Zamanla Randevu
Yaşadığı her gün bir öncekinin fotokopisiydi adeta. Yeniliklere açık biri değildi. Değişikliklerden hiç hazzetmediği gibi tüm farklılıklardan korkardı; öyle ki sürekli akıp gittiği için zamana bile düşman olmuştu, tiksiniyordu her sabah yeni bir güne uyanmaktan. O gün yine her şey aynıydı; her zamanki saatte okuldan çıktı, her zamanki trene bindi ve her zamanki yerine oturdu. Aslında içten içe bu aynılık onu boğuyordu ve o da bunun farkındaydı. Hayat ne kadar da yoruyordu onu... İçindeki koca fırtına haykırdı “ keşke zaman dursa! “ . Sürekli bu cümleyi kurduğu için kendisine kızdı. Derin bir nefes aldı ve düşünmeyi bırakarak biraz olsun kafasını dağıtmak amacıyla başını pencereye doğru çevirdi. Yağmur yağıyordu, gök o kurşuni rengiyle insanların üzerini örtmüştü.
Islanmamak için koşuşturan insanları izlemekten keyif alırdı ancak bugün bir tuhaflık vardı. “Anlaşılan bugün gökyüzü insanların canını yakmıyor” diye düşündü; çünkü insanlar yağmurdan kaçmıyor adeta ıslanmak istercesine işlerini ağırdan alıyorlardı. Sanki herkes ve her şey giderek yavaşlıyordu. Hatta öyle bir an geldi ki zamanın gerçekten durduğunu hissetti. Etrafa şaşkın şaşkın baktıktan sonra dünyaya bir zafer çığlığı gönderdi; sonunda en büyük dileği gerçekleşmişti: zaman donmuştu. Heyecandan başı dönmeye başladı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı; ama gözlerini tekrar açtığı zaman onu büyük bir sürpriz bekliyordu: Ne tren kalmıştı ne de yolcular. Çevreyi incelemeye başladı; simsiyah bir boşlukta asılı duran toprak bir yolda duruyordu, etrafta hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Üzerindeki şaşkınlığı sıyırıp attıktan sonra yürümeye başladı. Saatlerce yürüdü ama hiç yol alamıyormuş gibi hissediyordu. Ayağı ile toprağa bir çizgi çekti ve koşmaya başladı ancak bir santim bile ilerleyemiyor, çizginin gerisinde kalıyordu. Bir anda beyninde şimşekler çaktı: içinde bulunduğu anda sıkışıp kalmıştı! Birden bire nerden geldiği belli olmayan güçlü bir rüzgâr esmeye başladı. Sezinledi, bir şeyler yolunda gitmiyordu… Rüzgâr giderek daha sert esmeye başlayarak yerdeki toprağı havalandırmaya başladı. Artık o incecik kum taneleri teninde kırbaç gibi şaklıyordu. Toprak yükseldikçe gökyüzünde bir halka oluşturdu. Kumdan halka döndü döndü ve döndü… Şimdi yükselen toprak başka bir boyuta açılan bir kapıyı oluşturuyordu. Kapıdan tuhaf bir ışık kümesi aşağı doğru inmeye başladı ve her şey bilinmeyen bir yerden gelen bu bilinmeyen ışıkla normale dönmeye başladı; rüzgar durdu ve toprak ait olduğu yere indi. Genç adam ışık yığınının içini görmeye çalışıyordu ancak gözleri kamaşıyordu. Birkaç saniye içerisinde ışık azaldı ve içinden delikanlının şimdiye kadar görmediği bir yaratık çıktı. Kaslı dört bacağın üzerindeki aslan gövdesi, kurt başı ve zırhla kaplı iki güçlü kolu vardı. Kolları hariç tüm bedeni altın sarısı bir kürkle örtülüydü. Sol elinde gümüş bir asa ve asanın ucunda kristal bir kum saati vardı.
Tüm cesaretini topladı ve tok bir sesle sordu:
—Kimsin sen?
—Ben, dedi yaratık, ben senin en büyük kâbusunum; pişman olduğun dünün, dehşetle beklediğin yarının ve içinde sıkışıp kaldığın bugününüm. Ben ZAMANım!
—Neden buradayız?
—Tam on dokuz yıl boyunca benden şikâyetçi oldun ve ben tam on dokuz yıldır seni cezalandırmak için fırsat kolladım sonunda bu şansı elde ettim ve sana en büyük rüyanı yaşatarak cezalandırmaya karar verdim; ama görüyorum ki senin çaresizliğin ve korkaklığın zaten sana verilmiş en büyük ceza. Unutma genç dostum hayat korkaklıkları sevmez ve tüm korkakları eler geçer.
Rüzgâr tekrar esmeye başladı, kumlar gökyüzünde bir halka daha oluşturdu ve ZAMAN geldiği gibi gitti. Başı dönmeye gözleri kararmaya başladı. İlk önce yol kayboldu daha sonra tren belirdi. Birden irkildi başını çevirip baktığında kendisini uyandırmaya çalışan bir adam gördü. Hemen toparlandı ve trenden indi. Biliyordu tüm bunlar sadece bir rüya olamazdı. O, en büyük korkularından kurtulmuştu…
şeyma özsağır
Konu: Zaman
Son yorumun üzerinden uzun bir "zaman" geçmiş olmasından dolayı belki bu yorumu kimse görmeyecek, okumayacak, ama şunu söylemek isterim ki çoğumuz zamanı anladığını sanıyor, çok azımız onu anlayamadığnın farkında ve de bugüne kadar onu anyalabilen çıkmadı. Zaman kavramı keşke bu yazıdaki gibi bir canavardan ibaret olsa, hepimiz onunla yüzleşsek ve sonra hayatımıza devam etsek, ama durum böyle değil. İnsanoğlu nasıl evrendeki diğer olguları önce anlamayı başarmış sonra da kendi çıkarları doğrultusunda onu kontrol etmeyi öğrenmişse, bir gün zamanı da anlayabilme seviyesine geleceğiz ve belki onu da kontrol edebileceğiz. Ama bana sorarsanız hayat böyle daha güzel!
Bağlantı »
Konu: yorum
Efendim ilk önce okuyan ve yazan insanların mutlaka desteklenmesi kanaatindeyim. Öyle ki yeri geldiğinde acımasız eleştiriler dahi yapılmalı. Yapılmalı ve yazan insan da bunu kötüye değil iyiye yormalı. Benim yorumuma gelince kahramanın dünyası (iç ve dış dünyası) yeteri kadar anlatılmamış o yüzden gelişen olayların sebebi anlaşılamıyor. "Zaman" gibi bir kavramın garip bir yaratık olarak çizilmesi inandırıcı değil. (zaman intikam için vakit kolluyor muş niye?) Hangi mitolojik veya felsefi temele dayanıyor bilmiyoruz. Evet, dursun dünya, öyle bir dursun ki herkes ileriye daha yükseğe değil kendisine geri dönsün.
saygılarımla
Bağlantı »
Konu: sanat politikacı kıvrak zekasıyla kirlenmeyecek denli engin bir denizdir.
Konuyla ilgili ilk mesajımı tekrar yazıyorum Şeyma Hanım. İyi alırsanız iyi, kötü alırsanız kötüdür mesajım. "Hangi ki'nin ayrı yazılacağını öğrenmelisiniz. Kelime değerlidir, siz ona saygı göstermezseniz, o size tenezzül etmez. Muhtemelen ondokuz yaşındasınız ve işin başındasınız, yazınızı çok beğendim mesajlarına da bir süre (mesela en az beş yıl) kulaklarınızı tıkayın lütfen. (Eğer o mesajı siz ya da bir arkadaşınız yazdıysa da geçerli bu. Kendi beğeninize de kulaklarınızı tıkayın.)
Yoksa pırıltınızı kaybedersiniz."
Bağlantı »
Konu: Bir de ben yorumlayayım dedim kendi yazıma ve yaşıma dair...
Evvela okumaya ve yorum yazmaya vakit ayırdığınız için çok teşekkürler, çünkü bunun benim için anlamı gerçekten büyük.
Bazı önyargılarınızı yargısız hale getirmek ve peşin hükümlerinizi belki bir nebze de olsa taksitlendirebilmek için yorum yazmaya karar verdim. Ve tabii ki duyarsız da kalamazdım. Nihayetinde, on dokuz yaşında bir ergen olan sadece yazıdaki karakterdi. Ben yazımın altına sadece adımı yazdım, yaşımı değil! Bence ne yapalım biliyor musunuz, yaşım hakkındaki nereden edindiğinizi bir türlü anlayamadığım bu peşin hükmü, Aykırı'ya yollayacağım yazı adedince taksitlere ayıralım.
Artık ismimle beraber anılmaya başlanılan -Kİ- lere gelince, ne yazık ki hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Çünkü yazının bendeki aslında bütün ki-ler yerli yerinde. Dergiye teslim etmesi için yazıyı verdiğim arkadaşın düzeltme gayesi ile -ve eminim ki iyi niyetiyle- bir miktar mutasyona uğramışlar. Elbette bu bir bahane değil.Ve elbette düzeltilmeli.Ancak birini uyarmanın daha nezih bir üslupla yapılması gerektiğine inanıyorum.
Bu yazıyı yollarken benim gibi "Genç Arkadaşların" "Sizin" gibi BÜYÜKLER tarafından bu denli ciddiye alınacağını ummamıştım. Hoşuma gitti doğrusu...
Söylemek istediklerim bu kadar.
Saygılar...
Bağlantı »
Konu: varoluş
tipik bir varoluş öyküsü, hiçbir şaşırtıcılığı yok, kahramanın dünyasının açmazlarını merak etmemiz için tek bir neden bile yok, sıradan biri, öyle ki, insan bunca sıradan birinin başına gelen olağanüstü bir olaya inanmıyor bile, derdi ne bu kahramanın, gitsin karanlıkta tek başına otursun ağlasın, diye düşünüyor insan, bir dünya kurmayı kapalı bir kutu içinde yapmanın hiçbir anlamı yok!
Bağlantı »
Konu: bir de...
Ben de zaten bir pırıltı gördüğüm için yorum yazdım, ama öyle muhteşem filan diyerek on dokuz yaşında bir kardeşi kirletmeye kimsenin hakkı yok. Çıraklığını yapmadığınız bir işin ustası olamazsınız. Acısını çekmeden yaşanmaz sevda:) Sevdiğinizin gördüğü rüyaları bile bilmek istersiniz ya; edebiyat da sizin için böyle olmalıdır; en küçük kurallarını bile merak etmelisiniz. Yoksa sadece heveskar denir size. Heveskarlardan ölümsüz eserler çıkmaz... Çıkar mı?
Bağlantı »
Konu: dil...
Evet yazım ve dilbilgisini herkes öğrenebilir ve genellikle de yazım ve dilbilgisini herkes öğrenebilir diye yazım ve dilbilgisi herkes tarafından geri plana itilir. Genç arkadaşlar hemen kızar bizim gibilerin böyle eleştirilerine. Önemli olanın yaratım olduğunu filan söylerler, siz de öyle yapmışsınız; bu öyküyü herkes yazamaz filan diyerek. Savunmaya gerek yok, hangi ki'nin ayrı yazılacağını bilmek zorundasınız. Bu, bunu bilmeden öykü yazamazsınız demek değil. Sadece bilmek zorundasınız demek. Öğrenilebilir bir şeyse ki öyle, öğrenilsin o zaman, demek.
Bağlantı »
Konu: eleştiri
yazar hayal gücünü çok iyi kullanmış, olay örgüsü harika ve tasvirler yerli yerinde, az ama öz bişekilde ama genel olarak yazarın hikayeyi kısa tutmak için elinden geleni yapmış gibi bir izlenim oluştu bende. Özellikle sonuç bölümü çok kısa. Çok çok beğendim. Yazım ve dilbilgisini herkes öğrenebilir ve düzeltebilir ama bu hikayeyi herkes yazamaz diyerek bitiriyorum sözlerimi. Bence güzel bir başlangıç, yola devam!!!
Bağlantı »
Konu: ki
Hangi ki'nin ayrı yazılacağını öğrenmelisiniz. Kelime değerlidir, siz ona saygı göstermezseniz, o size tenezzül etmez. Muhtemelen ondokuz yaşındasınız ve işin başındasınız, yazınızı çok beğendim mesajlarına da bir süre (mesela en az beş yıl) kulaklarınızı tıkayın lütfen. (Eğer o mesajı siz ya da bir arkadaşınız yazdıysa da geçerli bu. Kendi beğeninize de kulaklarınızı tıkayın.)
Yoksa pırıltınızı kaybedersiniz.
Bağlantı »
Konu: korkular...
çok başarılı bir sorgulayış ve sorguyu sonlandırış...irdeleyişini çok beğendim, teferruata girişini...sıkmadan insanı, içimizi baymadan bunu yapmış olman, çok başarılı kılmış yazıyı...
bununla birlikte, korkular, korkular ve korkular...insanoğlu hep böyle sanırım: böyle tahammülsüz ve şikayetçi!
demişsin ya bir de yazıda: unutma dostum, hayat korkakları sevmez!
çok hoşuma gitti..
sabırla, sükunetle, doyumsuz yazılar...bekliyoruz...
Bağlantı »