‘Biz yeni evliyiz.’ ‘Korkuyor’, dedi. ‘Anlıyorum’, dedim.

 

‘Çok mu kalacaksınız şehirde?’ dedim.

 

''Belli değil daha'', dedi. Küçük ısıtıcımda çay yaptım ona. Biraz mahcuptu şimdi.

 

'Affedersiniz', dedi. Sonra kitaplara baktı yeniden, 'eskiden ben de okurdum', dedi. 'Sonra iş güç, derken vakit kalmadı.'

 

'Evet, genelde böyle oluyor işte', dedim. Çayını bitirdi. 'Hiçbir şeye vakit kalmadı' Hüzünlüydü sesi. Üzgün gibiydi. Karısı canını sıkmıştı herhalde. 'Uyusam iyi olacak, teşekkür ediyorum size...'', deyip çıktı. Işığı söndürüp uzandım yatağa.

 

Soyunmamıştım bile. Radyoyu kapattım. Radyoyu kapatmak önemli değildi; müzikler içimde çalıyordu nasıl olsa. Bir noktadan sonra buraya gelirdiniz. Beyninizde çalar müzik, kelimeler orada dans eder ve sen bununla yazarsın.

 

İnsanların sınırsız aptal yanlarına ve dünyanın tuhaflıklarına böyle tahammül edebilirsiniz belki. Biraz olsun mümkündür bu...

 

Sabah koridordaki seslerle uyandım. Polis ve sağılık görevlileri ve bir sürü adam vardı.Yanımdaki odadan konuşmalar geliyordu. Gece duvarımı yumruklayan mühendisin odasından.

 

Ve diğer pansiyon sakinleri kapılarında şaşkın ve korkmuş seyrediyorlardı.Pansiyon sahibini gördüm.

 

''Ne oldu bir durum mu var?''

 

''Hiçbir şey duymadınız mı'', diye sordu.

 

''Hayır'', dedim.

 

''307 deki adam'', dedi. ''Ölmüş. Sabah kat görevlisi kadınlar kapıyı açmayınca beni çağırdılar. Adam buz gibi olmuştu.Uykuda gitmiş. Kalp krizi diyorlar. Yalnız pansiyondan ayrılmayın ifadenizi alabilirler.''  

 

Tamam dedim. İçeri girip bir sigara yaktım. Garip hissediyordum kendimi. Üzüntü değildi bu, şaşkınlık da, ama acı bir şeydi hissettiğim, bir an adamın anlattığı bütün şeylerin yalan olduğunu düşündüm nedense....

 

Sonra uzandım yatağa ve Poe’nun bir şiirini okudum. Geceki adam yatağımın kenarına oturmuş beni dinliyor gibiydi.

 

''Kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının/ haykırışları içinde oturuyorum/ ve altın kum taneleri/ tutuyorum avucumda/ ne kadar az ama nasıl da/

 

/ süzülüyorlar parmaklarımın arasından derinlere/ ben ağlarken- ben ağlarken / ah tanrım! daha sıkı / tutamaz mıyım onları? /

 

ah tanrım! tekini bile kurtaramaz mıyım acımasız dalgadan? /

 

BİR DÜŞÜN İÇİNDE BİR DÜŞ MÜ /

 

BÜTÜN GÖRDÜĞÜMÜZ VE GÖRÜNDÜĞÜMÜZ? ''

 

 

* Edgar Alan Poe’nun bir şiirinden

 

bülent gariboğlu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır