YENİ SİTEMİZ:57.SAYI VE SONRASI

« Önceki | Sonraki »

10/6/2008

Yazmaktan Vazgeçen Adamın Öyküsü

çizik: bülent gariboğlu

 

Yazmaktan Vazgeçen Adamın Öyküsü

 

Gece tozlarının içinde kırılmış, kaybetmiş ve yenik, uzandım yatağa. Yazı masamın savruk özensizliğini görüyorum gözlerimi kapatır kapatmaz.

Beni her şeyi boş verip yatağa getiren başarısızlığım. Orada, boş ekranın baş ağrıtan aydınlığı; tek satır yazamıyorum, yazmaktan vazgeçiyorum artık; yaşamaktan vazgeçememenin acısını böyle dindirmeye çabalıyorum; yaşamaktan çıbanlanan yaralarımı böyle sağaltmayı denedim. Olmuyor...

Yazamamak da değil aksayan nokta; o da değil aslında, bir tür çaresizlik, sonunda boşa çıkacak şeylerin öngörüsü; yorgunluğu...

İnanmaya, herhangi bir şeye inanmaya karşı imansızlığım, gün ortasındaki beyhudelik saplantım, her şeyi hiçe indirgeyen yaşantılarımızın birden çıplaklığını dökmesi orta yere...

Ömrümü çürüten hiçlik duygum beni bir masanın başında kelimelerle, cümlelerle savaşırken görmek istemiyor anlaşılan.

Yazdıklarımı okuyorum ve düpedüz sayfalar dolusu hezeyan; bir bulantı hissi bırakıyor geride. Bir kayboluş duygusu. Hayır. Olmuyor ve bu ovadan da çadırlarımı toplayıp başka ülkelere göç ediyorum. Ben bu yaşıma kadar beni köprülerden geçirecek eylemlerin peşinde at koşturdum. Ve beni o eylemelere bazı duru sözler itip durdu çoğu zaman. Yakama yapışan o muhteşem hiçlik belasıyla üstelik...

Bir kelime kullandım az önce; ‘başarısızlık.’

Ne boş söz…

Oysa tek bir gün bile bir şeyi başarmak için yaşamadım ben.

Yaşamak da yazmak da böyle süslü ifadelerle geçiştirilmeyecek kadar ciddi bir konuydu.

Hiçbir yaşam biçimi bunlara sığmayacak denli de karmaşık, her bir konum ilk günkü kadar da çözümsüz.

Peygamber değilsen niçin konuşuyorsun, dese sana biri, ne cevabın var…

‘Yazmasam delirecektim’, gibi sözlere de inanmadım ben çünkü zaten bir masaya yazmak için oturduğumda çoktan delirmiştim...

Vazgeçiyorum.

Kabul edin ki vazgeçiyorum demekte bir serinlik üflenir yüzünüze. Bir özgürlük, iplerden kurtulma aydınlığı, yeniden başlama durgunluğu, kendini bir orman sabahının tanrısal dokunulmazlığında bulabilirsiniz bir an için ve bu mükemmel bir duygudur...

Yine de bütün bunlara rağmen vazgeçmekte korkakça bir boyun eğiş miskin, hırpani bir tevekkül de yok değil. Ama benim durumum böyle bir yargıyı da hak etmiyor. Yazarak kitleleri dalgalandıran biri değilim.

Yazdıklarımı her sabah bir ilacı alır gibi bünyesine katan birileri de yok nasılsa ve zaten bunu asla da istemezdim herhalde. Hem niçin yazıyordum ben, sahi, niçin yazıyordum. Gerçekten verilecek bir tek cevabım var: yazmak mutluluk duygusu veriyordu bana; rahatlama ve arınma hissi. Bunun dışında ne yazar olmak, ne ün, ne de başka bir dert...

Oldum olası saklanmayı varoluşunun temel direklerinden biri haline getirmiş sıradan bir adamım ben…

İnsanlardan kaçtım hep. Hatta çoğu zaman bir yarasa gibi yaşadım hayatımı. Tantanayı, kalabalıkları sevmem. Yine de zehirlenecek kadar kaldım diyebilirim insanların içinde ve fazlasıyla da iç içe oldum niceleriyle. Yalnızlığı sevdim ben. İnsanların arasında olduğum anlarda bile evde dönüş saatimi bekleyen bir yalnızlığımın olduğunu düşünmek gizli bir mutluluk nedeniydi aslında benim için. Şimdi şu çöl sıcaklarında imkanım olsa serin bir yaylada alırdım soluğu. Yanıma ne telefon, ne bilgisayar, ne tv; bu çöplerle gitmezdim dağdaki evime. Bol kağıt alırdım ve kurşun kalemler; Raymond Chandler kitapları; Divan-ı kebir, Fütuhat, Kierkegaard, Heidegger; Poe’nun öyküleri, şiirleri, Rilke, Trakl, Yunus Emre falan ve birkaç iyi yazılmış kitap daha ve sonra gerisi baş ağrısıdır. Mutluluğum çok basit şeylerle ilgili olduğu fikrine, bu saf ve çocuksu kılıklı fikre daha bir yakınım artık. Kendisine değil ama idesine yakın. Trajedim de bu oldu benim.

İstediklerimin somut varlıklarına değil imgesine sahip olmak. Belki de böylesi iyidir benim içim, ne de olsa tanrıya güvendim hep, elimden gelen bir halt olmadığı içindir bu da kim bilir..

Şimdi de otuz derecede bir çatı katında oturmuş yazmaya çalışıyorum ve bu da komik bir durumda bırakıyor beni sonuçta. Vazgeçiş manifestosunu vazgeçtiği aletle yapmanın gülünç hali...

Sıcağı kesinlikle sevmiyorum ve gerçekten buz gibi bir günde, hatta bir tipide dünyaya gelmiş olmaklığımı da manidar buluyorum. Basit dediğim mutluluk düşüne bile ne denli uzağım oysa. Belki de işte o basit diye nitelendirdiğim küçük isteklerim gerçekleşmediği içindir ki yazarak mutlu olmaya çalıştım. Evet belki bu işi yaparken, yani yazarken bir mutluluk hissiye doluyordur yazar tayfası ama hayatlarına baktığımızda çoğunun ömrünün çöplük gibi kokuşmasını açıklayamıyorum. Ters bir şeyler var yazarlıkta, bu bir gerçek, adamı bozan şeyler, ciltlerce yazıyorsun ve sonuç sıfır, hasta bir ruhla hasta bir bedenle kalıyorsun bir odada, genellemiyorum tabi, bir eli yağda bir eli balda olanlar da vardır şüphesiz evet ama sıradan da olsa şu sözü de etmeliyim ki; her şey yalnızca bir bakış açısı sorunudur, bence de, öyle bir yaşam değil beklediğim, hiç olmadı da.

Yazar değilim ben ama yine de bir şeyler yazan biriyim ve işte vazgeçiyorum bundan.

Tanıdığım birçok insan ömürleri boyunca tek satır yazmadan göçüp gitti, ben altmış cilt yazdıktan sonra karşılarına geçip baktığımda daha mı aydınlanmış olacaktım onlardan. Yazarak bir yaprağın bile kaderini değiştiremiyorsan niye bu zahmete girmeli. Bir an gelir ki söylemekle söylememek eşit olur ve yazmak için de niye aynı şey geçerli olmasın.

Pratik bir fayda arıyorum, mesele bu. Yazarak mutlu olunuyorsa bu yeterli yazma sebebidir kişi için, evet, ama ben artık bu işten keyif almıyorum ve vazgeçiyorum yazmaktan. Bu saatten sonra insanların arasına da katılacak gücü bulamıyorum kendimde. Lise de bir felsefe öğretmenimiz vardı şimdi onu hatırladım. Bana yılsonu karne veriyor, bir not yazmış, bir cümle: insanların arasına karışmadan mutluluğu bulamazsın. Bu da işgüzarlık işte. Ne malum hanımefendi on yedi yaşındaki bir çocuğun mutluluğu aradığı. O yaşlarda bu sözler umurunda bile değildir adamın. Yalnızca yaşarsın. Sonra zaten fena halde insanların içindeydim. Sıkıcı ve sıradan bir hikaye. Herkesinki kadar nakışsız bir yaşam işte. Ağzına kadar insanla tıka basa dolu hikayelerim var ve asla hatırlamak bile istemiyorum. Dönmek istediğim hiçbir çağım da yok üstelik. Otuzlarımdan sonra neredeyse her anımı bir şekilde tenhalaştırmaya çabalayan biri oldum ben. İnsanlardan hoşlanmıyorum; bu normal bir durum olmayabilir ama düşman da değilim onlara. Hatta gündelik yaşamımda içinde belki sevgiye yakın bir içtenlikle bile davrandığım söylenebilir.

Mizah duygusu fazlasıyla sivrilmiş bir adam olarak da beni çok yakından tanımayan biri neredeyse insan sevgisiyle dolu olduğumu bile düşünebilir. Neyse. Belki bunlar da saçmalıktır. Yarın farklı düşünebilirim. Şimdi gecenin çarpıttığı bir gerçeklik duygusuyla yazıyorum bu son cümlelerimi. Çünkü kaybetmiş, vazgeçmiş ve yenik uzandığım yatağımda bu kez kolayca dalamadım uykulara. Ki bazen uyumak en iyi çözümdür.

Ama dönüp durdum ve niçin yazmaktan vazgeçtiğimi beni okumak için zamanını harcayan siz sevgili birkaç okuyucumla paylaşmak istedim.

‘Bu nasıl bir hikaye şimdi?’ diyen varsa ‘bayım ben zaten yazar değilim ki, hiç olmadım da...’ derim rahat ve küstahça.

Başaramamış, yazma uğraşını kaybetmiş birinin aldırışsız sükûnetiyle yaparım hem de.

Yaz geliyor ve ben kaçacak yer arıyorum. Edebiyatın, felsefenin çıkmaz sokaklarından bana ne. Hem zaten her zaman iyi yazan birileri çıkar nasıl olsa. Ben de onları okurum, olur biter.

Şu yazı geçireceğim dağ köyü hayalimi gerçekleştirebilirsem orada, serin gecelerde, böcekleri ve kurtları dinlerken otuz küsur yıllık göçebe hayatımı, hatalarımı, yeniden gözden geçireceğim.

İnsanları yeniden sevmeye başlamak için neler yapabileceğimi düşünmem gerekecek.

Bunu başarıp başarmamanın yazmayı becermekten çok daha önemli olduğu inancıyla yapmaya çalışacağım bunu...

Siz nerelerde kavruluyor olacaksınız bilmem. Ben akşam alacasında evime yakındaki kaynaktan su taşıyor olacağım. Küçük radyoma yeni piller takarken az sonra da gaz lambasının camını parlatacağım...

Dışarıda rüzgar olacak ve ben göçerlerin aşağı düzlükteki seslerini duyacağım. Kuzu sesleri, köpek havlamaları. Hem belki ertesi gün yanlarına gidip taze peynir, yumurta falan alırım. Balları da varsa değmeyin keyfime. Canım bütünüyle bir münzevi olacak da değilim.

Ara sıra ovadaki kasabaya iner küçük evim için gereken erzakı alırım elbette.

Ben şimdiden gaz lambasının hülyalı ışığında sabahlara dek Mesnevi okurken görüyorum kendimi. Siz kuru başınızı düşünün efendim.

Belki şunca yıl tozlu kaldırımlarda, insanların sözlerinde bulamadığım hakikati bu dağ başında bulurum, ne malum.

Belki insanları sevmek böyle uzaktan uzağa daha kolaydır... Beden varlığımızla oraya gidemesek de içimizde bir dağ başı vardır belki.

Oradan aşağılara baktığımızda yanlış halimizi daha iyi görür, hataları düzeltmek için kendimizde daha anlamlı bir çaba keşfederiz. Neyin yaşanmaya daha değer olduğu ve neyin yorgunluğa değmeyeceğini anlarız... 

Hatta tanrısal hakikatle ve sevgiyle dolu bir yaşam üslubunun ipuçları çıkar karşımıza, niçin olmasın... Belki yazmanın ne anlama geldiğini de böylelikle keşfetmiş oluruz...

Çatı katında sizlere bunları yazarken ve yazma uğraşından vazgeçmişken ben şimdi gerçekten o sevgili dağ evimdeyimdir. Yazmak belki de budur işte. Bir an için çam ağaçlarıyla örtülü o evi görmek, bu sıkıntı ve acı dolu dünyamızda bir anlık bir huzuru yakalama çabasıdır.

Bilmiyorum...

Siz karar verin...

Ben ocakta pişen kahvemi yudumlamaya başladım bile... 

Kucağımda Edgar Alan Poe’ nin öyküleri...

Ve içimde birden müthiş bir yazma tutkusu...

 bülent gariboğlu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: isimsiz | Tarih: 2008-07-22 10:02:38
    Konu: yalnızlığın geyik gözlü köşesinden merhaba
    sade bir merhaba

    Bağlantı »